Hamza ER'in Kişisel Sayfasına Hoş Geldiniz. - Blogcu




« Önceki | Sonraki »

18/2/2009

Müslüman Gazeteciye Teşekkür

         İmani değerleri sahiplenerek yaşamanın marjinal olarak kabul gördüğü bir dönemden geçiyoruz. İmanın şahitliğini hayatın bütün alanında gerçekleştirebilmek her yiğidin işi değil artık. Etrafınızda, dillendirdiğiniz söyleme hemen dudak büken ve “halen orada mısınız” bakışıyla aşağılayarak bakan o kadar çok insan var ki.
          Bu tutum tabii ki bizim saflarımızı terk etmemize sebep olmuyor. Tevhidi değerlerin şahitliğini hayatın her alanında yerine getirebilme çabalarımız devam ediyor. 
          Ancak, eğer mesleğiniz gazetecilikse, ailenizin geçimini de buradan sağlıyorsanız, bu konuda ciddi bir imtihan süreci sizi bekliyor demektir.
          Menfaatçi, çıkar ilişkileri güden ve birilerine yamanma endişesinde olan gruptan değilseniz, bu meslekte var olmanız zorlaşır. Aranan ve hep dikkate alınan gazeteciler statüsünde görülmeyebilirsiniz. Sektörü elinde tutan büyük çoğunluğun halkalarına dahil olamadığınız için, ekonomik ve şöhret pastasında payınız da olamaz. Dar çerçevede idealleriniz doğrultusunda mücadele eder durursunuz.
          Eğer bu duruşunuzda biraz zayıflarsanız, çevrenizde sağlam insanlar da olmazsa, “ne işin var oğlum bu İslami mecmualarda çık gel bizim piyasaya” telkinlerinden etkilenebilirsiniz. Böylece, magazin haberler ve fotoğraflarından arta kalan iki üç sayfada haberinizi yapar, paranızı alır ve çarkın içinde öğütülerek profesyonel! olursunuz. Hele daha önce içerisinde bulunduğunuz ve mahremiyetlerini bildiğiniz İslami camiaları gammazlar, iç hayatlarını bu piyasa gazete ve dergilerinde sergilerseniz, önünüze atılan kemik biraz daha büyür. Müslüman camianın idealleri, özel yaşamı, sohbetleri ve özellikle kadınları üzerinden, malzemesi biten kartele malzeme sağlamanız için bir dönem yüklü banknotlar alırsınız. Ama işi bittiğinde buruşturulup çöpe atılan bir mendil gibi sizinde tasviye edilmeniz çok uzun sürmez. Malzeme tükendi mi iş de biter. Ama haysiyet ve şerefini kaybetmiş bir kişilik olarak ortada kalırsınız.
          Bahsettiğimiz bu son örneğe ait o kadar çok isim var ki önümüzde. Kime güveneceğine şaşırıyor insan. Adeta Müslüman gazetecilere hasret kalır olduk. Kazancı belli bir çıtayı geçmeyen, ama mesleğini ibadet şuuruyla ifa eden isimleri parmakla sayıyoruz.
          Yaptığı haberin Müslüman gençlerde oluşturacağı etkiyi hesap eden, vereceği bilginin ciddi bir boşluğu dolduracağına inanan, mesajı önceleyen, dertli ve duyarlı gazeteci kardeşlerimize rastladığımda çok mutlu oluyorum.
          Bu gazetecilerden bir tanesi Adem ÖZKÖSE kardeşimiz. Dar imkanlarla yerine getirmeye çalıştığı mesleğini kulluk bilinciyle paralel götürebilen önemli bir dostumuz. Bildiğim bir çok yüksek ücretli iş teklifini idealleri uğruna reddedebilmeyi başaran ender bir gazeteci.
          Adem, eğer bu güne kadar yaptığı nitelikli dış haberleri, farklı bir sunum ve servisle hazırlamayı kabul etseydi, hem popülerliğini hem de kazancını arttırmayı başarabilirdi. Ama o, Müslüman sorumluluğuyla İslami perspektiften bizleri bilgilendirmeye çalıştı.
          Bazen, Irak zindanlarından duygulu tablolar aktardı, bazen de direniş gruplarının umut ve direncini… O’nun kaleminden Afgan cihadını hissetmeye çalıştık. Şehit Taliban komutanının son mesajlarını ondan aldık. Bazen bir Çeçen komutan röportajıyla karşımıza çıktı, bazen de Ortadoğu’dan bir alimin tespitlerini aktarırken…
          O, Hristiyan bir rahibin imanı neden seçtiğini duyurarak da topluma ciddi mesajlar verdi. Haberlerinde adeta “İslam cevherinin belki farkında değilsiniz ama bunu farklı inançlar keşfediyor.” diyordu.  
          Filistin cihadının bir çok önemli ismiyle de görüşebilen Adem kardeşimiz şu anda son Gazze saldırılarından dolayı Gazze’de… Çok ama çok değerli izlenimlerini bizlerle paylaşıyor. İzlenimlerini değerli kılan ve diğer yaptığı başarılı işlerden ayıran, herhalde siyonistlere karşı zafer kazanan bir beldeden sesleniyor olması.
          O şimdi gençliğimizin hayallerini bir bir gerçekleştiriyor. Yiğit Kassam komutanına sarılıyor, Şehitlerin annesinin duasını alıyor, hasret çektiği babasına kavuşan Filistinli kızın sevincini yaşıyor. Ancak küçük kupürlerini görerek ah çektiğimiz meşhur Gazze mitinglerinden birisinde yer alıyor. Şehid Şeyh Ahmed Yasin’in evinde oğluyla görüşüyor. O büyük öğretmenin öğretilerini dinliyor ve yazıyor.
           Binlerce dolar harcırahla dış seyahatlere çıkıp otel odalarından haber hazırlayanların popüler ve saygın kabul edildiği günümüzde, cebindeki sınırlı paraya rağmen ümmete zafer coşkusunu aktarmaya çalışan Adem Özköse’nin bu tercihine gerçek değer inşallah verilecektir. Niyetini salih tuttuğu müddetçe, değer verenlerin en yücesi Allah(c.c.) tarafından inşallah çalışmalarının karşılığını alacaktır.
          Adem kardeşim, gerek bizzat görüşerek, gerekse mektupla röportaj yaptığı Şehid Abdulhalim Sadulayev, Şehid Ebu Hafs, Şehid Molla Dadullah’la, ayrıca evini ziyaret ettiği  Şehid Şeyh Ahmed Yasin’le inşallah cennetlerde kucaklaşır.   
          
