konusmalar - Hamza ER'in Kişisel Sayfasına Hoş Geldiniz. - Blogcu



« Önceki |

24/11/2008

Tevhidin Egemenliği Sürecinde Takip Edilecek Yöntem

Ensar Kardeşlik Platformunun Fatih Renk Düğün Salonunda Tertip Ettiği Programdaki Tebliğimiz :


 Tevhidin Egemenliği Sürecinde Takip Edilecek Yöntemin 4 Temel Özelliği :

Yazıyı Okumak için : TIKLAYIN

 hamzaer * mynet.com

20/12/2006

Müslümanlık İddiası İspat İster, Bedel İster

İstanbul'dan Gazze'ye Selam :
19.12.2008 Cuma günü İstanbul Fatih'te Gazze'ye destek gösterisinde yapılan konuşma :


Konuşmanın Videosu İçin :
 TIKLAYIN

28/8/2006

Bir İftar Programında Yapılan Konuşma :

 

Mübarek Ramazan ayı vesilesiyle, bizleri bir araya getiren Rabbimiz Allah(c.c.)’a hamd olsun. Rabbimiz  tuttuğumuz oruçları kabul, iftar sofralarımızı bereketli kılar inşaallah.

            Ramazan, ikram ayıdır, cömertlik ayıdır, tefekkür ve zikir ayıdır, yiğitlerin, pehlivanların nefisleri ile mücadele ettikleri bir er meydanıdır.

Yine Ramazan, kişinin kendisini sorgulamaya başlaması gereken bir muhasebe ayıdır.

             Kişi bu mübarek ayda ömrünün muhasebesini yaparak, kendisini sorguya çeker, çekmelidir.

 

KİŞİ ;

-         İman ettiğimi beyan ediyorum. Acaba bu imanın gerektirdiği şekilde hareket

      edebiliyor muyum sorusunu, kendisine sormalıdır.

KİŞİ ;

-         Allah’a secde ediyorum.  Ama aynı anda, Onda başka secde edilmeye layık olmayan, kendileri de  yaratılmış olanları, tam olarak reddederek mi gerçekleşiyor  acaba bu secde, endişesini taşımalıdır.

KİŞİ ;

-         İnfak ediyorum.  Ama ettiğim bu infaklar, evimde hiçbir zaman kullanmadığım eşyalara, zevk ve bağımlılık sağlayan sigaraya, özentiler sonucu oluşan tatil anlayışıma ayırdığım miktarın, ne kadarı acaba diye, kendisine sormalıdır.

VE YİNE KİŞİ ;

-         Allah’ı ve Müslümanları seviyorum. Ama bu sevgi, Müslümanların acılarına ortak olmamı, dertleriyle dertlenmem gerektiğini yüreğimde sağlıyor mu, diye sorgulamalıdır.

 

               Bu sene de Mübarek Ramazan ayı sona ermekte.

Ve bu sene de Ramazan, acılar ve hüzünlerle yolculanmakta.

İddia ettiğimiz imanımız, gerçekleştirdiğimiz secdeler ve kalplerimizde taşıdığımız sevgi ve öfke, ümmetin mağduriyetini gideremedi yine.

Çünkü yine işlevsiz, yine sorumluluk bilincinden uzak ve yine eylemsiz... 

 

İnşaallah bizler bu arınma ayında, ölmeden önce kendisini sorgulayabilen ve gereken dersleri çıkarabilen kullardan olabilmişizdir.

 

Allah(c.c.), bugünkü iftar davetimize iştirak eden siz değerli dostlarımızdan ve organizasyon da emeği geçen tüm kardeşlerimizden razı olsun.

 

“Rabbimiz Ramazanı şerifi bizlere mübarek kıl,

ve bizleri gelecek Ramazana ulaştır”

28/8/2006

Tarih Boyu Hz. Peygamber(s.a.v.)'e yapılan saldırılar :

BAYRAMPAŞA KÜLTÜR MERKEZİNDE VUSLAT DERGİSİNİN

TERTİP ETMİŞ OLDUĞU KONFERANS SUNUMU :

 

Bu gün konuşacağımız konu, bizim için acı, üzücü ve öfkemizi harekete geçiren bir hadiseden hareketle tercih edildi.

