Hamza ER'in Kişisel Sayfasına Hoş Geldiniz. - Blogcu




« Önceki | Sonraki »

18/6/2009

Cemaat-i İslami Keşmir Sorumlusu Abdul Rasheed TURABİ : Svat’ta Yaşananlar ABD’nin Bir Fitnesidir

Pakistan'ın Svat bölgesi Başkent İslamabad'a 120 km uzaklıkta Pakistan'ın en önemli turistik yerlerindedir. Kabilelerin hâkim olduğu Svat vadisi, özerk yapısı itibariyle bugüne dek daima şer'i kanunların uygulandığı bir yer olmuştur.

Geçtiğimiz ay ABD uçakları ve Pakistan Ordusunun saldırılarına maruz kalan Svat bölgesinde büyük bir yıkım ve sefalet yaşanıyor. Kendi insanlarını adeta gözünü kırpmadan katleden Pakistan ordusunun bu saldırıları sonucunda büyük bir insanlık dramı ortaya çıkmıştır. 3000’e yakın insanın hayatını kaybettiği Svat Vadisi'nde dünyanın en büyük iç göçlerinden birinin yaşandığı görülüyor. 2.500.000 insan evlerinden uzak derme çatma çadırlarda ve açık arazide yaşam mücadelesi veriyor.

Bir programa katılmak için İstanbul’da bulunan Cemaat-i İslami Keşmir Sorumlusu Abdul Rasheed TURABİ ile Svat’ta yaşananları ve insanlık dramını konuştuk.


Hamza ER : Svat bölgesinde yaşanan çatışmaları oluşturan sebepler nelerdir?
Abdul Rasheed TURABİ: Svat eskiden beri özerk bir bölgeydi. Bundan dolayı ayrı bir hukuk sistemi vardı. İngiliz işgali zamanında da öyleydi. Pakistan’ın kuruluşundan sonra 1969’a kadar bu sistem devam etti. Federal anlayışa geçilince bu özerklik kaldırıldı. Halk bundan çok rahatsız oldu. Halkın arasındaki en zor kararlar bile 1-2 hafta içerisinde çözülüyordu. Ama bu şeri sistem kalkınca dava süreçleri uzadı. Davaların aylar yıllar sürmesi, avukatlara başvurulması, gel git masrafı halkın huzurunu bozdu. 1990 yılına kadar bu durum devam etti. 1990 yılında açıktan biz şeri sistemi istiyoruz şeklinde hareket başladı.

Hamza ER : Pervez Müşerref yönetimiyle diyaloglar nasıldı?
A.Rasheed TURABİ: Müşerref zamanında eski sistemin geri kalmasını bırakın, seküler, laik anlayışın hakimiyeti daha bir kendini göstedi. Bu baskı Svat halkının tedirginliğini arttırdı. İşte bu birikim sonunda patlak vererek bugünkü noktaya gelindi…

Hamza ER : Bölge aşiretleri ile Zerdari arasında imzalanan şeriat anlaşmasının etkileri nasıl oldu?
A.Rasheed TURABİ: Bahsettiğiniz gibi geçtiğimiz aylarda Zerdari ile bölge arasında bir anlaşma yapıldı. Gerçekleşen İslam hukukuna geçiş anlaşmasına göre  kadılar yeniden atanacaktı. Buna ilk itiraz eden ABD oldu. ABD, “bu anlaşma Talibanın hareketini güçlendirecektir” diyerek rahatsızlığını ortaya koydu.

Hamza ER : Sadece ABD’mi tedirgin oldu?
A.Rasheed TURABİ: Sadece ABD değil tabii ki… Ayrıca Hindistan’ın bu konuda bölgeye yönelik ciddi bir müdahalesi vardır. Bu pek bilinmemektedir. Bakın Afganistan’ın 26 noktasında Hindistan konsolosluğu vardır. Hangi ülkede bu kadar çok konsolosluk vardır… Kendi ajanlarını göndererek o bölgede yanlış yönlendirmelerle olumsuz eylemlere sebep oldular. Tahribat gerçekleştirdiler. Mesela Pakistan birliklerine kurşun sıktırılarak provokasyon yapıldı.
Aslında önemli nokta şudur. Anlaşma gereği o bölgeye kadılar atanacaktı. Bu kadılar devletin merkezi tarafından İslamad’tan atansa da, Svat’taki yönetime danışılması gerekiyordu. Fakat Zerdari’nin baskın seküler algısı buna engel oldu. Çıkarılan liste Svat’ın yerli halkından bağımsız hazırlandı. Bu oldu bitti Svat halkında “oyuna mı getiriliyoruz” endişesini oluşturdu ve ortam gerildi.


İmandan Nasibi Olmayanlar Korkak ve Kullanılmaya Müsait Olurlar

Hamza ER : ABD başkanı Barak Obama seçimlerden önce Irak’taki birliklerini çekip Afganistan’a ağırlık vereceğini ve oradaki direnişi bitirme konusunda ısrarlı olduğunu beyan etmişti. Svat saldırıları bu projenin bir başlangıcı olabilir mi?
A.Rasheed TURABİ: Tabii ki…  Pakistan üzerinde bir tehdit oluşturuldu. Sen İslami direnişi, gelişmeyi çözemezsen biz girip çözeriz tehdidiyle karşılaştı. Pakistan hükümeti bir baskı altında kaldı…

Hamza ER : Pakistan devlet başkanı Zerdari kendi insanlarını bombalıyor. Ne boyutta vaatler alabilir bir insan bu derece katliamlar yapabilmek için?
A.Rasheed TURABİ: İmanın gücünü keşfedemeyenler korkak olur. Yönetimin başındaki insanlar bu durumdadır. İmandan nasipleri yoktur. Ayrıca yurtdışındaki mal varlıklarına el konma endişesiyle de kullanılmaya müsaittirler. Yurtdışında  kişisel olarak milyon dolarları bulunmaktadır. Bunu kaybetme korkusu bu adamlara her şeyi yaptırır.

İşgalci Rusya Olduğunda Mücadele Cihad Oluyor da, ABD’ye Karşı Neden Cihad Olmuyor?

Hamza ER : Hükümet güçleri, Tehrik-i Taliban-ı Pakistan’la neden savaşıyor?
 A.Rasheed TURABİ: Bu katliam, bu savaş ABD’nin savaşıdır, fitnesidir. Pakistan Afganistan sınır çizgisine baktığımızda her iki tarafta da aynı milletin yaşadığını görürüz. Ortada bir çizgi var ama insanlar aynı bölgenin insanı… Rusya Afganistan’a girdiği zaman Rusya’ya karşı bir savaş vardı. Bu Cihad olarak ilan edildi. Pakistan tarafında ki aynı ırktan olan insanlar resmen kendi savaşları gibi sınırı aşıp içeri girdiler, Cihada katıldılar. Ne zaman ABD o topraklara geldi ve işgal etti, bölge insanı sormaya başladı: “işgalci Rusya olduğunda mücadele cihad oluyor da ABD’ye karşı neden cihad olmuyor!” ABD’ye karşı mücadeleyi de cihad ruhuyla yapmak istiyorlar. ABD’nin Afganistan’a  girdiği ilk birkaç hafta içinde binlerce insan silahlı bir şekilde Pakistan’dan o topraklara girdiler. Savaş var diye, işgal var diye girdiler.
          Bu insan akışının durdurulması için ABD Pakistan’a baskı yapmaya başladı. O zaman Bush yönetimdeydi ve açık bir şekilde Pervez Müşerref’i tehdit etti. “Bizimle var mısın değil misin karar ver, değilsen  Pakistan’ı taş devrine çeviririz” dedi.
İşte Pakistan askeri ile Savaşçıların karşı karşıya gelmesinin sebebi budur. Pakistan hükümeti sınırdan insan geçişine ve faaliyetlere engel olmaya kalkıştığında bu sefer cihad ruhuyla bunu yapmak isteyen insanlarla baş başa geliyorlar. Gitmek istiyorlar, gidemezsiniz diyorlar. Ve aralarında çatışma yaşanıyor.  Aynı zamanda Pakistan hükümetine yönelik ABD işbirlikçiliği sebebiyle de bir kızgınlık var. Bu ve benzeri hadiseler birleşince çatışmalar kaçınılmaz oluyor.

Hamza ER : Tehrik-i Taliban-ı Pakistan ile Afganistan Taliban’ı arasında organik birliktelik var mı?
A.Rasheed TURABİ: Pakistan Taliban’ı organik yapı olarak Afgan Talibanı ile aynı değil. O bölgede reaksiyon olarak değişik değişik cemaatler ayaklanma gösterdiler. Bunlar zaten bir değil ve merkezi bir komutayla hareket eden güç değiller. Afganistan’da ki merkezi bir güçle hareket eden bir güç vardı. Ama burada değişik değişik Taliban güçleri vardı. Afganistan’da ki direniş bir milletin direnişidir.   

Hamza ER : Bölge halkına yönelik saldırılarda binlerce sivil de hayatını kaybetti. Kısa süre içerisinde nasıl bu sayılara ulaşıldı?
A.Rasheed TURABİ: ABD insansız uçaklarla havadan bombalama yapıyor. Mesela bir yerde kalabalık birilerini görüyor, “düğün yeri gibi” uçaklar bunu keşfedemiyor düğün müdür, başka bir şey mi. Yirmi, otuz kişiyi bir yerde toplu bir şekilde görünce hemen bombalıyor. Bundan dolayı sivil ölümleri de oldukça fazla oluyor.


Bölge İnsanı Tamamen Sahipsiz Bırakılmıştır

Hamza ER : Yaşanan bu saldırılardan sonra 2.500.000’a yakın insan Mülteci durumuna düştü. Mültecilerin durumu hakkında bilgi alabilir miyiz?
A.Rasheed TURABİ: Mültecilerin bulundukları bölgede Cemaati İslami “Al hizmet” adıyla yardımlaşma çalışması yapıyor. Bölge insanı mültecilere kendi evlerini açtılar. Bir evde elli ile yüz elli arasında misafir var. Mülteci olan o iki milyon insanın şu an ruhları yaralı, zihinleri yaralı. Sadece yerlerinden, evlerinden olmadılar. Psikolojik olarak da bunalım içerisindeler. Kamplarda çok ciddi problemler var. Kamplarda yaşayanlar, mültecilerin %10’u kadardır. Geri kalan kamplarda yaşamıyor. Ayrıca ben soruyorum, sadece bir çadır kurmakla kamp mı oluyor. İş bitmiş mi oluyor. Tabii ki hayır.
Orada uluslar arası bir şey göremiyoruz. Cemaati İslamiye dışında bazı küçük yerli vakıflar şu an hareket halinde yardım çalışması yürütüyor. IHH’nın yardımları oldu. Şimdi de Cansuyu’nun hazırlık içerisinde olduğunu duyduk. Ama bu yapılan yardımlar inanın çok çok küçük oranda…  Göze çarpan ciddi bir hareket maalesef yoktur.

Hamza ER : Cemaati İslamiye olarak çağrınız nedir?
A.Rasheed TURABİ: Huzursuzluğun bitmesini ve anlaşma yapılmasını istiyoruz. Böyle bir yola girilmesi gerekiyor. Cemaati islamiye, bu tür  operasyonlar ile hiçbir şeyin başarılamayacağına inanıyor. Aksine direnen silahlı güçlerin sayısının kat kat artacağını ve tepkinin daha da  büyük olacağını hükümete hatırlatıyor.