            Küresel İslami mücadeleye hiçbir komplekse kapılmadan kendi kabiliyetine göre katkı sağlayan gazeteci Adem Özköse’ye, yeryüzünde zulme direnen Müslüman ailesinin fertleriyle bizleri buluşturduğu için teşekkür ediyorum. İmrenerek takip ettiğimiz çalışmalarını yılmadan, bıkmadan ısrarla sürdürmesini temenni ediyor, istikamet üzere kalmasını Rabbimden diliyorum.    
                                                                                                                                                            HAKSÖZ HABER

3/2/2009

Zübeyr bin Ümeyye Sadece Tebrik Edilir

R.Tayyip Erdoğan'ın Davos Çıkışı Üzerine...



             Hz. Muhammed(s.a.v.) davet sürecinde pek çok engel ve zorluklarla karşılaşmıştır. Alay ve hakaret, fiili darp, taviz teklifleri ve öldürülme girişimlerini yaşamıştır. Bu dönemin en zor imtihanlarından birisi de muhasara ve ambargo olmuştur. 

            İbn ishâk ve Mûsâ bin Ukbe’den bu hadise şöyle rivayet edilmiştir: “Kureyş kâfirleri Resûlullah (s.a.v.)'ı öldürme hususunda sözbirliği ettiler. Bu konuda, Muttalib Oğullarıyla da, Hâşim Oğullarıyla da gidi, konuştular; ama onlar Hz. Peygamber'i Kureyş kâfirlerine teslim etmeye yanaşmadılar.
Kureyş, Resûlullah'ı öldürmeyi başaramayınca; Resûlullah, ona tâbi olanlar, Resûlullah'ı koruyanlar, bir de Hâşim Oğulları ve Muttalib Oğullarıyla ilişkileri kesmeye karar verdiler. Bu münâsebetle de kendi aralarında şu aşağıdaki konuları içeren bir protokol imzalayıp, Kabe'nin içine astılar:
a - Onlardan kız alınıp, verilmeyecek, b - Onlardan hiçbir şey alınıp, satılmayacak, c - Onlara gidip ulaşacak bir rızık yolu bırakılmayacak, d-Onlardan gelen bir barış teklifi kabul edilmeyecek,  e - Onlara herhangi bir şefkat ve merhamet gösterilmeyecek.
Bu konular, Muttalib Oğulları'nın Resûlullah'ı öldürmek için kendilerine teslim edinceye kadar geçerliydi.
Kureyş bu anlaşma metnine, bi'setin yedinci yılının Muharrem ayından başlamak üzere, onuncu yılına kadar bağlı kaldı.”
            
             Yaşanan bu ambargo sonucunda Hâşim Oğulları, Muttalib Oğulları, onlarla birlikte bulunan Müslümanlar ve Peygamberimiz, Muttalib Oğulları Mahallesinde muhasara altına alınmıştı.
             Bu muhasara sebebiyle Hz. Peygamber efendimiz ve ashabı,  üç yıl boyunca çok darlık içinde yaşadılar. Açlık ve hastalıklara direndiler. Bazı rivayetlerde Müslümanların ağaç yapraklarını yiyecek kadar açlığa ve sıkıntıya düştükleri rivayet edilmiştir. Mekke’ye bir ticaret kervanı geldiğinde ihtiyaçlarını gidermek için kervana giden mağdurlar engellenir, müşrikler hemen cazgırlık yapar ve “fiyatları yükseltin Muhammed ve arkadaşları alamasınlar” derlerdi. 
            Bu insafa ve insanlığa sığmayan ambargoya daha fazla tahammül edemeyen Kureyş müşriklerinin ileri gelenlerinden beş kişi, Zübeyr bin Ümeyye önderliğinde sesini yükseltmiş ve erdemli bir çıkış yapmıştır.   
              Zübeyr bin Ümeyye  Kâbe’nin yanında bulunan halkın yanına gelerek: “Ey Mekke halkı! Biz yiyelim içelim, güzel elbiseler giyinelim, öbür taraftan, Hâşim ve Muttalib Oğulları alışverişten mahrum edilsinler, sefalet içinde kıvranıp helak olsunlar; doğru mudur? Vallahi, akrabalık bağlarını kesen bu zalim sahife(anlaşma) yırtılmadıkça, yerime oturmam.” demiştir. 
           
             Geçmişte yaşanan bu tablo, bugün açık hava hapishanesine çevrilen Gazze ile birebir örtüşmektedir. O dönem insanlar Muttaliboğulları mahallesine hapsedilmişken bugün insanlar Gazze’ye  hapsedilmiştir. Mağduriyet aynı ama mağdurlar farklı, zulüm aynı ama zalimler farklıdır. O zamanın Mekke müşriklerinin zalimliğini bugün Gazze’yi açlığa ve ölüme terk eden, tonlarca bombalarla saldıran İsrail üstlenmiştir. Ayrıca Refah sınır kapısını açmayan Mısır, Ebu cehilleri aratacak bir tavır takınmaktadır. Gazze’nin direnen ve inancından taviz vermeyen onurlu insanları da Peygamber(s.a.) ve ashabının konumundadır.