Batı zihniyeti, yüzyıllardır içlerinde taşıdıkları kini ve öfkeyi, yeni bir küstahça hareket ile dışarıya kustu. Biz müslümanlar olarak, yegane önder, rehber olarak gördüğümüz, Allahın elçisi, Hz. Muhammed (s.a.v.)’e karşı, karikatür vasıtası ile hakaretler edildi. Bu hakaretler Danimarka’da başlayarak pek çok Avrupa ülkesinde hızla yaygınlaştırıldı.

İşte bu sebeple Hz. Muhammed (s.a.v.)’e karşı yapılan bu hakaretlerin ilk olmadığını konuşacağız. Ve Peygamberimizin biz müslümanlar için neden önemli olduğunu, ona bağlılığımızın nedenlerini inşallah hep beraber hatırlayacağız.

 * Kavminin en güveniliri, emin kişiliği olan Hz. Muhammed (s.a.v.), Allah(c.c.)’dan tebliğ vazifesini, insanları uyarma görevini aldığında, insanları çağırmış ve onlara şunu sormuştur: “Ey Kavmim, şu dağın arkasında bir düşman ordusu var buraya saldırmak için bekliyor desem ne dersiniz” Verilen cevap tabii ki peygamberimizin o güne kadar ki kişiliğine uygun bir cevaptı. “Tabii ki hemen inanırız ya Muhammed, biz senden bugüne kadar en ufak bir yalan dahi duymadık, sen elinden, dilinden emin olduğumuz bir kişisin” dediler.

Peygamberimiz bunun üzerine “O zaman beni iyi dinleyin, Allah’tan başka ilah yoktur. Taptığınız, secde ettiğiniz, tazimde bulunduğunuz taşlar,putlar ve tüm yaratılmışların size bir faydası yoktur. Bunları reddedin Sadece Allah’a yönelin.” Dediğinde, ona karşı hakaretler, işkenceler, iftiralarda başlamış oluyordu. Çünkü batıl anlayışlarının onlara sağladığı çıkar, rant, hakimiyet, itibar, üstünlük yok olacaktı. Herkes Allah’a yakınlık ve ibadetlerine göre değerlendirilecekti. İşte bunu sindiremediler o günün müşrikleri ve çağlar boyu sindiremedi çağdaş inkarcılar. Kabullenemediler....

            Düne kadar emin dedikleri arkadaşları Muhammed’e deli, mecnun, kahin, şair iftiraları atmaya başladılar. Aralarında ki anlaşmazlıklarda hakem tayin ettikleri, hacerül esvedin yerine konmasında çıkan tartışmayı yatıştıran adil dostlarına şimdi hakaret ediyorlardı.

            Ama Allahu Teala elçisinin yanındaydı. Ve onu teskin ediyordu.

Kalem suresi  ilk dört ayetinde: Allahu teala şöyle buyurmaktadır :

“Nun. Kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun. (1)

 Sen, Rabbinin nimetiyle bir mecnun değilsin. (2)

 Gerçekten senin için kesintisi olmayan bir ecir vardır. (3)

 Ve şüphesiz sen, pek büyük bir ahlak üzerindesin.(4)”

Yine başka bir ayette 52/Tur 29’ da :

“Şu halde sen, öğüt verip-hatırlat; çünkü sen, Rabbinin nimetiyle ne kahinsin, ne mecnun.” Denilerek Hz. Peygambere, kendisini üzmemesi hatırlatılıyor, tebliğine, davetine devam etmesi isteniyordu.

            * Saldırı ve hakaretler sadece dillen olmuyordu. Fiili müdahaleler de görülmekteydi.

Bir gün Kabe’nin önünde namaz kılarken yeni kesilmiş bir devenin işkembesi tam secdedeyken üzerine atılmıştı. Secdeden kalkamıyorken kızı Fatıma yetişti, ailemden en çok sen bana benziyorsun diyerek sevdiği kızı Fatıma yetişti ağlayarak temizledi babasının üzerini. 

            * Hiç çekmedi amcası Ebu Leheb ve karısından çektiği kadar.

İlk tebliğini yapmak için insanları topladığında herkesten önce Ebu Leheb: “kahrolası, bunun için mi bizi topladın?” demiştir. Rasulullah'a atmak için yerden taş almıştır.

Rasulullah, Mekke’ye gelenlere tebliğ yaptığında  O'nun arkasında bir şahıs da: "Bu yalancıdır. Atalarının dininden dönmüştür" diyordu. Bu kişide amcası Ebu Lehebdi.

Rasulullah'ın oğlu Kasım'dan sonra Abdullah da vefat ettiğinde, yeğenini teselli edeceği yerde bayram yapmıştı.