Hamza ER : Kamuoyu neden bu insanlık dramına seyirci kaldı?
A.Rasheed TURABİ: Uluslararası medya işgal ve saldırı politikalarının güçlü bir cephesidir. İkincisi burada Taliban hakkında kötü bir imaj oluşturularak katliamlar meşru gösterilmeye çalışılıyor. Bazı saldırı ve uygulamalar mafya ve kirli eller tarafından işlendi. Ve bunlara Taliban etiketi vuruldu. Taliban’ı kirleterek yalnızlaşması amaçlanıyor. Böylece öldürülen veya mülteci konumuna düşen bölge insanına karşı dünya medyası da, Müslüman medyası da şaşkın ve çekimser yaklaşıyor.

4/4/2009

Irak’ın İslam Ümmeti İçin Emin Bir Belde Olması İlk Görevimizdir.

          Irak’ta yaşanan işgalin engellenmesi için bazı alimlerin bir araya gelerek oluşturduğu Irak Müslüman Alimler Heyeti, ilk olarak mescidlerin sorumluluklarını üstlenerek aktif bir şekilde faaliyet göstermelerini amaç edinmişti. Daha sonra Irak’ın siyasetini ilgilendiren konularda da söz sahibi olmaya başlayan HEYET, kendisine tek hedef olarak işgalcilerin Irak’ı terk etmesini koymuştur.
          Irak’ın bir İslam coğrafyası olduğunu ve bu toprakların işgaline karşı direnişi Allah yolunda Cihad olarak tanımlayan HEYET, işgal sürecinden sonra gerçekleşen tüm siyasi kurumları reddetmekte, anayasayı, hükümeti ve yapılan tüm anlaşmaları gayri meşru kabul etmektedir.
            İstanbul’da bir toplantı için bulunan Heyetin genel sekreteri Şeyh Haris ed-Dari ile Irak’ı, işgali ve direnişi konuşma fırsatı bulduk.
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

- Irak’ın işgalini, halkın uğradığı zulmü, sebepler ve yaşananlar penceresinden nasıl değerlendiriyorsunuz?
Rahman ve Rahim Allah’ın adıyla, Hamd âlemlerin Rabbinedir. Salât ve selamda, Allah’ın Resulüne olsun.
Amerika, Irak’ın işgali için çeşitli sebepler gösterdi. Irak’ı kitle imha silahlarına sahip olduğu iddiası ile bölge ülkelerine karşı büyük bir tehdit olarak gösterdi. Irak’ın, El-Kaide örgütünü, başkalarına karşı kendi ülkesinde barındırması gibi sebepleri de işgalin gerçek sebepleri olarak açıkladı. İşgalden sonra ise Amerika, bahsettiği kitlesel imha silahlarını bulamadığı gibi, eski hükümetin El-Kaide örgütü ile bir bağı olduğunu da ispat edemedi. Bütün bunlarla beraber Amerika, Irak’ı işgal etmeyi, toprak bütünlüğünü parçalamayı, tarih ve mukaddesatını yok ederek halkını öldürmeyi sürdürdü. 2003 yılında başlayan işgal, bugün hala devam ediyor.

 - İşgal’in Irak halkına, sosyal hayata yönelik etkileri nelerdir? 
 Irak halkı, artık sosyal hayat gibi terimlere yabancıdır. Irak’ta sosyal hayatın ne olduğunu artık kimse hatırlamıyor. İçler acısı bir durum Irak’ta hüküm sürmektedir. Irak halkı bir taraftan kendisinden olmayan işgale karşı direnirken, bir taraftan da kendisinden gibi görünen hükümetin siyasi oyunlarına karşı direnmektedir.
Irak halkı hakkında size söylediklerim sakın garibinize gitmesin. Şu anda halkın % 60-70’i görevinden atılmış, işsiz, atıl olarak yaşam mücadelesi veriyor. İşgalden dolayı 1 milyon insan zarara uğradı. Bunların 250–300 bini şehid edildi. Yarım milyon insan evlerinden oldu. 2 milyon kadar bayan eşinden haber alamadığı gibi, anne ve babasını kaybeden yetim çocuk sayısının yaklaşık 5 milyon civarında olduğu tahmin ediliyor. Halkın yaklaşık olarak 7 milyonu başka şehirlere ve başka ülkelere hicret etmek zorunda kaldı. Eğitim ve sağlık işleri ise ya tamamen durmuş ya da zor şartlarda birçok imkânsızlıklarla devam etmeye çalışıyor. Bu durumda Irak’lılar kendilerini hayata bağlayan değerlerini kaybetmişleridir. Yayılan salgın hastalıklar, can emniyetinin olmadığı bölgeler, Irak’ın bugünkü içler acısı halini anlatmaktadır.
Önemli bir şey daha söylemek istiyorum, Irak ve işgal kuvvetlerinin gizli hapishanelerinde 300–400 bin tutuklu bulunmaktadır. Zor şartlarda, her türlü insani hak ve hürriyetten uzak yaşam mücadelesi vermektedirler. Bugüne kadar işgal kuvvetlerine ait 11 adet gizli hapishane olduğu bilinmektedir.
Irak’ın bu durumdan kurtulması, bize ve tüm Irak halkına göre işgal kuvvetlerinin bir an önce ülkeyi terk etmesine bağlıdır.

 
Irak Iraklıların Olana Kadar Muhalefetimiz Sürecek

- ABD İşgalinden sonra Irak’ta yönetim konseyi oluşturuldu. Daha sonra geçici hükümet kuruldu ve aradan geçen sürede iki seçim yapıldı. İMAH’ın, işgal sonrası oluşan, oluşturulan bu hükümetlere karşı tutumu nedir?
Elbette ki biz tavır olarak, bu hükümet meclisine de, sonradan oluşturulacak hükümetlere ve devlet idaresindeki anayasaya da karşıyız. Aynı zamanda, son olarak Irak’ta gerçekleşen hâkim güçlerin, Irak’ı satan ‘İttifak Hükümetine’ de karşıyız. Amerika’ya Irak’ı, hiçbir karşılık olmaksızın sadece kendi konumlarını korumak uğruna ve halk arasında fitne oluşturacak anayasayı korumak uğruna altın bir tepside sundular. Bu yönü ile Irak’ın ve halkının parçalanmasına, haklarının gasp edilmesine göz yumdular.
Hükümet meclis konseyi, milliyetçi akımları, ya da mezhepçilik üzerinden siyaset yapan ve Irak halkına kasteden akımları yumuşatmalı iken, onlar çoğunluğun hükmünü, işgal kuvvetleri ile beraber olan, kendilerini Irak halkından sayan ve aslen Irak’lı dahi olmayan heyetlere ve onların işbirlikçilerine teslim ettiler. İşte bugün bu insanlar Irak halkına hükmediyorlar. İşte biz heyet olarak bu hükümetlere karşıyız. İdare, işgalle gelip bölgesel projeler için çalışanların elinden çıkıncaya kadar da karşı olacağız. Bu işgalin gölgesi altında ki siyasi hareketler değişip, Irak, Iraklıların olana kadar muhalefet edeceğiz.

Irak’ı Parçalayıp Üçe Bölmek İstiyorlar

- 2005 yılında bir türbede gerçekleşen patlamalar sonunda başlayan çatışmalar, ajanslardan bize mezhep çatışmaları, kardeş kavgası olarak yansıdı. Bu bilgilerin doğruluk ölçüsü nedir?
İşgal kuvvetleri, Irak’a girdiklerinden beri halk arasında fitneler çıkarıyorlar. Mezhep ve grup çatışmalarını bu yönde kullandılar. Irak yönetimine getirdiklerini de bu fitne uğrunda kullandılar. Bu fitnelerin uygulanması için içişleri bakanı Jabr Sulagh’ın getirildiği bir Caferi hükümeti kurdular. Komşu devletlerin gizli baskısı ve işgal güçlerinin de onayı ile,  Irak halkı arasında fitnelerin baş göstermesi için türbelerin bombalanması iç savaşın başlama sebebi seçildi. Bu şekilde birbirine düşürülen Irak halkı işgali unuttu, direnişi ise terk etti. İşte Irak’ta ki fitnelerin arkasında bulunan sebepler bunlardır.
Türbelerin bombalanması olaylarında duyduğunuz gibi büyük bir fitne yaşandı. Fakat olay Şii ve Sünniler arasında mezhepçilik kışkırtması olarak tanımlandığı halde gerçek böyle değildir. O vakitler bunun siyasi bir fitne olduğunu, yaşananların işgal kuvvetlerinin ve onların Irak’lı ortakları tarafından bir takım hedefler için ortaya atıldığını söyledik.
İşgal kuvvetleri ilk baştan beri kendi egemenliklerini uygulayabilmek için, Irak’lıların birbirine düşürülüp direnişi bırakmalarını istiyorlardı. Kendi yandaşları olanlar ise, Irak’ı parçalayarak iç karışıklık çıkarıp, Irak’ı üç devlet için üç ayrı parçaya bölmek gibi büyük  bir fitneyi hedefliyorlardı.
Fakat Irak’lılar sabırla bu fitneye karşı direndiler. Kendilerine hâkim olup, birçoğunun yaptığının aksine fitnelere karışmayarak, bir ülkeyi ülke yapan öz değerlerine tutundular. İşte bu insanlara önderlik yapan Irak İslam Âlimleri Birliği Heyeti ile, Şii âlimlerden olan Şeyh Cevad El-Halisi, Şeyh Ahmed Hasen El-Bağdadi, Şeyh Hasen Es-Sarfi gibi Irak halkının sevgisini kazanmış âlimler, bu fitnenin mezhebi bir fitne değil,  arkasında işgal güçlerinin ve Irak’ı ancak kendi çıkarları için düşünen siyasi güçlerin bir oyunu olduğuna itibar etmektedir. 
  
- Sürekli işgalcilerin çekilmesini önceliyorsunuz. İşgal kuvvetlerinin Irak’tan çıkmasından sonra bölgede iç karışıklık ve çatışmaların artmasından endişe etmiyor musunuz? 
İşgalci güçlerin Irak’tan çekilmesinden sonra bölgede bir iç karışıklık yaşanacağına dair bir korkumuz yok, hiç de olmadı. Çünkü Irak halkının büyük çoğunluğu zaten bunu bekliyor. Irak halkı barış ve anlaşmadan yana olduğu gibi, geçmişi de unutmaya hazırdır. İşgal kuvvetleri halk arasında ‘Eğer biz buradan çekilirsek, daha fazla iç karışıklık olur’ propagandası yapıyor.
Irak’lı işbirlikçiler ise onların bu sözlerine destek vererek, güya tehlikeden halkı sakındırıyor. Çünkü onlar, kendi mevcudiyetlerinin işgal güçlerinin bulunmasına bağlı olduğunu ve işgalci güçlerin çekilmesi halinde Irak halkına hesap vermeleri gerektiğini çok iyi biliyorlar.
Bazı Arap ülkeleri ve Müslüman komşu ülkelerde, böylesi bir fitnenin zuhur edeceğine maalesef inanmışlardır. Ben ise, işgal güçlerinin çekilmesiyle hiçbir fitnenin zuhur etmeyeceğine dair bütün Müslümanlara güvence veriyorum. Irak’ta asıl sorun işgalciler olduğu gibi, sorunu çıkaranlarda yine kendileridir. Bugün Irak’ta devam eden tüm patlamalardan, onlar, işbirlikçileri ve MOSSAD sorumludur.
Dolayısıyla bizler, işgal kuvvetlerinin Irak’ta bulunmasını tek sorun olarak görürken, ülkeden ayrılmasından sonra ise uzun yıllar bir arada, birbirini seven, emniyet içinde ve tek başına müstakil bir devlet olarak yaşayan Irak halkının, yeniden yaşayabileceğine inanıyoruz.