             Ve her iki hadisede de  insanlığını kaybetmemiş erdemli kişiler görülmüştür. Mekke müşriklerinin karşısına dikilerek “bu zalimliğe son verin” diyen Zübeyr bin Ümeyye’nin tavrı ile son Gazze saldırılarında onurlu çıkışlar yaparak israil’in katilliğini yüzlerine haykıranların duruşu tebrik edilebilir davranışlardır. Venezüella devlet başkanı Hugo Chavez’in İsrail büyükelçisini sınır dışı etmesi ve T.C. Başbakanı R.Tayyip Erdoğan’ın katil Şimon Perez’in yüzüne katilliğini haykırması bu bağlamda değerlendirilmelidir. Adaletli Müslümanlar da bu duyarlılığa  ilgisiz kalmamış tebrik etmişlerdir. 
           
            Ancak tepki sadece tebrikle sınırlı kalmalıdır. Müslümanların sloganlar atmak için karşılama törenlerine gitmesi ve etrafını buna sevk etmesi ilkesizliktir. Tebrikten ötesinin peşinde koşanlar, rejimin gayrimeşruluğunu, siyasi ilkesizlikleri, israil’le yapılan tüm anlaşmaların halen geçerli olduğunu, konsolos ve büyükelçinin terör planlarını halen rahatlıkla bu topraklarda yaptığını unutmuş görünmektedir. İnsani bir çıkışı abartarak ideal kahramanlar oluşturanlar, Tevhidi prensiplerin her daim öncelikli olduğunu reddetmişlerdir.

           Biz mü’minler davet ve mücadele yolunda Rabbani yolun dışına çıkamayız. Laik ve Kemalist rejimin içerisinde ulusal menfaatler gözeterek politika yapanlar muvahhidlerin önünde asla olamaz. Hatta bırakın öncülüğü, hidayet yolunda tebliğe muhtaç kitlenin içerisinde değerlendirilerek kendilerine dua edilir.

27/1/2009

HAMAS Resmi Sözcüsü Dr. Sami Ebu ZUHRİ : Gazze’nin Zaferi Tüm Ümmetin Zaferi Olacaktır.


           Diplomatik temaslar için Türkiye'ye gelen Hamas resmi sözcüsü Dr. Sami Ebu Zuhri,  İHH insani yardım vakfı tarafından düzenlenen basın toplantısında Gazze’de yaşananları tüm gerçekliği ile ortaya koyma fırsatı buldu. Bu vesileyle kendisiyle görüşebilme imkanı bulduğumuz Dr. Sami Ebu Zuhri, son saldırılardan dolayı yaşanan acı tabloyu anlattıktan sonra, HAMAS’ı zafere götüren sebepleri bizimle paylaştı.
            Sohbetimizde özellikle ümmet bilincine sıkça vurgu yapan Ebu Zuhri, Filistin İslami direnişinin zaferinin ümmetin zaferi olduğuna işaret etti. 
         
         


          Ailenizin Gazze’de olduğunu biliyoruz. İsrail saldırıları başladıktan sonra onlarla hiç görüşebilme imkanı bulabildiniz mi?
           
Öncelikle şunu hatırlatmak isterim ki tüm Gazze halkı bizim ailemizdir. Hepsi için aynı endişeleri taşımaktayız.  Evet benim ailem de şu anda Gazze’de. Saldırıların başladığı ilk gün yeğenimin ve yakın akrabalarımın şehit olduğu haberini aldım. Eşim ve çocuklarımla görüşebildim. Durumları şu an iyi, moralleri yerinde.

          İşgalci İsrail güçlerinin Filistin halkına yönelik saldırıları kendisinden beklenen zalimlikle devam ediyor. Bizim asıl merak ettiğimiz, AB ve Filistin’e komşu olan çevre ülkelerin Hamas’a ve Gazze’ye yönelik saldırıların yoğunlaşmasından neden memnun olduklarıdır. Bu düşmanlığın gerekçeleri sizce nedir?
           Gazze’de Müslüman halkın yaşadığı saldırıların birçok sebebi var. Bunun en önemli nedenlerinden biri, çok yaygın bir şekilde yaşanan yozlaşma sebebiyle insanların kötüye ilerlediği bu yüzyılda, Gazze halkının imanı bir kale olarak, bir duruş olarak seçmesidir. Gazze halkı bu tavrıyla tüm dünyaya örnek olmuştur.
          Geçen yaz ayında Gazze’de beşbin hafız yetişmiştir. Gazze’nin başbakanı insanlara Cuma ve bayram günlerinde imamlık yapmaktadır. Hamas Gazze’de İslami idare şeklinin en uygun ve kavranması zor şeklini uygulamaktadır. Bu anlayış model olmaktadır.
          Hamas’ın çizdiği siyasi çizgi bu ümmetin düşmanlarına karşı tamamen direnişe yaslanan bir çizgidir. İsrail’e karşı ve İsrail’i tanımamaya yönelik bir tavırdır.
Bir diğer sebepse Hamas’ın ve direnişin Amerika ve BM’ye hayır demesidir. Bu herkesin kolay kolay yapabildiği bir şey değildir.
          Biraz düşünürsek Hamas’ın seçimleri kazanmasıyla bu baskıların arttığını hatırlarız. İsrail'in işgaline karşı taviz vermeyen, Filistin halkının direnişini temsil eden Hamas’dan, İsrail, Filistin’deki bazı gruplar ve bazı Arap ülkeleri rahatsız olmaktadır. Tüm bu sebepler Hamas’ı ve Hamas’ın yaşadığı yer olan Gazze’yi yok etme çabalarının gerekçeleridir.

İşgalin Ve Ambargonun Fiilen Devam Ettiği Toprağımızı Savunmak
En Doğal Hakkımızdır.