Bu düşman aile Rasulullah'a komşuydu. Bunlar Rasulullah'ı evinde de rahat bırakmıyorlardı. Rasulullah namaz kılarken, üzerine keçinin işkembesini atıyorlardı. Bazen de Rasulullah'ın evinde pişen yemeğe pislik bulaştırıyorlardı.

Ebu Leheb'in karısı Ümmü Cemil de (Ebu Süfyan'ın kız kardeşi) her gece, Rasulullah sabah erken dışarı çıkarken ayaklarına batsın diye Rasulullah'ın kapısının önüne dikenler koyardı.

İşte bu hakaretlere karşı, Rabbimiz Allah yine Resulünü destekliyor ve bu düşman ailenin sonunu bildiriyordu.

Tebbet suresinde:

“Ebu Leheb'in iki eli kurusun; kurudu ya. (1)

 Malı ve kazandıkları kendisine bir yarar sağlamadı. (2)

 Alevi olan bir ateşe girecektir. (3)

 Eşi de; odun hamalı (ve) (4)

 Boynuna bükülmüş bir ip (bağlanmış) olarak. (5)” ayetleri, bu küstah ailenin durumunu, dünyada yaptıkları davranışlara atıfta bulunarak anlatmaktadır.

            Bu surenin nüzulundan sonra 7,8 sene geçmeden vuku bulan Bedir savaşında, İslam düşmanlığında Ebu Leheb'in arkadaşları olan Kureyş'in pek çok ileri gelen reisinin öldürüldüğü haberi Mekke'ye ulaştığında Ebu Leheb çok üzülmüş ancak 7 gün yaşayabilmiştir.

Geceleri dikenli ağaç dalları getirerek Rasulullah'ın kapısının önüne bırakan karısına ise, yaptığı hareketten dolayı "odun toplayan kadın" denilmiştir.

Ümmü Cemil, boynuna mücevher gerdanlık takardı ve şöyle derdi: "Lat ve Uzza'ya yemin ederim ki bu gerdanlığı satarak gelirini Muhammed'e karşı kullanacağım". O batıl davasında muvaffak olamadı ama, bu gerdanlığından ateşe sürükleneceği gün başına geldi,çattı.

 * Oğlu Kasım vefat etmişti. Sonra diğer oğlu Abdullah’ı kaybetti Allah’ın Resulü.

 Bunun üzerine müşrikler, Rasulullah'ın neslinin bittiğini ve ebter olduğunu, yani kökünün kesildiği söylemeye başladılar. Ve Ölümünden sonra ismi silinecek ve biz de ondan kurtulacağız. Dediler. “Öldükten sonra ismini anan bile olmayacaktır.” Diyorlardı..

            Bir beşerdi Peygamberimiz. Evladını kaybetmişti,  bir de bu iftiralar üzüyordu onu.

İşte bu zor şartlarda Rasulullah'a Kevser müjdesini vermek için Kevser Suresi nazil olmuştur.

“Şüphesiz, biz sana Kevser'i verdik. (1)

 Şu halde Rabbin için namaz kıl ve kurban kes. (2)

 Doğrusu, asıl ebter (soyu kesik) olan sana kin duyandır. (3)”

Allah, Rasulullah'a bir cümle ile dünyada hiç kimseye verilmemiş müjdeyi verdi.

Kevser havuzuydu bu müjde.  Bu havuz kıyamet günü Rasulullah'a verilecektir. Herkesin susadığı o zor şartlarda O'na bu havuz verilecektir. Rasulullah bu havuzdan ümmetine su verecektir.

Aynı zamanda bu sure ile Hz. Peygambere, muhaliflerinin kökünün kazınacağını da bildirilmiştir. Bugün kimse kendisini, Ebu Cehil, Ebu Leheb gibi İslam düşmanlarına nispet etmez.

Tersine Rasulullah'ın nesli bugün bütün dünyada devam etmektedir.Bugün Rasulullah'ın mübarek ismi 1400 seneden beri dünyanın her köşesinden yükselmektedir. Kendisini Hz. Muhammede nispet eden milyarlarca insan varolmuştur ve  bugünde vardır.

* Tüm bu zorluklar içerisinde kendisine alan açmaya çalışan Allah’ın Resulü, Taife doğru yola çıkmıştı. Bir iman kıvılcımı bekliyordu. Ama ona güldüler, bununla kalmadılar, çocuklara ve kölelerine taşlattılar onu. Ayaklarından kanlar akıyordu. Evlatlığı Zeyd bin Haris siper etmişti kendisini önderine, peygamberine. Yaralar almıştı bir çok yerinden...