- Geçtiğimiz günlerde Maliki hükümeti ile Amerika arasında güvenlik işbirliği anlaşması imzalandı. Bu anlaşma Amerikan askerlerinin üç yıl daha Irak’ta kalmasına olanak sağlıyor. Sistani ve Mukteda El-Sadr, bu anlaşmayı zillet anlaşması olarak tanımladı. Siz bu anlaşmayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
 Evet, bu utanç verici bir zillet anlaşmasıdır. Bu anlaşma ile Irak, Amerika’ya bir zaman daha rehine olarak verilmiştir. Bu yönüyle aynı zamanda bir ihanet anlaşmasıdır. Bu anlaşma, Amerika’nın Irak’tan almak istediği ve bize açıklanmayan her şeyin kendisine hibe edilmesi anlamına geldiği gibi, Irak’taki bütün fitne olaylarından sorumlu olan Bush ve onun hükümetine karşı iyi niyetin göstergesidir.
Bunun karşılığında ise Bush, hükümleri altında bulunan işbirlikçilerinin Irak’ta ki tüm siyasi işlerine kefil oldu. Yine bunun karşılığında, adil olmayan bir grup azınlığın çıkarları doğrultusunda hazırlanmış anayasanın değişmemesi, Irak’ta istikrarın sağlanmaması ve halkı sadece istedikleri bir zamanda patlamaya hazır bomba konumuna getirmeye de kefil olundu.
    
- Irak’ta son dönem yapılan yerel seçimlere %50 katılım sağlandı ve Maliki’nin partisi kazandı. Katılım oranını ve seçim sonuçlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
 Bu seçimler, Irak’taki siyasi parti gelişmelerini tam olarak yansıtmayan seçimlerdir. Fakat bu seçimlerdeki olumlu işaretlere bakarsak bazı sonuçlar yakalayabiliriz. Bunlardan bir tanesi Irak halkının bu seçimleri kabul etmediğidir. Bu, halkın seçimleri ihanetle kazananları, işgal kuvvetlerine hizmetçilik yapanları kabul etmediğinin en büyük delilidir. Aynı zamanda seçime katılan insanların oranı  %50 değil, %20-25 arasında değişmektedir. Bazı şehirlerde ise %30’a ulaşmaktadır. Denildiği gibi katılımın yüksek gösterilmesi doğru değildir. Seçmenlerin katılım sayısını çoğaltmak, sadece insanların gözünde kendi partilerinin daha doğru ve siyasal adımlar attıklarına ikna etmek içindir. İşte olumlu işaretlerden bir tanesi de budur.
Diğer bir işaret ise, hükümete aday olan ve hükümet diye gösterilen, Irak’a hâkim olmak ve parçalamak için fırsat kollayan birçok partilerin gerilemesidir. Hiçbir varlık gösteremeyen bu partiler, kazanmasında hiç ümit olmayan partiler karşısında büyük bir hezimete uğradılar. Gerileyen bu partiler arasında Hizbu’d-Dava, Hizb-i İslami gibi partiler sayılabilir. İşte bu sonuçlar işgal kuvvetleri ile beraber siyasetlerini sürdürenleri, Irak halkının reddettiğinin en açık delilidir.


Sahve(Uyanış) Grupları Direnişe Engel Teşkil Etmiştir

- Irak’taki, ‘Sahve’ (Uyanış) gruplarının oluşum sebebi nedir? Bu grupların, Irak’taki direnişe engel olduklarına inanıyor musunuz?
Evet, ‘Sahve’ (Uyanış) grupları değişik şekillerde işgalle beraber olmuşlardır. Mesela El-Kaide’ye ve diğer Irak’lı direniş gruplarına karşı casusluk yaparak, işgal kuvvetlerinin ve onun hali hazırdaki hükümetinin nefes almalarını sağlamışlardır. Irak direniş kuvvetlerine karşı oldukları gibi, işgal kuvvetlerine gösteri ve tepkide bulunan Irak halkına da karşı gelmişlerdir. Geçen bir buçuk sene içerisinde Sahve grupları direnişe engel teşkil etmiştir.
Bu gruplar görevlerini tamamlayıp kendilerine ihtiyaç hissedilmediğinde dağıtıldı. Irak direniş hareketi tekrar eski güç ve kuvvetine ulaşmaya başladı. Bugün, -haberlerde yansıtılmasa bile- işgal güçlerine karşı yapılan isabetli operasyonlar direnişin gücünü göstermektedir.
   
- Irak El-Kaidesi’nin, Sahve (Uyanış) gruplarının oluşum sürecinde hatalar yaptığını düşünüyor musunuz?
Elbette, bu hatalar Sahve gruplarının ortaya çıkmasında ki en büyük sebeplerden birisidir. El-Kaide, direniş grupları ve Ortadoğu’daki işgal karşıtı gruplar, sahve grupları hakkında yanlışa düştükleri gibi, El-Kaide’de kendisine katılmak isteyen direniş grupları hakkında hataya düştü. Bu noktada her iki grup arasında çatışmalar yaşandı. İşgal kuvvetleri ise aralarındaki bu ihtilafı kullanarak çatışmaları arttırma, sorunları büyütme yoluna gitti. İşte işgal kuvvetleri, sahve gruplarını bu noktada ortaya çıkarıp kullandılar.
    
- Amerika’da Obama dönemi başladı. Obama, Irak’tan 16 ay içinde çekileceğini vaat etti ve bu vaadi seçimleri kazanmasında büyük rol oynadı. Yeni ABD başkanı Obama’yı ve stratejisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Sizinde söylediğiniz gibi Obama’nın kazanmasının sebebi Irak’tır. Amerikan askerlerinin çekileceği vaadidir. Geçen seçimlerde bu ana tema üzerinden Amerikan halkından onay aldı. Bizlerde O’nun Amerikan işgal askerlerini Irak’tan çekmesini bekliyoruz. Amerika’da ikinci bir seçim daha kazanmak istiyorsa, verdiği sözü yerine getirmesini buradan kendisine tekrar hatırlatıyorum.
Fakat bugün kendisinden duyduğumuz demeçlerde, Amerikan askerlerinin büyük çoğunluğunun bu sene içerisinde çekileceğini açıklıyor, fakat geride kalan askerlerin ise ne zaman çekileceğini açıklamıyor. Aslında O’nun böyle konuşması sözünden döndüğüne bir işarettir.
Irak halkı ise, kendisinden önceki selefi Bush’a nasıl davranmışsa, yolunu sürdürmesi, ayıbını devam ettirmesi halinde Obama’ya da aynı şekilde davranacaktır. Eğer bu stratejiyi değiştirirlerse, bizlerde Irak halkının kendi stratejisini değiştireceğini müjdelemek isterim. Fakat bunun için Amerika’nın, siyasi, askeri, ekonomik işgalini sona erdirmesi gerekmektedir.

- ABD Başkanı Bush’a ayakkabı fırlatan Muntazar El-Zeydi, Irak’ın direniş sembolü oldu. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
Evet, Muntazar El-Zeydi Irak halkı için direnişin sembolü oldu. Çünkü bu, şu ana kadar hiçbir kişinin yapamadığı bir kahramanlıktır. Bundan dolayı El-Zeydi Irak halkının saygı ve sevgisini hak etmiştir.



Irak Âlimler Birliği Irak’lı olup, mezhepçi belli bir grup değildir

- Heyetin, Irak’ta Camilerde iç çatışmayı körükleyen el ilanları dağıttığı iddia edildi. Bu konuda bir açıklama yapar mısınız?
 Irak Âlimler Birliği Heyeti’nin bütün çalışma ve faaliyetleri ilan edilmiş, gizli ve saklısı olmayan faaliyetlerdir. Bu açıklık politikası, yapılan iddiaların aksini işaret etmektedir. Yönetimi ile Irak’ın sesi olan âlimler Irak’lı olup, mezhepçi belli bir grup değillerdir. Âlimler Birliği Heyeti olarak gerek işgale karşı bir bütün olarak duruşumuz, gerek Şii-Sünni mezhepleri arasındaki çatışmalara karşı duruşumuz ve gerekse Irak’ın bölünmesine karşı duruşumuz kesindir.
 Şii kardeşlerimizle olan ilişkilerimiz sağlam temellere dayanmaktadır. Bazı zamanlar birileri bizi şia aleyhine çekmeye çalışsa bile, Irak’ın ve Müslümanların maslahatı, ilişkilerimizin en güzel biçimde sürmesini gerektirmektedir. Irak içindeki Şii, Sünni, tüm Müslümanlarla ya da Hıristiyanlarla olan ilişkilerimiz son derece güzeldir. Onlar işgal kuvvetleri ile beraber değil, bir olan Irak ulusu ile beraber kaldıkları sürece ilişkilerimiz devam edecektir.
Samarra’daki türbe patlamalarından sonra, Âlimler Birliği Heyeti ve Şii-Sünni siyasi çevreler bu olayı, mezhebi çatışmalar çıkarmaya yönelik bir eylem olarak değerlendirdiler. Ayrıca saldırıyı mezhepçi bir saldırı olarak göstermek üzere işgal güçlerinin planladığını düşünmekteler.
Âlimler Birliği Heyeti bu saldırıya karşı olduğu gibi, bu saldırının arkasında olduğuna inandığı işgal güçlerine, İbrahim El-Caferi hükümetine, içişleri bakanı Jabr Sulagh’a, ve yine saldırıların arkasında olduğuna inandığı Irak’a komşu olan ülkelerin casuslarına da karşıdır. Bu saldırıda onlar, Âlimler Birliği Heyeti’nin güvenilirliğini hedef almışlardır.

- İşgal kuvvetlerinin çekilmesinden sonra, Irak için ne gibi plan ve hedefleriniz vardır?
İşgalcilerin gidişinden sonra biz, Irak’ın üzerine düşen, kendisinden beklenen görev ve sorumlulukları yerine getireceği temennisi içerisindeyiz. Bu sorumluluk içinde, Irak’ın özgürlüğü ile hak ve hürriyetine yeniden kavuşmasını, Irak’ın hem kendisi hem de İslam ümmeti için emin bir belde haline getirilmesini ilk görev olarak görüyoruz. Çünkü işgal güçleri Irak’ı İslam dünyasından çalmış, kendi malları gibi ya da Amerika’nın bir şehri gibi tasarruflarda bulunmuşlardır.

27/1/2009

HAMAS Resmi Sözcüsü Dr. Sami Ebu ZUHRİ : Gazze’nin Zaferi Tüm Ümmetin Zaferi Olacaktır.


           Diplomatik temaslar için Türkiye'ye gelen Hamas resmi sözcüsü Dr. Sami Ebu Zuhri,  İHH insani yardım vakfı tarafından düzenlenen basın toplantısında Gazze’de yaşananları tüm gerçekliği ile ortaya koyma fırsatı buldu. Bu vesileyle kendisiyle görüşebilme imkanı bulduğumuz Dr. Sami Ebu Zuhri, son saldırılardan dolayı yaşanan acı tabloyu anlattıktan sonra, HAMAS’ı zafere götüren sebepleri bizimle paylaştı.
            Sohbetimizde özellikle ümmet bilincine sıkça vurgu yapan Ebu Zuhri, Filistin İslami direnişinin zaferinin ümmetin zaferi olduğuna işaret etti. 
         