          Saydığınız bu kesim yaşanan katliama gerekçe olarak Hamas’ın ateşkesi bozmasını gösteriyor. Bu konuya açıklık getirir misiniz?
          İşgal güçleri ateşkesin Hamas’ın bozduğuna dair kamuoyu oluşturmaya çalışıyor. Oysa ki gerçek öyle değil. Yapılan ateşkes gereği Gazze üzerinde ki ambargo kalkacak ve sınır kapıları açılacaktı. Ancak bu gerçekleşmedi. Gazze'de imzalanan ateşkesten Gazzeliler hiçbir fayda sağlayamadı. Hatta bu ateşkes süreci içerisinde ambargo daha da fazla arttı.  Elektrik ve en temel ihtiyaç malzemelerine kadar mahrum bırakıldık. Halkımız açlık ve ölüme mahkum edildi. İsrail hiçbir vaadinde durmadı. İki yılı aşkın ambargo süresinde yüzlerce insanımız ilaçsızlık ve tıbbi yetersizlik sonucu hayatını kaybetmiştir.
          Ateşkes, Aralık ayında ki normal süresinde bitene kadar Hamas düşmana herhangi bir saldırıda bulunmamıştır. Ateşkesi Hamas değil işgal devleti bozmuştur. Ateşkesin hiçbir şartını yerine getirmeyen işgalci İsrail, Gazze’de Kassam mücahitlerine yönelik saldırı gerçekleştirerek beş kişiyi şehit etmiştir. Ve bu cinayetler ateşkes süresi dolmadan olmuştur.
           Onlar sadece İsraillilerin güven içerisinde olacağı ama Filistin halkının hiçbir haktan yararlanmadığı bir anlaşma istiyorlar. Bunu kabul etmemiz asla beklenemez. Bizler ambargonun kalkması için füze hakkımızı kullandık. İşgalin ve ambargonun fiilen devam ettiği toprağımızı savunmak bizler için en doğal bir haktır.



            Yaşanan hava ve kara harekatının Gazze halkına yönelik etkilerinden bahseder misiniz?
            Gazze’de işlenen suçlar insanlık dışı suçlardır. Bazı örnekler vermek istiyorum.  İnsanların hepsini bir eve topluyorlar. Ardından o evi içindeki insanlarla beraber bombalayarak yerle bir ediyorlar.  Sizler buradan F16 savaş uçaklarının bombalama şiddetini anlayamazsınız. Bu savaş uçakları bir yeri bombalarsa her şey yerin altına girer. Ayrıca çevresindeki 10-15 evde onunla birlikte yıkılır. İşte Gazze halkının karşı karşıya kaldığı durum budur.
           Bizler işgal güçlerinin yakaladıkları insanları ellerini bağlayarak kurşuna dizdiklerine de şahit olduk. Bu kişiler arasında çocuklarda var. Katiller, hastaneleri, doktorları, ambulansları, okulları, camileri bombalayacak kadar alçaldılar. BM okulunu bombalayarak çocukları öldürdüler. Bizim BM binasına tek bir kurşunumuz değseydi dünyayı ayağa kaldırırlardı. 
          İsrail fosfor silahları da dahil yasaklanmış tüm silahlarla, uçakları, tankları, helikopterleri ve savaş gemileri ile dört koldan 1.5 milyon insanın yaşadığı Gazze'yi hedef almıştır. Gazze’de yaşanan bir insanlık suçudur, soykırımdır. Onların zulmünden hayvanlar bile kurtulamamıştır. İşgalciler Gazze’de iki hayvanat bahçesini de bombaladılar.
           Gazze halkı bu son saldırılar neticesinde bini aşkın şehit vermiştir. Gazze çok büyük bir korku yaşamıştır. Ama bu korku halkımıza teslim bayrağı çektirmemiştir. Normalde sivillerin savaş bölgesinden kaçması gerekirken istisnasız Gazze halkı kaçmamış ve direnmiştir. Ve sonuna kadar direnecektir. 

İsrail Hiçbir Amacına Ulaşamamış Ve Yenilmiştir.

           Gerçekleşen ateşkesi nasıl yorumlamamız gerekir?
          İsrail, saldırılarına gerekçe olarak gösterdiği hiçbir amacına ulaşamamıştır. Bunlar, Hamas’ı bitirmek, Hamas’ın füze atışlarına engel olmak, silah ve malzeme geçişini sağlayan tünelleri imha etmekti. Ama gelinen noktada direnişin füzeleri, savaştan önce ulaşabildikleri yerlerin kat kat üzerine ulaşmıştır. Hamas tüm gücüyle varlığını korumakta, yüzlerce tünel halen kullanılabilir haldedir.
           Direniş saflarından şehit olanların sayısı işgal güçlerindeki askerlerin ölülerinden çok daha azdır. Biz en az 50 israil askerinin öldüğünü çok net biliyoruz. Bu sadece emin olduğumuz bir sayı. Siyonistler için bu çok korkunç bir rakam. Onlar bu rakamı bile dile getirmekten kaçınıyorlar. Ama çok az bir zaman sonra gerçek, ölülerini gömmeye başladıkların da ortaya çıkacaktır.
          Evet biz bine yakın şehit verdik, ama bunların bir çoğu direnişçi değillerdi. Kadınlar ve çocuklar başarısızlığın gizlenmesi için intikam siyaseti doğrultusunda öldürüldüler. İşte bu, halkımızın karşı koyuşunun ve direnişinin örnekliğidir.
           İsrail birinci gün Gazze’nin düşeceğini hesaplıyordu. Ancak yaşananlar hedeflenenin tam tersinin gerçekleştiğini göstermiştir.

Bizim En Önemli Silahımız Şehadettir.