            İşte bunlar daha hayattayken Hz. Muhammed(s.a.v.)’e yapılan hakaret ve saldırıların akılda kalanlarıydı.

            Tabii ki vefatından sonrada onun mesajını anlayamayan, kabullenemeyen, kabullenmek istemeyenler olacaktı. Ve bu saldırgan zihniyet, tarih içerisinde kendini gösterdi ve halen fırsat buldukça göstermektedir de...

            Bizler artık inançlarımıza karşı yapılan saldırılara karşı daha bir duyarlı olalım ne olur. Sevgisini, öfkesini inancına göre belirlemek zorunda bir müslümanın, sahip olduğu hiçbir şey Allah(c.c.)’ın dininden, O’nun Resulünden daha önde değildir. Daha öncelikli olamaz.

“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız kazandığınız mallar, kesata uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah'tan, Resûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidayete erdirmez.” (9 Tevbe 24)

            Bugün batıda Hz. Peygambere karşı yapılan birkaç karikatür saldırısı esasında batıl cephesinin çok küçük, sadece şekilsel bir karalamasıdır.

Bizler artık uyanmalıyız, etrafımızda yaşananlara karşı daha duyarlı hale gelebilmeliyiz. Sadece şekle tabii olanların tepkisi, değer verdiği şekle karşı yapılan saldırı sonrası ortaya çıkıyor nedense...

 Oysa ki bugün yeryüzünde karikatür hadisesinden daha vahim saldırılar gerçekleşmektedir. Bu gün değil mi ki müslümanların yaşadığı coğrafyalar işgal altında, bu gün değil mi ki abd ve müttefikleri guantanamoda, ebu gureyb de bizim insanlarımızı tutuyor ve işkence yapıyor. Bu gün  ırakta namusları kirletilen bu ümmetin kadınları değil mi...

Hz. Peygambere hakaretten söz ediyoruz, bugün israilin işgal ettiği ve her gün yeni katliamlar yaptığı yer Peygamberimizin İsra mucizesinin gerçekleştirildiği yer Muscidi Aksa değil mi?

Bu gün 1400 sene öncesinin masalları denilerek dışlanan, alay edilen, hayattan uzaklaştırılan, Hz. Peygamberin tebliğ ettiği, ona vahiyle bildirilen Kur’an ve onun hükümleri değil mi?

Bugün yasaklanan, Hz. Peygamberin eşlerinin, Hz. Aişe’nin, Hz. Fatıma anamızın başında ki örtü değil mi?

Değerli kardeşler çizilen karikatürler son derece saldırgan ve çirkindir. Tabii ki batılı küstah zihniyet lanetlenmelidir. Saldırgan zihniyet ile her türlü ticari, ekonomik ilişkilerin sona erdirilmesi zaruridir. Kafirler, müslümanların değerlerine sövemeyeceklerini, aksi taktirde bedel ödeyeceklerini artık anlamalıdır.

Ama sadece bu hadiseye odaklanmak, etrafımızda ki daha ağır saldırıların farkında olmamızı asla engellememeli.

Peygamber efendimizi sadece yılda bir gün, bir hafta anmayı, hatırlamayı önemseyenler, Hz. Peygamberi ve öğretilerini yılda bir haftaya sıkıştırmaya çalışanlar, neye ne zaman, neden tepki göstermesi gerektiğini de anlayamaz.

Hz. Muhammed(s.a.v.) sevgisi, belli bir güne, belli bir haftaya,yıla asla sığdırılamaz. Çünkü Hz. Peygamber, hayatımıza müdahil olan bu dinin, tek rehberimiz olan Kur’an’ın tebliğcisi ve öğretmenidir. Bizler, hayatımızın her anında vahiyden uzak, ondan bağımsız olamayacağımıza göre, vahyin öğretmenini de, Hz. Peygamberi’de her an tefekkür etmeli onun kutlu hayat sürecini yaşamımıza örneklendirmeliyiz.

  Biz müslümanlar, artık dini anlayışımızı yeniden gözden geçirmeli, Hz. Muhammed(s.a.v.)’in sünneti, yaşamı iyi öğrenilmeli, analar, babalar yeni Muhammediler yetiştirmelidir. Hocalar Hz.Peygamberin liderliğini, komutanlığını, babalığını ve nasıl bir eş olduğunu kitlelerine anlatmalı, tavizsiz, ilkeli müslüman kişiliklerin yetiştirilmesi için çabalar sarf etmelidir.