         


          Ailenizin Gazze’de olduğunu biliyoruz. İsrail saldırıları başladıktan sonra onlarla hiç görüşebilme imkanı bulabildiniz mi?
           
Öncelikle şunu hatırlatmak isterim ki tüm Gazze halkı bizim ailemizdir. Hepsi için aynı endişeleri taşımaktayız.  Evet benim ailem de şu anda Gazze’de. Saldırıların başladığı ilk gün yeğenimin ve yakın akrabalarımın şehit olduğu haberini aldım. Eşim ve çocuklarımla görüşebildim. Durumları şu an iyi, moralleri yerinde.

          İşgalci İsrail güçlerinin Filistin halkına yönelik saldırıları kendisinden beklenen zalimlikle devam ediyor. Bizim asıl merak ettiğimiz, AB ve Filistin’e komşu olan çevre ülkelerin Hamas’a ve Gazze’ye yönelik saldırıların yoğunlaşmasından neden memnun olduklarıdır. Bu düşmanlığın gerekçeleri sizce nedir?
           Gazze’de Müslüman halkın yaşadığı saldırıların birçok sebebi var. Bunun en önemli nedenlerinden biri, çok yaygın bir şekilde yaşanan yozlaşma sebebiyle insanların kötüye ilerlediği bu yüzyılda, Gazze halkının imanı bir kale olarak, bir duruş olarak seçmesidir. Gazze halkı bu tavrıyla tüm dünyaya örnek olmuştur.
          Geçen yaz ayında Gazze’de beşbin hafız yetişmiştir. Gazze’nin başbakanı insanlara Cuma ve bayram günlerinde imamlık yapmaktadır. Hamas Gazze’de İslami idare şeklinin en uygun ve kavranması zor şeklini uygulamaktadır. Bu anlayış model olmaktadır.
          Hamas’ın çizdiği siyasi çizgi bu ümmetin düşmanlarına karşı tamamen direnişe yaslanan bir çizgidir. İsrail’e karşı ve İsrail’i tanımamaya yönelik bir tavırdır.
Bir diğer sebepse Hamas’ın ve direnişin Amerika ve BM’ye hayır demesidir. Bu herkesin kolay kolay yapabildiği bir şey değildir.
          Biraz düşünürsek Hamas’ın seçimleri kazanmasıyla bu baskıların arttığını hatırlarız. İsrail'in işgaline karşı taviz vermeyen, Filistin halkının direnişini temsil eden Hamas’dan, İsrail, Filistin’deki bazı gruplar ve bazı Arap ülkeleri rahatsız olmaktadır. Tüm bu sebepler Hamas’ı ve Hamas’ın yaşadığı yer olan Gazze’yi yok etme çabalarının gerekçeleridir.

İşgalin Ve Ambargonun Fiilen Devam Ettiği Toprağımızı Savunmak
En Doğal Hakkımızdır.


          Saydığınız bu kesim yaşanan katliama gerekçe olarak Hamas’ın ateşkesi bozmasını gösteriyor. Bu konuya açıklık getirir misiniz?
          İşgal güçleri ateşkesin Hamas’ın bozduğuna dair kamuoyu oluşturmaya çalışıyor. Oysa ki gerçek öyle değil. Yapılan ateşkes gereği Gazze üzerinde ki ambargo kalkacak ve sınır kapıları açılacaktı. Ancak bu gerçekleşmedi. Gazze'de imzalanan ateşkesten Gazzeliler hiçbir fayda sağlayamadı. Hatta bu ateşkes süreci içerisinde ambargo daha da fazla arttı.  Elektrik ve en temel ihtiyaç malzemelerine kadar mahrum bırakıldık. Halkımız açlık ve ölüme mahkum edildi. İsrail hiçbir vaadinde durmadı. İki yılı aşkın ambargo süresinde yüzlerce insanımız ilaçsızlık ve tıbbi yetersizlik sonucu hayatını kaybetmiştir.
          Ateşkes, Aralık ayında ki normal süresinde bitene kadar Hamas düşmana herhangi bir saldırıda bulunmamıştır. Ateşkesi Hamas değil işgal devleti bozmuştur. Ateşkesin hiçbir şartını yerine getirmeyen işgalci İsrail, Gazze’de Kassam mücahitlerine yönelik saldırı gerçekleştirerek beş kişiyi şehit etmiştir. Ve bu cinayetler ateşkes süresi dolmadan olmuştur.
           Onlar sadece İsraillilerin güven içerisinde olacağı ama Filistin halkının hiçbir haktan yararlanmadığı bir anlaşma istiyorlar. Bunu kabul etmemiz asla beklenemez. Bizler ambargonun kalkması için füze hakkımızı kullandık. İşgalin ve ambargonun fiilen devam ettiği toprağımızı savunmak bizler için en doğal bir haktır.



            Yaşanan hava ve kara harekatının Gazze halkına yönelik etkilerinden bahseder misiniz?
            Gazze’de işlenen suçlar insanlık dışı suçlardır. Bazı örnekler vermek istiyorum.  İnsanların hepsini bir eve topluyorlar. Ardından o evi içindeki insanlarla beraber bombalayarak yerle bir ediyorlar.  Sizler buradan F16 savaş uçaklarının bombalama şiddetini anlayamazsınız. Bu savaş uçakları bir yeri bombalarsa her şey yerin altına girer. Ayrıca çevresindeki 10-15 evde onunla birlikte yıkılır. İşte Gazze halkının karşı karşıya kaldığı durum budur.
           Bizler işgal güçlerinin yakaladıkları insanları ellerini bağlayarak kurşuna dizdiklerine de şahit olduk. Bu kişiler arasında çocuklarda var. Katiller, hastaneleri, doktorları, ambulansları, okulları, camileri bombalayacak kadar alçaldılar. BM okulunu bombalayarak çocukları öldürdüler. Bizim BM binasına tek bir kurşunumuz değseydi dünyayı ayağa kaldırırlardı. 
          İsrail fosfor silahları da dahil yasaklanmış tüm silahlarla, uçakları, tankları, helikopterleri ve savaş gemileri ile dört koldan 1.5 milyon insanın yaşadığı Gazze'yi hedef almıştır. Gazze’de yaşanan bir insanlık suçudur, soykırımdır. Onların zulmünden hayvanlar bile kurtulamamıştır. İşgalciler Gazze’de iki hayvanat bahçesini de bombaladılar.
           Gazze halkı bu son saldırılar neticesinde bini aşkın şehit vermiştir. Gazze çok büyük bir korku yaşamıştır. Ama bu korku halkımıza teslim bayrağı çektirmemiştir. Normalde sivillerin savaş bölgesinden kaçması gerekirken istisnasız Gazze halkı kaçmamış ve direnmiştir. Ve sonuna kadar direnecektir. 

İsrail Hiçbir Amacına Ulaşamamış Ve Yenilmiştir.

           Gerçekleşen ateşkesi nasıl yorumlamamız gerekir?
          İsrail, saldırılarına gerekçe olarak gösterdiği hiçbir amacına ulaşamamıştır. Bunlar, Hamas’ı bitirmek, Hamas’ın füze atışlarına engel olmak, silah ve malzeme geçişini sağlayan tünelleri imha etmekti. Ama gelinen noktada direnişin füzeleri, savaştan önce ulaşabildikleri yerlerin kat kat üzerine ulaşmıştır. Hamas tüm gücüyle varlığını korumakta, yüzlerce tünel halen kullanılabilir haldedir.
           Direniş saflarından şehit olanların sayısı işgal güçlerindeki askerlerin ölülerinden çok daha azdır. Biz en az 50 israil askerinin öldüğünü çok net biliyoruz. Bu sadece emin olduğumuz bir sayı. Siyonistler için bu çok korkunç bir rakam. Onlar bu rakamı bile dile getirmekten kaçınıyorlar. Ama çok az bir zaman sonra gerçek, ölülerini gömmeye başladıkların da ortaya çıkacaktır.
          Evet biz bine yakın şehit verdik, ama bunların bir çoğu direnişçi değillerdi. Kadınlar ve çocuklar başarısızlığın gizlenmesi için intikam siyaseti doğrultusunda öldürüldüler. İşte bu, halkımızın karşı koyuşunun ve direnişinin örnekliğidir.
           İsrail birinci gün Gazze’nin düşeceğini hesaplıyordu. Ancak yaşananlar hedeflenenin tam tersinin gerçekleştiğini göstermiştir.

Bizim En Önemli Silahımız Şehadettir.

          Ortadoğu’nun en güçlü ordularından biri olarak gösterilen israil’e karşı zaferinizin anahtarı nedir?
             Gazze’de İslami direniş zafer kazanmıştır. Cephedeki kardeşleriniz işgal güçlerine unutamayacakları bir ders vermişlerdir. Eğer işgalci Gazze’yi ele geçirebileceğine inansaydı bunu yapardı. Ama düşman Gazze’nin tüm sokaklarında ölümü görmüştür.
             Gazze’yi anlatan insanlar, bu efsanevi karşı koyuş nedeniyle sanki dünyada ki süper güçlerden birinden bahseder gibi bahsediyorlar. Oysa ki dünya haritasına baktığınız zaman Gazze’yi göremeyeceğinizi size hatırlatmak isterim. Çünkü yüz ölçümü 360 km2’dir. Nüfusu ve coğrafi yapısı olarak İstanbul’un bazı ilçelerinden farksızdır. Gazze çepeçevre ambargo altında olmasına rağmen bu direnişi göstermiştir. İşgalle aramızda güç dengesi anlamında ciddi fark olmasına rağmen işgal tankları artık geri vites konumundadır.
             Bu başarı, bizim onlarda bulunmayan bir inanca sahip olmamızdan gelmiştir. Bu inanç, cihad ve şehadet duygusudur. Biz zafere inanıyoruz. Onlar ise korkaklık ve ölüm korkusuyla dolular. İşgal güçleri öyle bir nesil ile savaşıyor ki, bu nesil, onların dünyaya olan sevgisinden daha çok ölümü arzulamaktadır.  Bizim en önemli silahımız şehadettir.

            Bu son saldırılarda Filistin’deki tüm grupların desteği sağlanabildi mi? İhtilafları nasıl değerlendiriyorsunuz?
           Saldırıların başından itibaren Gazze’de tüm gruplar örnek bir işbirliği sergilediler. Biz zaten, işgale karşı direnişin her Filistinli için ortak buluşma zemini olduğuna inanıyoruz.
Kamuoyuna yansıyan bazı ayrılık ve çatışma haberlerinin, gruplar arasında yaşandığı doğru değildir. Bu çatışma, Filistin’deki iki proje arasında yaşanmaktadır. Bu projelerden biri direnişi öngörmekte, diğeri ise işgalin devamına hizmet eden tavizler vermeyi içermektedir. ABD, işgalci İsrail ve bazı Arap ülkeleri Filistin’in varlığını kabul etmeyerek teslimiyetçi ikinci projeyi desteklemektedir.
Bazı Arap ülkeleri de bu doğrultuda El Fetih’le Hamas arasındaki sorunları körüklemekte, barış ortamından rahatsız olmaktadır. Ama direniş inşallah bu oyunu bozacaktır.

“Hepimiz HAMAS’ız” Sloganlarınız İsrail’in Yenildiğinin
Gerçek Bir Kanıtıdır.