          Ortadoğu’nun en güçlü ordularından biri olarak gösterilen israil’e karşı zaferinizin anahtarı nedir?
             Gazze’de İslami direniş zafer kazanmıştır. Cephedeki kardeşleriniz işgal güçlerine unutamayacakları bir ders vermişlerdir. Eğer işgalci Gazze’yi ele geçirebileceğine inansaydı bunu yapardı. Ama düşman Gazze’nin tüm sokaklarında ölümü görmüştür.
             Gazze’yi anlatan insanlar, bu efsanevi karşı koyuş nedeniyle sanki dünyada ki süper güçlerden birinden bahseder gibi bahsediyorlar. Oysa ki dünya haritasına baktığınız zaman Gazze’yi göremeyeceğinizi size hatırlatmak isterim. Çünkü yüz ölçümü 360 km2’dir. Nüfusu ve coğrafi yapısı olarak İstanbul’un bazı ilçelerinden farksızdır. Gazze çepeçevre ambargo altında olmasına rağmen bu direnişi göstermiştir. İşgalle aramızda güç dengesi anlamında ciddi fark olmasına rağmen işgal tankları artık geri vites konumundadır.
             Bu başarı, bizim onlarda bulunmayan bir inanca sahip olmamızdan gelmiştir. Bu inanç, cihad ve şehadet duygusudur. Biz zafere inanıyoruz. Onlar ise korkaklık ve ölüm korkusuyla dolular. İşgal güçleri öyle bir nesil ile savaşıyor ki, bu nesil, onların dünyaya olan sevgisinden daha çok ölümü arzulamaktadır.  Bizim en önemli silahımız şehadettir.

            Bu son saldırılarda Filistin’deki tüm grupların desteği sağlanabildi mi? İhtilafları nasıl değerlendiriyorsunuz?
           Saldırıların başından itibaren Gazze’de tüm gruplar örnek bir işbirliği sergilediler. Biz zaten, işgale karşı direnişin her Filistinli için ortak buluşma zemini olduğuna inanıyoruz.
Kamuoyuna yansıyan bazı ayrılık ve çatışma haberlerinin, gruplar arasında yaşandığı doğru değildir. Bu çatışma, Filistin’deki iki proje arasında yaşanmaktadır. Bu projelerden biri direnişi öngörmekte, diğeri ise işgalin devamına hizmet eden tavizler vermeyi içermektedir. ABD, işgalci İsrail ve bazı Arap ülkeleri Filistin’in varlığını kabul etmeyerek teslimiyetçi ikinci projeyi desteklemektedir.
Bazı Arap ülkeleri de bu doğrultuda El Fetih’le Hamas arasındaki sorunları körüklemekte, barış ortamından rahatsız olmaktadır. Ama direniş inşallah bu oyunu bozacaktır.

“Hepimiz HAMAS’ız” Sloganlarınız İsrail’in Yenildiğinin
Gerçek Bir Kanıtıdır.

             Dünya Müslümanlarından beklentileriniz nelerdir?
             Gazze’de yaşanan savaş İslam’a ve direnişe karşı açılmıştır. İşte bu yüzden ümmetin boynunun borcu bu direnişi kollamak ve yaşatmaktır. Biz Gazze savaşını varlık savaşı olarak adlandırıyoruz. Gazze’nin düşmesi demek bütün umutların yok olması demektir. Gazze’nin zaferi de tüm ümmetin zaferi olacaktır.
           Bu bilinçle düzenlenen eylemler ve gösteriler çok değerlidir. Bu eylemlerde sizler sadece Gazze’yi savunmuyorsunuz. Tüm ümmetin onurunu savunuyorsunuz. ABD ve diğerleri Siyonistlerle birlikte İslam’a karşı dünyanın her yerinde savaş ilan etmiştir. Ümmetin üzerine düşense buna karşı koyarak inançlarını korumasıdır.
           Ancak bu tepkileriniz sadece savaşı açan Siyonistlere karşı olmamalıdır. Rafah sınır kapısının Mısır tarafından Filistinlilerin yüzüne kapatılması, Gazze’ye açılan savaşa ortak olma anlamına geldiğinden bu ambargonun kalkmasına yönelikte çaba harcanmasını beklemekteyiz
 
            Bize vakit ayırdığınız için okurlarımız adına çok teşekkür ediyorum. Her zaman Filistin mücadelesinin ve İslami direnişin yanında olduğumuzu bilmenizi istiyoruz. Dua ve desteğimiz inşallah her zaman sizlerle olacaktır. 
           Sizlere ve halkınıza, bizlere göstermiş olduğunuz destekten dolayı çok teşekkür ediyorum. Yanımızda olduğunuzu hem bizler, hem de Gazze halkı her zaman hissetmektedir. Göndermiş olduğunuz yardımların ulaşmasından dolayı çok sevinmekte ve moral bulmaktalar.
            Bu savaştan önce Hamas’a terörist örgüt diyenlerden halkınızın etkilenmemesi, hepimiz Hamas’ız diye slogan atmaları, işgalin askeri anlamda yenildiğinin gerçek bir kanıtıdır. Bu dayanışmanın, bizlere ümmet bilincini yeniden inşa etmede yardım ettiğini söylemek istiyorum.
          Son olarak bizim direnişimizin hedefinin sadece sınırları açmak olmadığı bilinmelidir. Bu zaruri olandır. Ama bizim hedefimiz Mescidi Aksa'yı tekrar kazanmaktır. Bütün Filistin toprakları kurtulup Filistin devleti kuruluncaya kadar inşallah bu direnişimiz devam edecektir.

4/1/2009

Sıkılan İki Kanlı El : Maliki ve Olmert

          İbadetlerimiz, hayatın içerisinde takınacağımız tüm tavırları kapsar. Dostumuzu, düşmanımızı, sevgimizi, nefretimizi, öfke ve merhametimizi Allah’ın emrettiği gibi belirlemek, tıpkı namaz, oruç gibi bir ibadettir. Bunu ihmal ve ihlal eden, ya gaflet, yada inkar içerisinde olmuş olur. Her iki durumda, hüsran ve ziyan olduğundan bir mü’min için kabul edilemez tercihlerdir. Kur’an’ın tabiriyle fısktır, yoldan çıkıştır.
 “Eğer onlar Allah'a, peygambere ve O'na indirilen Kur'an'a inansalardı, kâfirleri dost edinmezlerdi. Onların çoğu fasık, yoldan çıkmış kimselerdir” (5/Maide 81)
 
          Allah’a iman eden, Hz. Muhammed(s.a.v.)’i Rasul, Nebi olarak tasdik edenlerin Allah ve Rasulünün emri dışında hareket etmeleri asla söz konusu değildir. Mü’minler, o ilahi emrin dışarısına çıkmamak için çaba gösterir, kulluğun ancak bu hassasiyetle makbul olacağına inanırlar.
          Bu hassasiyet tabii ki dostluk kuracağımız ve sevgi besleyebileceğimiz kişileri seçerken de devrede olmalıdır. Yoksa farkında olmadan Laik bir din anlayışına bürünülür. Namazda tadil-i erkanlara riayet için gösterilen hassasiyet, hayatın tam içerisinde, ticarette, komşulukta, ailede, toplumda, devlette yerini bencelere, hevaya ve çıkarlara bırakır. Rabbim bana ne diyor, ne bekliyor endişesi sosyal hayata taşınmaz, akıllardan çıkarılır.
         