Fatıma, zeyd bin haris, nadir oğlu enes, Hz. Peygambere verdikleri söze sadık kaldılar, Ona bağlılıklarını ispatladılar.

Bizler ise, sözümüzü ispatlayacağımız, Allah’a, Resulüne ve onun dinine olan sadakatımızı göstereceğimiz günleri bekliyoruz. Ve bu sözümüzü bir an bile değiştirmedik ve değiştirmeyeceğiz.

28/6/2006

Sakarya'da Tertip edilen Kutlu Dogum Ekinliklerinde Yapılan

        Alemlerin Rabb’i olan Allah’a hamd olsun. Salat ve selam O’nun Resulü, elçisi, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in üzerine olsun. Yine selam O’nun ailesinin, seçkin dostlarının, alimlerin, sıddıkların, şehitlerin üzerine olsun.

 

        Alemlere rahmet olarak gönderilen, kendisine tabi olmakla kurtuluşa ereceğimiz, tek önderimiz  Hz. Muhammed (s.a.v.)’ in dünyaya teşriflerinin yıldönümü dolayısıyla tertip edilen bu programa iştirak eden tüm misafirlere, katılımcı büyüklerime ve organizasyonda görev alan kardeşlerimize,  çok teşekkür ediyorum.

Davetimize icabet ettiğinizden dolayı, hepinizden, hepimizden Allah razı olsun.

 

        Kutlu doğum ağzımızdan eksik etmediğimiz bir söylem. Ama bu söylemle, neyin kastedildiği, neyin amaçlandığı herhalde pek düşünülmüyor. “Güzel bir şey, kutlu, mutlu bir şey haydin kutlayalım  gibi bir mantık ile yaklaşılıyor. Bu tefekkürden uzak mantık, doğru bir iş yapabilme amacı güderken aslında hakikatin, gerçek mesajın perdelendiğinin farkında mı acaba? Yoksa bu kutlama mantığı kasıtlı olarak kültürümüze yavaş yavaş şırınga edilen bir oyun mu ?

İster basiretsiz yaklaşımlardan kaynaklansın, isterse planlanan bir oyun olsun, bizlerin bir peygamberin nasıl doğru bir şekilde anılacağını ortaya koymamız gerekmektedir.

 

Peygamberler örnektir. Toplumlarının içerisinden, herkesin tanıdığı, alışveriş ettiği, güvendiği, ziyaretleştiği kimselerden seçilmişlerdir. Kardeşleri, arkadaşları olan bu elçiler, kendileri gibi bir beşerdir. Melek değillerdir, çünkü “bir meleği nasıl örnek alabiliriz ki” mazereti öne sürülebilirdi. Geçmişleri, haklarında hiçbir şaibeye kapı aralamayacak kadar açık ve nettir. Davetlerine uyulması, Allah’tan aldıkları vahyin insanlar tarafından tatbik edilebilmesi, ancak onların öğretmenliği ile sağlanabilmektedir.

 

         İşte, bu öğretmenlerden, kıyamete kadar tüm insanlığın kendisine tabi olmakla kurtuluşa ereceği son Resul, son Nebi olan  Hz. Muhammed (s.a.v.)’in anılacağı günler, bu kutlu öğretmenin, ne derece öğrencisi olabildiğimizi bizlere hatırlatmalıdır.

Bu anma merasimlerini ağıtlar yakarak, hiçbir zaman gerçekleşmeyecek bir dua olan “neredesin, seni bekliyoruz” gibi yakarışlarla geçireceğimize, açmış olduğu aydınlık çağın yolcusu, bildirmiş olduğu tevhidi davanın neferi, kurmuş olduğu adalet ve hak düzeninin takipçisi olabilmeyi başardık mı, bunu sorgulamamız gerekir.

        O’na olan beklentilerin dile getirilmesi, artık yeniden yeryüzüne inmesi olarak değil, sünnetinin takipçilerine olan özlem şeklinde ifade edilmelidir.