             Dünya Müslümanlarından beklentileriniz nelerdir?
             Gazze’de yaşanan savaş İslam’a ve direnişe karşı açılmıştır. İşte bu yüzden ümmetin boynunun borcu bu direnişi kollamak ve yaşatmaktır. Biz Gazze savaşını varlık savaşı olarak adlandırıyoruz. Gazze’nin düşmesi demek bütün umutların yok olması demektir. Gazze’nin zaferi de tüm ümmetin zaferi olacaktır.
           Bu bilinçle düzenlenen eylemler ve gösteriler çok değerlidir. Bu eylemlerde sizler sadece Gazze’yi savunmuyorsunuz. Tüm ümmetin onurunu savunuyorsunuz. ABD ve diğerleri Siyonistlerle birlikte İslam’a karşı dünyanın her yerinde savaş ilan etmiştir. Ümmetin üzerine düşense buna karşı koyarak inançlarını korumasıdır.
           Ancak bu tepkileriniz sadece savaşı açan Siyonistlere karşı olmamalıdır. Rafah sınır kapısının Mısır tarafından Filistinlilerin yüzüne kapatılması, Gazze’ye açılan savaşa ortak olma anlamına geldiğinden bu ambargonun kalkmasına yönelikte çaba harcanmasını beklemekteyiz
 
            Bize vakit ayırdığınız için okurlarımız adına çok teşekkür ediyorum. Her zaman Filistin mücadelesinin ve İslami direnişin yanında olduğumuzu bilmenizi istiyoruz. Dua ve desteğimiz inşallah her zaman sizlerle olacaktır. 
           Sizlere ve halkınıza, bizlere göstermiş olduğunuz destekten dolayı çok teşekkür ediyorum. Yanımızda olduğunuzu hem bizler, hem de Gazze halkı her zaman hissetmektedir. Göndermiş olduğunuz yardımların ulaşmasından dolayı çok sevinmekte ve moral bulmaktalar.
            Bu savaştan önce Hamas’a terörist örgüt diyenlerden halkınızın etkilenmemesi, hepimiz Hamas’ız diye slogan atmaları, işgalin askeri anlamda yenildiğinin gerçek bir kanıtıdır. Bu dayanışmanın, bizlere ümmet bilincini yeniden inşa etmede yardım ettiğini söylemek istiyorum.
          Son olarak bizim direnişimizin hedefinin sadece sınırları açmak olmadığı bilinmelidir. Bu zaruri olandır. Ama bizim hedefimiz Mescidi Aksa'yı tekrar kazanmaktır. Bütün Filistin toprakları kurtulup Filistin devleti kuruluncaya kadar inşallah bu direnişimiz devam edecektir.

7/5/2008

Toplumun Temiz Akideye Sahip Olabilmesi İçin Muvahhid Modellerin Var Olması Zorunludur.

                                      www.sutunhaber.com'a verdiğimiz röportaj

 


 

SUNUŞ:

          Türkiye’deki İslami Cemaatler özellikle 28 Şubat sonrası büyük bir değişim sürecine girdi. Bu değişim öyle noktalara vardı ki, dün laik sistemi yerden yere vurarak Tevhid’den, cihaddan bahseden İslami Hareketlerin bir çoğu, STK’laşarak mevcud sistemle uzlaşma alanları oluşturmaya başladı. Sütun Haber olarak “İslami Hareket nereye gidiyor?” sorusuna cevaplar ararken Araştırmacı-Yazar Hamza Er’in İslami Hareket üzerine yazdığı yazılar dikkatimizi çekmeye başladı. Halen Vuslat Dergisi’nde yazılar yazan Hamza Er’le İslami Hareket’in dünü ve bugünü, Müslümanların demokrasi ile girdikleri ilişki biçimi, 28 Şubat’ın sonuçları, AKP’nin gerçek misyonu, cemaatlerin STK’laşması, İran Devrimi ve Tekbir Giyim üzerine ufuk açıcı bir sohbet gerçekleştirdik.

          Hamza Er genç yaşına rağmen Türkiye İslami Hareketi üzerine kafa yoran, faydalı tespitlerde bulunan önemli bir isim. Sorularımıza verdiği cevapları okuduğunuzda aynı kanıya sizin de varacağınızı düşünüyoruz.

                                                 RÖPORTAJ: www.sutunhaber.com TANER ALTUN

 

- İslamcı söyleme sahip olan gruplar 28 Şubattan sonra büyük bir değişim ve çözülme yaşadılar. Bu değişim ve çözülmenin sebepleri sizce nelerdir?

         28 Şubat sürecini Müslümanlar üzerinde bir kırılma noktası olarak kabul edebiliriz. Ama önce şu sorunun cevabının verilmesinin daha önemli olduğunu düşünüyorum: 28 Şubat’a gelene kadar, hedefleri olan, net prensipleri ve ilkeleri olan, programlı çalışan oluşumlar mı vardı da 28 Şubat süreci mi onları dağıttı?

 

- Size göre bu sorunun cevabı nedir?

          Kesinlikle hayır. Ben bu topraklarda İslami söyleme sahip oluşumların yola çıkış amaçlarını ortaya koyan, belirleyen net manifestolarının olduğuna inanmıyorum. Müslümanlar, önlerine gerçekçi hedefler koyma, kısa, orta ve uzun vadeli programlar oluşturma konusunda bir kere hazırlıklı değillerdi. Takipçilerini, açık ve net hedeflerle tatmin edemediler. Bundan dolayı, 70’li yılların sonlarından günümüze kadar, heyecan ve harekete yönelik sık sık fikir geçişleri yaşandığına şahit olduk.

          Bununla beraber, İslami çalışmaların, yani sohbet ortamlarının gündeminin sadece orada kaldığı ve kitleleşemediği kanaati, bu çalışmaları yürüten Müslümanlarda motivasyon kaybı oluşturdu. Konuşulan fikirlere, egemenlerin kontrolünde ki kamuoyu tarafından ilgisiz kalınması, azınlık psikolojisini derinleştiriyordu. Artık irşad çalışmaları, kendin çal kendin söyle ithamları ile önemsiz görülmeye başlanmıştı. Kitaplarda okunan bilgilerin hayata yönelik karşılığının olmaması, hedeflenen fethin bir türlü gerçekleşmemesi, yılgınlığa sebebiyet verdi. Çalışmaların kendini tekrar eden bir hal aldığı düşüncesi hakim olmaya başladı. Bundan dolayı, İslamcıların, daha popüler olan, hemen gündemleşen, kısa vadede sonuçlarını göreceklerine inandıkları politik sürece katılma dürtüleri, 28 Şubatla birlikte aktif bir hal aldı ve harekete geçti.


- 28 Şubatın sonunda savrulma olarak adlandırdığımız geçişlere zaten istek mi duyulmaya başlanmıştı?

          28 Şubat bazı İslami yapıların değişim arayışlarını meşrulaştırdı. Derinliklerinde yaşadıkları çatışmalardan dolayı yönelmeyi arzu ettikleri yola daha rahat girecek bir bahane işlevi gördü. Bu değişimi dile getirmeleri, açıklamaları, ilkelerinden taviz verme gibi algılanacağından, böyle bir adım atamıyorlardı. 28 Şubat buna bir vesile oldu. Yeni misyonlarını üstlenme noktasında bir sebep, bahane oluşturdu. Kendi içlerinde ki tavır ve yöntem değişikliğini artık meşru bir izaha dayandıracaklardı. Ben kasanın içindeki ezik domateslerle sağlamının ayırt edilmesine katkı sağladığı için 28 Şubat’ı büyük bir hak eleği olarak tanımlıyorum. Rahmet olarak görüyorum.

 

- 28 Şubat’ı nasıl rahmet olarak tanımlayabiliriz?

          28 Şubat bir musibettir. Asla tasvip edilemeyecek zorbalıkların yaşanmasının sebebidir. Bu ayrı. Ama 28 Şubat’la birlikte, mevcut sistemi cahiliye unsurlarından dolayı tağuti bir yapı olarak adlandıran, bilinçli ve bütüncül ayrışmayı esas alan, İslami düzen, İslam toplumu, İslam ümmeti, Tevhid ve şirk mücadelesi gibi kavram ve idealleri askıya kaldırmayanlarla, bu kavram ve sözlerden uzaklaşan insanların ayrışmasını sağlandı. Saflarımızı yeniden gözden geçirdik ve sebat gösterenleri tanıdık.

          Herhangi bir işkence ve ciddi baskı görmeden, sanal korkularla yılların grupları çalışmalarına son verebiliyorlarsa, metot ve yöntem değiştirebiliyorlarsa, fikirleri pamuk ipliğine bağlı bu çalışmaların, toplumsal bir dönüşüme katkı sağlamalarının mümkün olmadığı görüldü. Tekrar söylüyorum, 28 şubat bilinen amaçları ve sonuçları ile tasvip edilmese de, Müslümanların başlarını ellerini arasına alarak düşünmelerine, muhasebe yapmalarına ve güçlerini tespit etmelerine vesile olmuştur. Bu da bir rahmet değil midir?


                                  AKP İSLAMİ HAREKETE ZARAR VERİYOR

 

- AKP iktidarını oluşturan kadroların çoğu eski İslamcılardan oluşuyor. AKP iktidarı sizce Türkiye’deki islami harekete olumlu veya olumsuz anlamda nasıl bir etkide bulunuyor?

          AKP iktidarı, Nebevi çalışma yöntemlerinin takipçisi olmaya çalışan İslami cemaatlerin köküne dinamit koymuştur. AKP bu topraklardaki İslami Harekete zarar vermiştir.

İslami yapıların ağabeylerini, öncülerini, kendi içerisine çekmiştir. Bugüne kadar dile getirdikleri söylemlerinin aksini ifade ettikleri bir şemsiye olmuştur. Bu camialar, hükümetin vaat ettiği imkanlardan istifade etmeye başladıklarından, AKP iktidarının koltuk değneği konumuna düşmüşlerdir. Gençlik çalışmaları, AKP’nin gençlik kolları haline gelmiştir.

          Bu tercih, bu zamana kadar okunan değerli alimlerin, şehitlerin eserlerine ihanettir. Darul Erkam’ları örnek alarak gerçekleştirilen çalışmaların oluşturduğu birikime ihanettir. Müslüman genç neslin zihinlerinde yer eden öğretilerle, pratikte tercih edilen arasında ki çelişkileri görerek yaşayacakları muhtemel bir depresyonun müsebbibi olunduğundan büyük bir vebaldir. Cahiliye kanunlarıyla hükmedebilme yetkisini talep eden AKP içerisinde yer almanın olağanlaştırılması, İslami Hareketin temeline konan en büyük dinamittir.

 

- Sizce olumsuzluklar sadece politik sürece katılmakla mı sınırlı?

          Hayır, neden olunan sorunlar bu kadarla sınırlı değil. AKP iktidarı, İslamcı kesimi sadece politize etmekle kalmamış, laik Kemalist devlet ile barıştırma misyonunu da üstlenmiştir. Müslümanlara yeni hedefler, yeni idealler çizmiştir. Özgürlük alanlarının açık olduğu “Demokratik Cumhuriyet” hedefi, yetinilmesi gereken bir ideal haline gelmiştir. Demokratik Cumhuriyet’te, insanlara hangi yasalar ile hükmedildiği, ne adına hükümet edildiği göz ardı edilmiştir. Önemsizleştirilmiştir.

          Ayrıca AKP hükümeti ve idarecileri, ABD’nin küresel projelerinin baş aktörü konumundadır. BOP’un eş başkanı olmakla övünen AKP’nin lideri değil midir? Ilımlı İslam’ın örnek ve model ülkesi Türkiye değil midir? Ilımlı İslam, ABD ve emperyalist projelerine ses çıkarmayan, asla hükümet olmayan, cihatsız ve mücahitsiz bir din anlayışıdır. Bu projeyle beraber milyonlarca dolar, dünyanın bir çok bölgesinde olduğu gibi Türkiye’de de dağıtılmadı mı? Bu paralarla hangi tip Müslüman yetiştirilmek amaçlanıyor sanıyorsunuz?