         Ölçü ilahi hassasiyetler olmayınca, aileni, evlatlarını katledenlerle, topraklarını işgal eden, ibadethanelerini yağmalayanlarla bir problem yaşamazsın. Onları misafir eder, en samimi pozlarla mesajlar verirsin. Strateji dersin, koşullar dersin. Bu mevkiler bunu gerektirir dersin. Hatta takiyye bile dersin. İpin ucu bir kere kaçmasın, ölçü, değer, din, iman bırakmazlar insanda, yuvarlanır gidersin.

          Katiller, mağdurlar ve işbirlikçiler kim, ailesini, evlatlarını katledenlerle kim dostluk kurmuş soruları eğer akıllara gelmeye başlamışsa bizde açıklık getirmeye çalışalım.
          Irak’taki Hasan, Ali, Fatma, Filistin’deki Yasir, Ömer ve Zeynep’ten bahsediyorum. Onlar bizim ailemiz, kardeşlerimiz. Acıları acımız, dertleri derdimiz, zaferleri sevincimiz. Bu kardeşlerimize olmadık acıları yaşatan, topraklarını işgal eden, yağmalayan, sürgün eden Siyonist israilin başbakanı Ehud Olmert ve Irak’ın işbirlikçi sözde başbakanı Nuri El Maliki geçtiğimiz ay sonunda 2 gün arayla Türkiye’ye geldi. Cumhurbaşkanı ve başbakanın güzelce ağırladığı, beraberce samimiyet ve dostluk mesajları verdikleri bu kişilerin kanlı elleri muhabbetle sıkıldı.
           Bu görüşmeler Irak ve Filistin halkını derinden yaraladı. Çünkü bu insanların, (Laik T.C.’nin idari mekanizması ile halkı ayırt edemeden) Osmanlı mirası olarak gözleri buradadır. Halen bir abi, bir baba görerek bu topraklara bakmaktadırlar.

          Peki sıkılan bu kanlı ellerin sahipleri kimdir, ne türlü cinayet ve eylemlerin ortağıdırlar? Meselenin daha iyi anlaşılabilmesi için bu sorulara cevap vermemiz gerekmektedir.