         Bizler, böyle günlerde, kişilik ve davranışları, Resulullah’ın kişilik ve davranışlarına benzer şahsiyetlerin yetişmesi, yetiştirilmesinin, hatırlanmasına çalışmalıyız. Bu yönde çabalarımızı arttırmalı, evlerimizde çocuklarımızı, okullarda öğrencilerimizi, ilim halkalarında gençlerimizi, hep O’nu, sadece O’nu model alarak eğitmeliyiz. Sorumlu olduğumuz nesli, kendilerine dayatılan sözde starların, sahte öncülerin, ellerinden kurtarıp, insanlık için en güzel örnek olan Hz. Muhammed’in örnekliğine sevk edecek yöntemler geliştirmeliyiz. İnsanlığın kurtuluşunun ancak O’nu tanımak ve O’na yaklaşmak ile gerçekleşebileceği gerçeğini haykırmalıyız.

Kurduğumuz yuvalar O’nun aile yaşantısına benzemeli, idareciliğimiz O’nun imamlığından dersler almalı, mü’minlere şefkati  kalplerimizi, zalimlere hiddeti çağımızın zalimlerini titretmelidir.

 

         “Bir elime güneşi bir elime ay’ı verseler davamdan vazgeçmem” diyerek ortaya koymuş olduğu kararlı tavrı, bizlerin de şiarı olmalıdır. Geçici bir makama, bir avuç dolara, şöhrete karşılık imanlarını satanların peygamber varisi olmadıkları çok aşikardır.

Yine bizler bu gün vesilesiyle, “Sizden hiçbir ücret istemiyorum yeter ki tevhid davetine icabet edin, kendinizi, yakıtı insanlar olan ateşten koruyun” diyen bir peygamberin bu karşılıksız tebliğ vazifesini görmezlikten gelerek, para karşılığı insanlara ilmini sunanları, satanları, hak eleğinden elemeli ve önderler diye peşlerinden gitmemeliyiz.

Afganistan, Irak, Filistin, Sudan ve diğer bölgelerde bir lokma ekmeğe muhtaç bırakılan insanları hatırlamadan, israf içerisinde, hayatlarını sırça köşklerde geçirenlerin, ümmetin önderliğine soyunma haklarını kaybettiklerini görebilmeliyiz.

         İslam coğrafyasının kan ağlayan haline şahit olarak,  Kaynuka, nadir, kurayza yahudilerinin ihanetini karşılıksız bırakmayan, hayberde büyük bir zafer kazanan Resulaullah’ın, yeniden yeryüzüne gelerek, Filistin’li Müslümanları katleden, Mescidi Aksa’yı işgal eden yahudileri cezalandırması bekleneceğine, Ahmed Yasin gibi, Rantizi gibi Muhammed’i mücadeleyi özümsemiş önderler çıkartma telaşına düşmeliyiz.

          Kur’an’ı Kerim’in, Al-i İmran suresi 31 ayetinde Rabbimiz şöyle buyurmaktadır :

“(Resûlüm! ) De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir.”

Demek ki, Allah (c.c.)’ı sevdiğini iddia eden herkes unutmamalıdır ki Hz. Muhammed (s.a.v.) sevdiğimiz Allah’ın elçisidir. Bizler  Allah’ın emrini, kelamını Rasulü aracılığı ile öğreniyor, O’nun hayatına geçirmesi ile idrak ediyoruz. Bundan dolayı Hz.Muhammed’i devreden çıkararak veya Ona saygısızlık yaparak Allah’ı seviyorum iddiası da boş ve geçersiz bir iddiadır.

          Bu kutlu doğum vesilesiyle, daima ihmal ettiğimiz, ve üzerinde durmamız gereken  ne kadar çok gerçeğin olduğunu kısa paragraflarla aktarmaya çalıştım.

Bu görevleri hatırlamak, alemlere rahmet olarak gönderilen peygamberimizin bin dört yüz otuz üç sene sonra bile ne kadar rahmete sebep olduğu ve kıyamete kadar olacağı gerçeğini de bizlere göstermiştir.

         Hz. Muhammed (s.a.v) alemlere rahmettir. İster iman etsin ister etmesin, bilerek veya bilmeyerek bütün insanlar O’nun getirdiği nizamın rahmetinden yararlanmışlardır.

Ruhi bunalımlarda boğulan ve maddeci akımlara kapılıp giden, şiddetin, emperyalist anlayışların bozgunculuğu karşısında bunalan insanlık bugün yeniden o şefkatli ellere muhtaçtır. O’nun (nizamının) tatlı rüzgarını, yanıp kavrulan kalpler bir an önce beklemektedir.

            

Sözlerimi necip fazılın şu mısraları ile sonlandırmak istiyorum :

Müjdecim, Kurtarıcım, Önderim, peygamberim

Sana uymayan ölçü hayat olsa teperim.