-Amaç nedir?

          Bize nasıl Müslüman olacağımızı utanmadan öğretmeye kalkışmanın adıdır ılımlı İslam. ABD bunu üstlendi. Bu cüretkârlığı, halkı Müslüman ülkelerde ki maşalarıyla yapıyor. Türkiye’de de AKP ve etrafında toplanan teşekküller bu misyona hizmet ediyor. Modern dünyanın değerlerine göre bir hayat tarzı sunuyorlar. Aileyi, kadını, genci, yanlış tanımlayarak deforme etmeye çalışıyorlar. Müslümanların tüketim anlayışları, tatil kültürü, kılık kıyafet tarzı hep bu süreçle değişime uğramıştır. Müslüman kızlarımız, örnek alacakları Amineleri, Zeynepleri ve tüm hayırlı kadınları terk etmişlerdir. Bu tahribatın sonuçları anlatmakla uzar gider. Bu dönüşümün etkisinin sadece bu topraklarla sınırlı kalmayacağını, çevre ülkeler içinde örnek alındığını hatırlatmam, tehlikenin boyutları açısından bizlere fikir vermelidir.

 

- Yazılarınızda sürekli Müslüman ve ötekiler arasında safların ayrılması gerektiğini vurguluyorsunuz. Böyle bir şeye neden ihtiyaç var?

          Günümüzde saflar ve o safların mensupları net olarak görülemiyor . Bakın Hz. Adem’den beri süregelen mücadele, Tevhid ve şirk safları arasında gerçekleşmiştir. Tarih boyunca insanlık iki kutba ayrılmıştır. Bunlardan birisi olan şirk safının ileri gelenleri, kendi iradelerini, hevalarını ilahlaştırarak Allah’a şirk koşmuşlar, o dönemde yaşayan insanları da kendilerine boyun eğdirebilmek için çaba harcamışlardır. Bu anlayışın sistemleşmiş hali, tağuti düzen olarak tanımlanmaktadır. Tevhid safında ise nebiler, Resuller ve onların takipçileri yer almaktadır.
Şimdi bizler yaşanmış olan bu tarihi hadiselerin sebep, sonuç ve muhataplarını çok rahat görebilmekte ve tasnifte zorluk çekmemekteyiz. Çünkü yaşanmış bir tablo vardır önümüzde.

          Ama günümüzün modern cahiliye dünyasında bu safların ayrışmasında zorluklar yaşamaktayız. Çünkü bir insan Müslüman olduğunu beyan etmekte, namaz kılmakta, ama aynı zamanda Allah’ın emir yasaklarına muhalefet eden, ilahi hükümlere aykırı olarak hükmeden yönetici iradelere teslim ve tabi olmaktadır. Yine insanlar, Müslüman olduklarını beyan etmekle beraber, çağın ideolojilerini benimsemekte, bu ideolojilerin tezatlıklarını sorgulamadan, Müslümanlık ünvanıyla beraber aynı cümlede kullanabilmektedir.


- Hangi ünvanlardan bahsediyorsunuz?

          Demokrat, milliyetçi, laik, sosyalist gibi ek ünvanlardan bahsediyorum. Günümüzde, Hakkın değil halkın çoğunluğunun egemenliğini esas alan demokrasi anlayışını benimseyerek demokrat Müslüman, dinin hayata müdahale edemeyeceğini esas alan laiklik ilkesini savunarak laik Müslüman olmak mümkün görülmüyor mu? En azından olunduğu iddia edilmiyor mu?
Aynı zamanda bir ırkın üstünlüğünü temel alan, o ırkın çıkar ve menfaatleri doğrultusunda hareket etmeyi benimseyen milliyetçilik ülküsünü, ekonomik uygulamalarda ki bazı benzeşen zerrelerden dolayı sosyalizm ideolojisini, Müslümanlıkla özdeşleştirerek, milliyetçi-Müslüman ve sosyalist-Müslüman ucubeliği yaygın değil mi?

          Bugün ciddi bir kavram kargaşası yaşanmaktadır. Müslüman olarak Allah ve Resulüne iman ettiğini iddia edenlerin, laik-Kemalist yaşam tarzının ayakta kalması, devam etmesi noktasında çabaladığına, meydanlara indiğine, sandıklara gittiğine şahit olduğumuz bir dönemde yaşıyoruz.

 

- Fikirleri açıkça ortaya koyarak bu ayrışmayı sağlayabilir miyiz?

          Sadece fikir üreterek başarılı olamazsınız. Cahiliyenin her türlüsünden kendisini soyutlamış, sadece Allah ve Rasulünün beyan etmiş olduğu hayat tarzına teslim olmuş, saf ve arı bir Müslüman kimliğini ortaya çıkaramazsak, bu prototipleri insanların önüne model olarak koyamazsak, sohbetlerimiz, davetlerimiz, konferanslarımız ve yazdıklarımız bir anlam ifade etmeyecektir. Bu faaliyetlerin model karşılığı olmadığından, olunamadığından etkisi de olmayacaktır. Tevhidi yazıp ve anlatan bir hatibin, Allah’ın emirlerine muhalif hükümleri icra etmekte istekli olanlara kitleleri yönlendirmesi, kirli kimlikler ve kişiliğini yitirmiş fertleri oluşturmaktadır. Bu insanlardan öğrenilen din, mustazaflara umut olacak bir din değildir.

          Bugün, özellikle gençlerimiz terk edilmişlerdir. Kendilerine anlatılan fikirlerin sahipleri olan ağabey ve hocalarının, o fikirlere aykırı yerlerde bulunduklarından terk edilmişlerdir. Cami avlusuna bırakılan bebekler gibi, fikirsel yetimler olarak ortada bırakılmışlardır. Bu gençlere, toplumda oluşan ve zorla dayatılan safların müminlerin safı olmadığını, müminlerin tüm bu ortamlardan beri olduklarını ispatlamamız zaruridir. Kirli, puslu, çirkin bir kimlikten arınmış net bir İslami kimliğe, gençler ve tüm insanlık davet edilmelidir.

          Bugün bunun modelliğinin ortaya konması, yapılması gereken en zaruri ameldir. Toplumun temiz akideye sahip olabilesi için, muvahhid modellerin varolması, ortaya çıkması zorunludur.


          DEMOKRASİ İSLAM’LA BAĞDAŞMAZ

 

- Bahsetmiş olduğunuz ideolojilerden olan Demokrasi rejimi, özellikle 28 Şubat sonrası Müslümanlar tarafından benimsenmeye, sahiplenilmeye başlandı. Demokrasi ile İslam arasında hiç bir ilişki, uyuşma yok mu?

          Demokrasi ile İslam arasında en küçük bir bağ kurulması bile söz konusu olamaz. Demokrasi ile İslam’ı birbirine yakın göstermek vahye hakarettir. İslam, Allah’ın egemenliğinin hayata hakim kılınmasını amaçlar. Allah’ın, insanlar için koyduğu hayat prensiplerinin egemen olması gerekir. Bu ilahi yasaları uygulayacak idareciyi, yani müminlerin emirlerini seçme konusu, o yasalara boyun eğmiş kişilerin işidir, sorunudur. Demokrasi ise, halk çoğunluğunun egemenliğini esas olarak kabul eder. Çoğunluk olmak, o çoğunluğun kendi yasalarını ve idarecilerini seçme konusunda ki tek geçerli kriterdir.

          Ayrıca, Müslümanların idarecilerini seçme konusu, eksik bırakılmış bir konumudur ki ithal seçeneklere yönelme ihtiyacı gündeme gelmiştir. Veya soruyu şöyle soralım: Müslümanlar neden bir yönetim biçimi olan demokrasiyi tartışıyorlar? Allah ve Resulüne tam teslim olmuş topluluklar oluştu da, iş sadece müminlerin başına imam seçmeye mi kaldı? Tabii ki hayır. İş buna kalsa bile, emirlerini seçme konusunda başvurulacak yer Resulün önderliğidir, örnekliğidir.

 

- Demokrasiyi masum bir yönetim şekli olarak görmediğinizi söyleyebilir miyiz?

          Batı toplumunun, kendine has sorunlara yönelik ürettiği bir ideoloji olan demokrasi, hemen alınarak tüketilecek kadar masum değildir. Müslüman topluluklar üzerinde egemen olan sistemler, o toplumun egemenlerinin, çıkar ve menfaatlerine hizmet eden kanunlarla idare edilmektedir. Halka bu cahiliye kanunlarıyla kim hükmedecek sorusunun cevabını bulmak için sarınılan bir yöntemdir demokrasi. Bu nasıl göz ardı edilebilir ki…
          Bu düşünce, bugün namaz kılan, oruç tutan bir Müslümanın, ABD’de başkan adayı olmasını önemli göstermek ve görmek kadar yanlıştır. ABD’nin menfaatleri doğrultusunda belirlenmiş yasalara, sınırları çizilmiş iç ve dış politikalara en iyi kimin bağlı kalacağının seçimi, Allah’ın dinine tam bağlı olan muvahhidlerin arayış ve çalışmalarının konusu asla olamaz. Böyle bir adayın da zaten tevhidi idrakinin olmadığı aşikar olarak kabul edilmelidir. Bu örneğin, gayri İslami hükümlerin esas kabul edildiği tüm toplumlar için mukayese olması, aynı yaklaşımla değerlendirilmesi gerekmektedir.


            GERÇEK İNKILAP DÜŞÜNCELERDE GERÇEKLEŞİR

 

- Yakın zamanda İran’a bir gezi gerçekleştirdiniz. İran devrimi, İslamcılar tarafından yapılan bir devrim olarak biliniyor. Sizce amaçları açısından İran devrimi başarıya ulaşmış mıdır? Gözlemlerinizden bahseder misiniz?

          Ben, İran’dan geldikten sonra ilk olarak şunu ifade ettim: “Bir ülkenin tabelasının İslam cumhuriyeti olması o toplumun halkının dindarlaştığının göstergesi olamaz.” Bunu söylememim sebebi, İran halkının genel olarak İslam devrimine hazırlıklı olmadığını hissetmemdir. Dini değerlere teslimiyette sorunlar olduğunu görmemdir. Bu teslimiyetten bahsederken, sadece devlet yasalarını kastetmiyorum. Bireysel anlamda, müminliğe taliplik noktasında bir gevşeklik fark ettim. Devrimin önderlerinin İslam inkılabının ağırlığının farkında olarak, bunu kaybetmemek için gerçekleştirdiği bir takım uygulamaların, baskı olarak adlandırılmasının sebebi de bu gevşeklik zaten. Ama devletin bu mücadelesinin, halkı İslami olana sevk etmek ve İslam’ın gerçek bir tercih haline dönüşmesini sağlamak olduğuna inanıyorum.
         İran inkılâbının kemale ermediğini, -8 sene süren Irak savaşını, dünya tarafından uygulanan tecrit ve boykotu, küresel yansımaları olan dünyevileşme rüzgarının etkilerini- şerh düşerek söyleyebilirim. Gerçek devrimin daha çok zamanı vardır. Düşüncelerde gerçekleştirilecek inkılabın, gerçek bir zafer olduğu, artık Müslümanlar tarafından anlaşılmalıdır. Bu geziden sonra, toplumsal dönüşümün yasalarının aynı olduğu, bir toplumun dönüşebilmesi için halkının zihinsel ve ameli anlamda değişmesi gerektiği hakikatine olan bağlılığım daha çok pekişti. Yani önce bir iç devrim gerekmekte. Düşünce alanında inkılâbını gerçekleştirmiş bir halk, içerisinden çıkaracağı idarecilerle ve oluşan kanunlarla bir çatışma yaşamaz. Onunla uyum içerisinde olur.