Nuri El Maliki :
          Irak’ı işgal eden ABD’nin başbakan olarak atadığı Maliki, kendi soyunun Beni Kureyza Yahudilerine dayandığından övgüyle bahseden bir kişidir. Bugün Irak’taki Sünni-şii çatışmasının baş aktörlerindendir. Bu fitneden dolayı milyonlarca Iraklının ölmesinin müsebbiplerindendir. Kendisi işgalden önce Suriye’den Lübnan’a geçen işçiler için pasaport ve belgelerin sahtelerini yapmaktaydı. CIA kendisini bir ispiyoncu olarak yetiştirmişti. Yakın bir arkadaşı O’nun Suriye’nin bir kahvesinde  kötü bir şekilde koktuğunu, kılıksız ve elbiseleri dağınık bir şekilde otururken gelen bir telefonla Irak’a geçtiğinden söz eder. Hatta küçük bir kasabanın belediye başkanlığını şart koştuğunu anlatır.
          İşgalin ardından el Hindiye bölgesindeki el Tuvaric kasabasında 11 kişiyi Baasçı oldukları iddiasıyla kendi silahıyla öldürmüştür.
          Başbakanlığı döneminde bu kanlı yüzünü sürekli gösteren Maliki ABD’den aldığı emirlere layıkıyla itaat etmektedir. Bugün Irak hapishaneleri ABD işgaline karşı direnen mücahitlerle doldurulmuştur. Bu kişiler akla gelmedik işkencelere uğramış ve halen uğramaktadır. Bu baskın ve tutuklamaları ABD adına bizzat Maliki’nin kendisi yürütmektedir.
          ABD askerlerinin tecavüz ettiği bir kadının ailesi intikam alarak o ABD askerlerini öldürmüş, karşılığında Maliki tarafından idamla cezalandırılmıştır. Bu iğrenç fiilleri işlemekte ABD askerlerinden geri kalmayan Irak  polis güçleri Iraklı bir kadına tecavüz etmiş ve karşılığında Maliki tarafından ödüllendirilerek izne çıkartılmıştır. Ayrıca, Sabrin El-Cenabi isimli mağdure kadının direnişçilere destek verdiği iddiasıyla müebbet hapsine karar verilmiştir.
           Iraklı tutsak kadınlar yalvararak kendilerinin ABD hapishanelerine naklini istemekte, Maliki yönetimindeki cezaevlerinin iğrençlik ve zulümde ABD askerlerini geçtiğini söylemektedir. 
          İndepent Gazetesi'nin Ortadoğu muhabiri Robert Fisk, Irak hükümetinin, kimlikleri bile bilinmeyen ve bulunamayan yüzlerce Iraklıyı, Kazımiye Cezaevi'nde gizlice idam ettiğini haber yapmıştır. 'Irak ölüm hücresinin sırları' isimli makalesinde Fisk, Maliki yönetiminin, yüksek  güvenlikli cezaevlerini, idam evi gibi kullandığını duyurmuştur. Kazımiye'deki idamlara tanık olan bir eski yetkiliye dayandırdığı makalesinde, Fisk şunları söylüyor : "Irak yönetimi, Saddam'dan gördükleri korkunç darağaçlarını, direnişçiler için kurdu.Başbakan Nuri Maliki'nin 'demokrat' hükümetinin merkezdeki küçük bir hücrede darağacında sallandırdığı kurbanların sayısı 100'lerle ifade ediliyor. İnfazlara şahit olan eski bir Britanyalı yetkili 'İnfaz edilenlerin çoğunluğunun direnişçi olduğu farz ediliyor' deyip tüyler ürperten ayrıntılar veriyor"
            Irak’ta camii ve mescitlere de baskınlar düzenleyen Maliki yönetimi bu yönüyle de kendi ipini tutan ABD’yi aratmamaktadır. Maliki Hükümetine bağlı güvenlik güçleri mübarek Ramazan ayının ilk gününde Muhammed el Emin Camisine yönelik bir baskın gerçekleştirmiştir. Tarimiye bölgesinde yer alan camiye hükümet güçlerinin gerçekleştirdiği baskın sırasında cami korumalarından üç kişi her zaman olduğu gibi hiçbir sebep göstermeksizin tutuklanmıştır. 
            Hükümet güçleri ve özellikle bölücü milisler yoğun bir şekilde Irak genelindeki camilere yönelik birçok saldırı gerçekleştirdiği zaten bilinen bir gerçektir. Bu saldırılarda camiler havan topu saldırısına maruz kalırken, kimi zaman namaz kılmakta olan cemaat dahi kurşunlanarak öldürülmektedir. Baskınlarda tutuklanan cami korumalarının çoğu hükümete bağlı merkezlerde insanlık dışı işkencelere maruz kalmaktadır. Bu korumalar hukuksuz bir şekilde aylarca, yıllarca tutuklandığı gibi öldürülerek cesetlerinin sokaklarda bulunduğuna da rastlanmıştır.
            Oğlu Ahmet Nuri El-Maliki’nin başında olduğu bir grubun hükümet ve devlet kurumları içinde ‘Irak derin devletini’ örgütlediği konusunda endişeler vardır.
            Irak işgaline karşı cihad eden Mücahitlerin en önemli düşmanı olan Maliki ve yönetimi, Irak’ı ve Irak halkını imzaladığı anlaşmalar ile ABD’ye satmıştır. Önüne atılan birkaç parça kemiği sıyırmaya razı olarak ABD’ile kayıtsız şartsız anlaşmalar imzalayan Maliki’ye yaptığı bu ihanetin cezasını gene onurlu Müslüman Irak halkı verecektir.
            Son olarak imzalanan ve Mecliste onaylanan Güvenlik Anlaşması açıkça göstermiştir ki, mecliste imza atan milletvekilleri eliyle işgal altındaki Irak ve Irak halkı işgalcilere satılmıştır. Bu zillet anlaşmasına göre işgalci güçler Irak topraklarında üç yıl daha kalacaktır. Şüphesiz ki Amerika’nın bu süreçten yararlanmak için elinde bulunan hazır bir planı mevcuttur. Bu planla yüzleşildiğinde Irak’ın ekonomik gidişatı tamamen Amerika’nın kontrolünde olacaktır.
            Arap ülkelerinin çoğunun muhatap kabul etmediği bir şahıs olan el Maliki’nin Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Hükümeti tarafından kabul edilmesi, Başbakan Erdoğan’ın daha önce Bağdat’a tarihi ve stratejik bir hata ederek ziyarete gitmesi Maliki’ye ve gayri meşru bir hükümetine meşruiyet zemini teşkil etmiştir.

Ehud Olmert :    
           Filistin topraklarını işgal eden Siyonist terör güçlerinin 60 yıldır sürdürdüğü vahşi politikanın piyonlarından birisidir. Terörist İsrail Filistin’i işgal ederek o bölgenin insanlarını topraklarından sürmekte ve Yahudileri bu boşaltılan yerlere yerleştirmektedir. Bu Siyonist proje sonucunda 9 milyon Filistinlinin 5 milyonu mülteci konumunda hayatlarını sürdürmeye çalışmaktadır.
           Siyonist çete, Kudüs ve çevresinde Müslüman nüfusun azalması noktasında gerek sinsice, gerekse şiddete başvurarak çalışmalar yapmaktadır. Likud Partisi'nin eskilerinden olan Olmert’te, Şaron gibi aşırı şiddet yanlısı bir kişidir. Bu konudaki tavrını Kudüs belediye başkanlığı yaptığı dönemlerde açıkça ortaya koymuş ve bu kutsal şehirdeki Müslüman varlığına son verebilmek için pek çok insanlık dışı uygulamaya başvurmuştur.
          Bunlardan biri Ebu Guneym krizidir. Kudüs şehrinin hemen bitişiğindeki Ebu Guneym tepesinde Müslümanlara ait araziler zorla gasp edilerek buraya bir Yahudi yerleşim merkezi inşa edilmiştir. Olmert, bir milyon Yahudi’yi Kudüs ve çevresine yerleştirme planının da fikir babasıdır. Bu plan her ne kadar hayata geçirilemedi ve tersine göç sebebiyle geçirilmesi mümkün görünmüyorsa da amacı açısından dikkate alınması gerekir. O, bu planla Kudüs'teki Müslüman varlığını küçük bir azınlığa düşürmeyi ve bütün Müslümanların ortak duyarlılıkla sahip çıkmaları gereken Kudüs'ü tam bir Yahudi şehrine dönüştürmeyi hedeflemektedir.
              Olmert'in belediye başkanlığı döneminde Kudüs'te Müslümanlara ait pek çok gayrimenkul gasp edilmiştir. Örneğin 2000 yılında onun başkanlık ettiği Mahalli İnşa Konseyi yeni bir cadde ve bağlantılı ara sokaklar açma iddiasıyla Filistinlilere ait 568 dönüm araziyi gasp etmiştir. Kudüs'teki Müslüman varlığını sembolik hale getirme ve şehri her yönden Yahudi kuşatmasına alma, böylece İslâm'ın bu şehirdeki tarihi izlerini de kademeli bir şekilde ortadan kaldırma amacına yönelik "Büyük Kudüs Projesi" nin fikir babası da Olmert'tir. (1)
           Annapolis toplantısı ardından gerçekleşen Gazze katliamının ve acımasız Gazze ambargosunun mimarı olan Olmert, 30 Temmuz 2006’da Lübnan’ın Kana kasabasında gerçekleşen kanlı bir katliama da imza atmıştır. Savaştan kaçan Lübnanlı sivillerin sığındığı Kana kasabasına ağır bombardıman gerçekleştiren İsrail, 37'si çocuk en az 60 sivili uykularındayken öldürmüştür.
           Son Gazze katliamının emrini Türkiye’ye gelmeden önce 18 Aralık’ta terörist israil Savunma Bakanı ile Tel Aviv’deki Savunma Kuvvetleri Merkez Karargahı’nda bir araya gelerek veren Olmert’in, görevini devretmeden önceki saldırganlığının faturası da ağır oldu: 400 ölü.
            Ambargo ve saldırılar sonucunda ölen bebeklerin kanına giren Olmert’in Türkiye hükümeti tarafından devlet konuğu olarak kabul edilmesi bir saf tutuştur. Bu saf, Rafah sınır kapısını açmayarak bir buçuk milyon Gazze’li için hayatı çekilmez kılan Mısır’ın safıdır.
             Filistin'deki İslâmî hareketin önderlerinin başlarını koparacağı tehditlerinde bulunan Siyonist devletin başbakanının ayaklarının altına Türkiye'de kırmızı halılar döşenmesi, saldırgan tutumu sebebiyle ateşkesin devamını imkânsız hale getiren, cinayet tehditlerinde bulunan eli kanlı bir Siyonist liderin Türkiye'de “onurlandırılması”, bu topraklarda yaşayan Müslümanlar olarak kabul edilemez bir gaflettir, ihanettir.