 

- İslam siyasal yönü itibariyle günümüz dünyasına neler vaat ediyor?

          İslam’ı siyasal ve sivil gibi kategorilere ayırmak, onu beşeri ideolojilere benzetme tehlikesini doğurmaktadır. Bu tehlike, sadece bir dünya görüşü, siyasal sistem olarak İslam’ı değerlendirerek onun kazandırdıklarını dünya, yani maddi ölçüyle tartmaya kalkışmaktır. Ekonomik vaatleri nedir, eğitim ve hukuk alanında ki çözüm önerileri nelerdir gibi sorular öncelik teşkil edemez. İslam dini, getirdiği değerlere teslim olmak şartıyla muhatabı olan insana tek gerçek kazancı işaret eder. Allah’ın rızasına ulaşıp cennet nimetlerine kavuşmak. İman ettiği taktirde bir köleyle krala vaat ettiği aynıdır: “Cennet.” Bundan dolayı, kazancı dünyevi ölçülerle değerlendiren Ebu cehil “zenci bir köleyle beni bir tutan din olmaz olsun” diyerek hadiselerin kendi isyan penceresinden nasıl göründüğünü bizlere göstermiştir.
          İnsan, tevhid dini ile fıtratına kulak vermeye çağrılmaktadır. Temiz fıtratına. Kendisini yaratanın, yaratıcının farkında olmaya davet edilmektedir. İnsana düşen, Allah’ın ipine sarılmak ve gönderdiği mesaja kulak vermektir. Kendisi gibi yaratılmış olan ve ilahlık taslayanların tamamını reddederek sadece Alemlerin Rabbine kulluk yapmak, insanı tüm prangalarından kurtarır. Özgürleştirir.
          İslam’ın esas aldığı temel konu budur. Sadece, yalnızca Allah’a kulluk yapmaya içten talip olmak, emin bir şekilde itaat etmeye hazır hale gelmek. Evet, bu yüreğe, bu zihniyete sahip müminlerin teşekkülüdür asıl ve esas amaç. Böyle fertler egemen olduklarında, toplumsal sorunlarına çözüm olacak değerleri zaten dinlerinden çıkaracaklardır. Ve bunu uygularken de, önce Allah’ın hükmünün yerine getirilmesinin mutmainliği onları kuşatır, sonra o hükmün sebep olduğu dünyevi intizamı değerlendirirler. Ama ana eksen de Allah’ı razı etmek ve nimetlerine kavuşmak vardır. Habeşistan hicretinde Necaşi, sizin sorunuza benzer bir soruyu Hz.Ali’nin kardeşi Hz. Cafer’e sormuştu. İsterseniz O’nun cevapları ile sözlerimi bitireyim: “Hz. Muhammed(a.s.) bizi bir olan Allah’a ibadet etmeye davet diyor. Atalarımızın taptıkları putları terk etmemizi söylüyor. Bize doğru söylemeyi, emanete ve akrabalık bağına riayet etmeyi, komşularla güzel geçinmeyi, haramdan ve kan dökmekten sakınmayı bildiriyor. Fuhuştan, yalandan, yetim malı yemekten, namuslu kadınlara iftira etmekten, gıybetten alıkoyuyor. Namazı, sadaka ve ihsana, oruca davet ediyor.”

          İşte bu değerlere teslim olmuş fertlerin sayısının artması, tabii ki bir topluma adalet, nizam, esenlik, barış ve sukunet olarak yansıyacaktır. Ama İslam, insanlar için bu tür dünyevi kazanımları, sonuçları ön plana çıkarmıyor. Tam bir kulluk ve teslimiyet istiyor, sonucunda da cenneti vaat ediyor.


            AKP OLMAYAN YASAKLAR ÇIKARIYOR

 

- AKP’nin çıkardığı başörtüsü yasasıyla ilgili görüşleriniz nelerdir? Sizce AKP hükümeti başörtüsü yasağını kaldırabilecek mi?

          Çıkarılan yasalar ve mahiyetlerinden söz etmeden önce, önemli bir hakikati hatırlatmak istiyorum. Allah ve Rasulünün, biz müminler için belirlediği açık bir emri yerine getirirken, birilerinin izin ve müsaadesinin sorulması asla söz konusu olamaz. Çünkü Müslümanlar, sadece Allah’a teslim olmuş kullardır. Bu sebeple ilahi emirlere itaati yerine getirirken, hiçbir dünyevi çıkar ve kazanımdan dolayı erteleme veya iptal etme düşüncesine kapılmazlar.

         Bu şablon, tesettür emri içinde geçerlidir. İbadetlerimizin tartışma konusu olması, referanduma sunulması gibi teklifler çok rahatsız edicidir. Herhangi bir politik yapının, başörtüsü konusunda ileri geri hamleler yapması, biz müminlerin tesettüre olan sadakatlerini değiştirmez. Yaşadığımız zaman diliminde, imanımızın gereği olan ibadetlere yönelik yasaklara karşı koymak da imani bir görevdir. İman ispat ister. Fedakarlık ister. Bizden, öncekilerin çektikleri başımıza geldiğinde, sabır ve kararlılık ister. Firavunların, Nemrutların zulmüne karşı, Musa azmi, İbrahim sadakati ister. Onlardan himmet dileyerek zillete düşmeyi değil.
          Mevcut yasalar içerisinde bu durumu değerlendirdiğimizde ise, AKP’nin anayasada olmayan bir yasak türettiğini söyleyebiliriz. Şu anda ilk öğretimde başörtüsünü yasaklayıcı maddeler gündeme alınmıştır. Kamusal alanda, başörtülü çalışmanın önüne geçen yasalar düzenlenmektedir. Adeta 3-5 tane kızın üniversitede öğrenim görebilmesi için, bir ülkenin tüm başörtülü kadınları kurban edilmek istenmektedir. YÖK kanununun 17. maddesinde, örtünün takış şeklinin detaylarını belirleyen, sınırlayan değişiklikler üzerinde tartışılmaktadır.
          Yani, AKP’nin %50’ye yakın bir oy oranına rağmen, yasakları net bir şekilde kaldırıcı irade sergilememesi, hatta suçu toplumsal baskı oluşturulmadığını söyleyerek mağdurlara atması, hükümet olmasına rağmen iktidar olamadığının bir ispatıdır. AKP, sadece yasakları sürdürmek ve mağduriyeti gidermek konusunda pasif kalmamış, Müslümanların enerjilerinin kontrol edilmesini de sağlamıştır.
          AKP, bırakın yasakları kaldırmayı, yasaklara karşı oluşması gereken islami muhalefetinde önüne geçmeyi başarmıştır. Son yedi yıldır yaşananları, bir başka parti iktidarı yaşatsaydı, emin olun meydanlar bu kadar sessiz kalmazdı.


            TESETTÜR BİR HAYAT TARZIDIR

 

- Tekbir giyim geçtiğimiz günlerde başörtüsü defilesi düzenledi. Tekbir giyimin başörtüsünün içini boşalttığına, manasına zarar verdiğine dair eleştiriler var. Siz bu konu hakkında neler düşünüyorsunuz?

          Bir kere, bu tür defilelerle tesettür anlayışının, hiçbir yakınlığının olmadığını söylemek gerekir. Ama önce, bu sürece nasıl gelindiğini bir hatırlayalım.Türkiye’de muhafazakar burjuva, Refah partisinin en güçlü olduğu dönemlerde ortaya çıkmaya başladı. Çırağan sarayında gerçekleşen düğünler, parti kadınlar komisyonlarının bir tebliğ aracı olarak seçtikleri defileler, gencecik lider çocuklarının altlarında ki Mercedes otomobiller, bu sürecin başlangıç sinyallerini vermekteydi. AKP iktidarı ile bu hayat tarzı zirve yapmıştır. Artık genç kızlarımız, günümüz lider eşlenin kıyafet şeklini ve yaşam biçimini model almaktadır.

          Bu kıyafet ve defileleri, İslam ve onun ön gördüğü örtüyle açıklamak doğru olmaz. Çünkü tesettür bir hayat tarzıdır. Sadece başörtüsü tesettür değildir. Tesettür, örtünmekten yürüyüşe, konuşma şeklinden bakışlara kadar, her türlü davranışı kontrol eden ilahi bir teslimiyettir. Cazibe ve dişiliğin sokağa yansımasının önüne geçmeyi murad eder. Sergilenen defile, kapitalizmin kadının onurunu ayaklar altına alan, onu sergideki mal konumuna sokan anlayışının bir yansımasıdır.   

         Defilenin, mankenlerin giydiği kıyafetlerden tutun da, önce namazda Kabe’ye yönelmiş yüzlerini, işveli yürüyüşleriyle mankenlere çeviren erkeklere kadar hiçbir islami yönü bulunmamaktadır. Evlatlarımıza kötü örnek olması tehlikesini peşinden getirmektedir. Bu deformasyona karşı, mümine ablalara, annelere çok iş düşmektedir. Eskiden Tekbir dendiğinde Allahu Ekber akla gelirdi. Ama şimdi ki evlatlarımız için, ucube kıyafetler üreten ve bunları mankenlerle sergileten bir firma akla gelmektedir.
          Bir de, bu tür cüretkar hadiselerin, Müslümanların tepkisizliğinden cesaret aldığını da hatırlatmak istiyorum. Defile sonrası, bırakın tepki göstermeyi, islami kesimin rağbet gösterdiği gazete ve T.V’ler, olayı normal bir hadise gibi geçiştirmişlerdir.

 

            STK’LAR CEMAATLEŞMEYE ZARAR VERİYOR

 

- Son yıllarda, İslami cemaatler STK’laşmaya başladı. Her gurup kendini bir sivil toplum örgütünün bünyesinde ifade ediyor. İslami cemaatlerin STK’laşması hakkındaki fikirlerinizi öğrenebilir miyiz?

          STK anlayışının dünyanın bir çok yerinde bilinçli olarak öne çıkarıldığını ve yayıldığını düşünüyorum. Bu yapılanma, küresel projelerin bir parçasıdır. Emperyalist zihniyet, dünyanın bir çok yerinde ki hesaplarını bu kuruluşlar eliyle gerçekleştirmek istemektedir. Son Gürcistan ve Ukrayna devrimlerini bu çalışmalara örnek olarak gösterebiliriz. STK’lar sayesinde toplumlar, özellikle Müslüman toplumlar, açık, şeffaf ve bu şekilde yönlendirilmeye kolay bir hale getirilmek istenmektedir.
          Halkı Müslüman olan ülkelerde yürütülen Sivil toplum yapılanmalarının, ılımlı İslam projesine hizmet eden ciddi etkenler olduğuna inanıyorum. Bu bilinçli yürütülen bir projedir. Müslümanlar, cemaatleşmeyi terk ederek bu projeye kolayca yem olmuşlardır. Nebiler ve takipçileri muvahhidler, bulundukları cahiliyeye kesin bir “La” diyorlardı. Kendilerini STK’larla ifade edenlerin “La’sı” sınırlı olmaktadır. Çünkü denetim ve kontrol “La” denmesi gereken egemenlere aittir.

          STK’laşma ile cemaat anlayışı yitirilmiştir. Cemaatler, evler ve Darul Erkam’ların teşekkülü terk edilmiştir. Cemaatler, kayıtlarının devlet tarafından tutulduğu, denetlendiği, hareket alanlarının belirlendiği tabelalı yapılara dönüşmüştür. Müslümanların yakınlarıyla, komşularıyla, çevresiyle gerçekleştirdiği sıcak irşad çalışmaları iptal olmuştur. Bu çalışmalar yerini, kürsülerden verilen kuru akademik bilgilere bırakmıştır. Darul Erkam’da bu yoktur. Birebir muhatabıyla ilgilenmek, gözlerinin içine bakmak, yüreğinde ki derdi ona aktarmak, sıkıntılarını sormak, irtibatı devam ettirmek, örnek olmak, model olmak vardır. STK’ların çalışmalarında ise, hatip konuşur ve gider. Dinleyici dinler ve dağılır.

          Tüm bunlarla beraber, sivil toplum modelinin etkin olmasıyla, müslümanların öncelikleri, müfredatı, metod ve kullandıkları literatür de değişmiştir. Çalışmaları, piknik, ana okulu, yardım dağıtma gibi alanlara hapsedilmiştir. Ayrıca, ibadet için varolma hakikati, STK’laşma sonucu, STK için varolma tehlikesini de peşinden getirmektedir.

18/2/2008

HAMAS Lideri Halid MEŞAL: "Irak'ta Filistinli Demek Kurban Demektir."

Röportaj :  


IHH insani yardım kuruluşunun 2007 yılı kurban çalışması kapsamında bulunduğumuz Suriye’de, zor koşullarda yaşayan Filistin Mülteci kamplarına da yardım ulaştırma imkanına sahip olduk. Bu kamplarda ki izlenimlerimizi ve yardım çalışmalarımızı, Hamas’ın Suriye’de sürgünde yaşayan lideri Halid MEŞAL ile değerlendirme fırsatı bulduk. Bölgenin etkin liderlerinden olan Halid MEŞAL ile görüşebilmek, bizler için tüm yorgunluğumuzu unutturan önemli bir buluşmaydı.  


Hamza ER : Öncelikle Türkiyeli Müslümanların çok içten selamlarını ve muhabbetlerini sizlere sunmak istiyorum. Dualarında ve yardımlarında sizleri unutmadıklarını bilmenizi istiyorlar.
Türkiye’de yaşayan Müslümanlar bu sene, I.H.H. insani yardım kuruluşu vesilesiyle 112 ülkede kurban çalışması gerçekleştirdiler.
Bunlardan, özellikle Filistin, Ürdün, Suriye, Lübnan, Irak, Afganistan ve Çeçenistan gibi, gerek işgale maruz kalmış, gerekse mağdur olanları topraklarında barındırmış ülkelerin, önem sırasında diğerlerine göre bir adım daha önde olduğunu düşünüyorum. Bu düşüncemizin ne kadar doğru olduğunu, Suriye Irak sınırında ki Filistin mülteci kamplarını gezdikten sonra daha iyi anlamış bulunmaktayız.
Rasulullah(s.a.s.), “Müslümanlar bir vücudun azaları gibidir, bir uzva bir şey olsa diğeri onun acısını hisseder” buyurmuştur. Bu nebevi anlayışa bağlı olarak bizler bu seneki bayramı, kendimizden, ailemizden gördüğümüz sizlerle geçirmekten büyük memnunluk duymaktayız.
 
 Mülteci olmak, Filistin halkının yarıdan fazlasının karşılaştığı bir problem olarak karşımıza çıkıyor. Bu durumun sebep olduğu en temel zorlukların ne olduğunu düşünüyorsunuz?
Halid MEŞAL : Öncelikle ailenizi bırakarak bayramı burada Filistinli kardeşlerinizle beraber geçirmeyi tercih ettiğinizden dolayı çok teşekkür ederim. Bu İslam kardeşliğinin teşekkülü için ciddi bir adımdır.
Şunu bir kere unutmamalıyız ki, Filistin halkının yarısı haksız bir işgal sebebiyle kendi topraklarında mağdur edilmektedir. Diğer yarısı da, dünyanın değişik bölgelerinde dağınık bir vaziyette mülteci hayatı yaşamak durumunda bırakılmıştır. Yani bu doğal olmayan bir sonuçtur.
Tüm bu kamplarda yaşamak durumunda kalan Filistinliler, çok büyük zorluklarla karşı karşıyalar. Çektikleri ana zorluk vatanlarından uzak yaşıyor olmalarıdır. Kamplarda yaşıyor olmak doğal olan değildir. Bazı kampların durumu iyidir. Suriye içerisindeki ve bazı Ürdün kamplarında olduğu gibi…
Ancak Lübnan ve Irak sınırındaki kampların durumu oldukça kötüdür. Hakikatse, bir insanın yaşamı için gerekli olan şartlar tamamıyla sağlanamadığından dolayı kamp hayatının genelde  zor olduğudur.     

Hamza ER : Dolaştığımız kamplarla ilgili bazı gözlemlerimizi sizinle paylaşmak istiyorum.
Suriye’de 500 bin Filistinli mülteci yaşıyor. Özellikle 1948 işgali ile mülteci konumuna düşerek 60 yıldır yurtlarından ayrı yaşayan Filistinlilerin, Kudüs bilincinin, Filistin’li kimliklerinin diri kalabilmesinin önemli olduğunu düşünüyoruz. Çalışmaların bu yönü ihmal edilmemeli. Bu tespitimize yönelik sizin görüşlerinizi öğrenebilir miyim?
Halid MEŞAL : Önemli olan asıl gerçek, nerede ve hangi koşullarda yaşarsa yaşasın bir Filistinlinin vatanına, topraklarına dönme düşüncesine daima sahip olmasıdır. Hayatın, yaşam şartlarının iyi olmasının yanında, bir Filistinli sadece onu düşünemez. Aynı zamanda vatanım için neler yapabilirimin derdini taşımalıdır. Gerek HAMAS, gerek dışarıda yaşayan diğer Filistinli örgütler olarak, daima bu düşünceyi derinleştirmeye çalışıyoruz.
Filistin halkı içeride olsun dışarıda olsun tek bir halktır. Bir kuşa benziyor. Kuşun iki kanadı vardır. Biri içeride diğeri dışarıda, bunlardan birisi kesilirse kuş uçamaz. İsrailliler, Filistin sorununun çözüm merkezini sadece Batı Şeria’ya kaydırmaya çalışıyor. Bir çözümden söz ederken sadece şu an ki sınırları kast ederek konuşuyorlar. Batı Şeria ve Gazze’yi... Ama öyle değil. Çünkü Filistin sorunu, tüm Filistin halkının sorunudur. Sadece belli bir parçanın sorunu değil.    

Hamza ER : ABD’nin Irak işgalinden sonra, Irak halkıyla beraber Filistinlilerde mağdur konumuna düşürüldüler. 1948 israil işgaliyle beraber ilk sürgünlerini yaşayan Filistinliler, ABD’nin Irak işgalinden sonra ikinci sürgünlerini yaşamak zorunda kaldılar. Irak’ta, Filistinlilerin maruz kaldığı bu tavrı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Halid MEŞAL : Demin bahsettiğimiz gibi mülteci bir Filistinli için hayat zor geçmektedir. Irak’ta yaşayan Filistinliler için durum daha da zordur. Öldürüldüler ve Irak’ı terk etmeye zorlandılar. Sürgüne tabi tutuldular. Bakın bizim için terörist diyorlar. Ama asıl terörist Bush’un kendisidir. Bush Afganistan’da, Somali’de olduğu gibi Irak’ta da halkımızı katlediyor. ABD’nin bölgede gerçekleştirdiği katliamlar, üzerleri örtülemeyecek kadar geniş boyutlardadır.
Biz bu katliamlara karşı Filistinlileri Bağdat’ta korumaya çalıştık. Tampon bir bölgede. Ama başaramadık. Maalesef orada kurbanlık durumuna düştüler. Irak’ta Filistinli demek kurban demektir. Onları bazı yerlerde misafir edebilmek için uğraş verdik. Başarılı olduğumuz yerler oldu ama başarısız olduğumuz yerlerde oldu. Maalesef Arap ülkeleri tarafından gösterilmesi gereken ilgide de eksiklik bulunmaktadır.

Hamza ER : Irak sınırında oldukça zor koşullarda yaşam mücadelesi veren bu insanlar için bir projeniz var mı?
Halid MEŞAL : Irak sınırında ki Filistinlileri başka ülkelere -mesela Sudan- taşımayı düşünüyoruz. Bu gerekleşene kadar hayatlarını ikame ettirecek yardımı yapmaya çalışıyoruz. Ancak onları şehir hayatına taşıyabilecek projelerimizin desteğe ihtiyacı var.    

Hamza ER : Size, gezdiğimiz kamplardan Filistin davası adına müjdeli bir haber vermek istiyorum. Bu kampların en zor koşullarda olanlarından Al Tanf kampında, en çok neye ihtiyaç duyuyorsunuz sorusunu sorduğumuzda, “biz ekmek, su istemiyoruz, Filistin’e gitmek istiyoruz” cevabını aldık.
Oralarda öyle gençlerle, çocuklarla karşılaştık ki, Filistin’de doğmamaları, o toprakları görmemelerine rağmen Filistin dediğimizde, sanki onlar o topraklardan çıkarılmış gibi gözlerinin içi hüzün ve umutla parlıyordu. Özellikle 12 yaşlarında ismi İbrahim olan bir çocuk kalabalıkları yararak yanımıza geldi, “nereye gitmek istiyorsunuz diye sorduğunuzu duydum, biz Filistinliyiz, bizim yerimiz, toprağımız Filistin” dedi. İnşallah bu bilinç Filistin’i, Mescid-i Aksa’yı özgür kılacaktır.
Halid MEŞAL : Allah’a hamd olsun ki bu inanç ve kararlılık bizim umudumuzdur. Bazıları Filistinlileri aç bırakarak, onların Kudüs’ten ve haklarından vazgeçeceğini düşünüyor. Oysa ki sizin de gördüğünüz o gençler, evlatlarımız,  Filistinlilerin vatanlarını ve ilkelerini asla satmayacağının bir kanıtıdır.

Hamza ER : Türkiye’de yaşayan Müslümanlara, yardımlarının, ülke sınırlarına sığmayarak dünya çapında gerçekleşiyor olmasından dolayı neler söylemek istersiniz?
Halid MEŞAL : Öncelikle sizlere ve kurumunuza, Filistin halkına ve diğer halklara yapmış olduğunuz yardımlardan dolayı çok teşekkür ediyoruz. Bu çalışmalarınız, İslam kardeşliğinin gereğinin bir parçasıdır ve İslam kardeşliğini daha bir derinleştirmektedir. Türkiye, ekonomik olarak, kaynaklar bakımından zengin imkanlara sahiptir. Türk halkının, bu imkanları diğer kardeşleri ile paylaşması güzel ve örnek bir davranıştır.
Son olarak, İslami düşüncede, anlayışta bildiğimiz bir gerçeği hatırlatmak istiyorum. Bu,  “Eğer bir topluluk iyilik yaparsa o iyilik ona döner” gerçeğidir. Rasulullah (s.a.s.), “Kulun maruf olanı, hayır olanı yapması, onu kötü ölümden, rezilce bir ölümden kurtarır” buyurmaktadır.