Mü’minler Kafirlere Sevgi Besleyemez   
             Allah(c.c.) Kur’an’da, iman edenlerin kalplerinde kafirlere karşı sevgi bulunamayacağını, onlarla dostluk kurulmasının tevhidi bir tavır olmadığına işaret etmektedir.
 “Allah'a ve ahiret gününe iman eden hiç bir kavim (topluluk) bulamazsın ki, Allah'a ve elçisine başkaldıran kimselerle bir sevgi (ve dostluk) bağı kurmuş olsunlar; bunlar, ister babaları, ister çocukları, ister kardeşleri, isterse kendi aşiretleri (soyları) olsun. …” (58/ Mücadele 22)
            Hem hak dine iman etmek, hem de bu dine düşman olan kimselere sevgi beslemek gibi iki zıt tavrın bir kişide aynı anda bulunması imkansızdır. Kesinlikle bir yanda iman, diğer yanda Allah ve Rasulü'nün düşmanlarına sevgi beslemek gibi bir tavır olamaz. Dolayısıyla müminlik iddiasında bulunan bir kimse, şayet aynı zamanda İslâm düşmanıyla da dostluk ilişkilerini sürdürüyorsa bu kimsenin müminlik iddiasında tereddüde düşülmelidir.
            İman onlardan açıkça şu iki seçenekten birini tercih etmelerini ister: “Mü’min olmak istiyorlarsa, İslâm'a zarar veren her türlü ilişkiyi kesmelidirler, fakat ilişkileri onlar için İslâm'dan daha önemli ise, bu sefer müminlik iddialarından vazgeçmelidirler.”
 
          Allah(c.c.)’ın ve mü’minlerin düşmanları ile dostluk kurulmaması bir tercihten öte ilahi bir emirdir. Bu emre sadık kalmak ise ciddi bir ibadettir.
“Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin. Onlar size gelen gerçeği inkar etmişken, onlara sevgi gösteriyorsunuz. Halbuki onlar Rabbiniz olan Allah'a inandığınızdan dolayı, Peygamberi ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Eğer siz benim yolumda savaşmak ve rızamı kazanmak için çıkmışsanız, onlara nasıl sevgi gösteriyorsunuz? Oysa ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilirim. Sizden kim bunu yaparsa doğru yoldan sapmış olur.” (60/ Mümtehine 1)

             Tüm bu açık ayetlere rağmen siyaset ve strateji adı altında eli kanlı katillerle ilişkileri devam ettiriyorsanız, “Irak ve Filistin’deki insanların neresi bizim ailemiz, evladımız” anlayışına sahipseniz, zaten bu çalışmanın konusu siz olamazsınız. O zaman Misak-ı Milli sınırlarının ve bu sınırlarda yaşayan insanların menfaati adı altında katil, sapık ayırt etmeden görüşebilirsiniz. Her türlü kişiliksiz tavırları takınabilirsiniz.

          Resûlullah (s.a.v.) "Kişi sevdiğiyle beraberdir" diye buyurmuştur.(2) Mahşerde hesap verirken meleklerin "senin sevdiklerin, dost edindiklerin şu tarafta, onların arasına katılman gerekiyor" sözlerine itiraz edemeden, dostlarınızın arasında yer alırsınız.

(1) www.vahdet.com.tr
(2) (Bkz. Buhari, Edeb, 96; Müslim, Birr, 165; Tirmizi, Zuhd, 50, Da'avât, 98; Darimî, Rikâk, 71; İbnu Hanbel, el-Musned, 1/263)

24/11/2008

Tevhidin Egemenliği Sürecinde Takip Edilecek Yöntem

Ensar Kardeşlik Platformunun Fatih Renk Düğün Salonunda Tertip Ettiği Programdaki Tebliğimiz :


 Tevhidin Egemenliği Sürecinde Takip Edilecek Yöntemin 4 Temel Özelliği :

Yazıyı Okumak için : TIKLAYIN

 hamzaer * mynet.com