haber - Hamza ER'in Kişisel Sayfasına Hoş Geldiniz. - Blogcu



« Önceki |

21/6/2009

-SVAT HALKININ DRAMI- Amerikan Saldırganlığı Ve Müslümanların So

Amerikan Saldırganlığı Ve Müslümanların Sorumluluğu Konulu Program Düzenlendi
Vuslat Dergisi, “Svat halkının dramı, Amerikan Saldırganlığı Ve Müslümanların Sorumluluğu” konulu bir program düzenledi. İHH Pakistan birim sorumlusu Recep TUNCER, Araştırmacı-Yazar Murat ÖZER ve derginin G.Yayın yönetmeni Hamza ER’in konuşmacı olarak katıldığı programda, Svat bölgesine yönelik kamuoyunun duyarsızlığı, Taliban ismine yönelik olumsuz ithamlar ve bölgede ortaya konan projenin gerçek sebepleri konuşuldu.

Recep TUNCER: “Svat Bölgesine Yönelik Yardımlar Neden Yetersiz”
Programın ilk konuşmacısı IHH Pakistan birim sorumlusu Recep TUNCER’di. Tuncer, çadır kentlere sığınan mültecilerin salgın hastalık ve açlık tehlikesiyle karşı karşıya kaldığını, artan hava sıcaklığı ve kirli sular sebebiyle salgın hastalıkların yayılmaya başladığını söyleyerek, mülteci kamplarında sıtma hastalığı tehlikesine dikkatleri çekti. Bölgede en büyük sıkıntıyı apar topar evlerini terk eden yada evleri yıkılan bu sebeple de kimlik kartlarını kaybeden mültecilerin yaşadığını belirten TUNCER, kimlikleri olmayan bu insanların yardım alabilmek için kayıt yaptırmakta büyük zorluklar çektiğini anlattı. Pakistan ordusunun operasyonunun yoğunlaştığı svat vadisinin merkezi olan Mingora şehrinin büyük ölçüde harabeye dönmüş durumda olduğuna değinen Recep TUNCER, şehirde çatışmalar arasında kalan mültecilerin olduğunu ve bu insanların haftalardır yiyecek ve su sıkıntısı çektiklerini ifade etti. İHH İnsanı Yardım Vakfının Pakistanlı mültecilere yönelik yardımlarını eğitimden sağlığa geniş bir yelpazede sürdürdüğünü anlatan TUNCER, “IHH’nın yardım faaliyetleri yüzbinlerce mültecinin sığındığı Merdan şehrinde yoğunlaşmış durumda, şehrin en büyük mülteci kampı olan Celala kampına kurduğu yardım merkeziyle çalışmalarına ara vermeden devam eden IHH son olarak kampta kurduğu çadır okulla çocuklara yönelik eğitim faaliyetlerine başladı” dedi.


Recep TUNCER, IHH’nın kampta ki sağlık merkezinin de tüm gün hizmet veren doktorlarla faaliyetlerini sürdürdğünü hatırlatarak mültecilerden edindiği izlenimlerini anlattı.
Celala kampında kalan ve kampa 20 gün yürüyerek ulaşmış bir ailenin babası olan Azim Han’ın çatışmaların nasıl başladığını anlamadıklarını ve bir anda evlerini terk etmek zorunda kaldıklarını anlattığına değinen TUNCER bu mültecinin “Operasyonlar başladığında kimse nereye gideceğini bilemedi. Kaçmaya başladılar. Evlerini, memleketlerini işlerini geride bırakmak zorunda kaldılar. Biz geleli 35 gün oluyor. buradaki en büyük sorunumuz elektrik. Biz Svat bölgesinde yaşıyorduk ve Svat genel olarak soğuk bir bölgedir. Burası ise aşırı sıcak. Buraya ise insanlar buraya doğal güzellikleri için, eğlenmek, tatillerini geçirmek için geliyorlar. Ama burası bizim için böyle bir yer değil, oldukça zor durumdayız. İlerde ne olacak bilmiyoruz. Her şeyimizi Svat’ta kaybettik. Hükümetten sadece tek bir şey istiyoruz. Buraya elektrik gelsin. Burada çok zor durumdayız. ” sözlerini aktardı. İHH’nın Celala kampına kurduğu yardım merkezinin yanı sıra Merdan şehrinde bulunan iki büyük kampa daha birer ambulans ve yardım koordinatörleri göndererek bu kamplardaki acil sağlık ihtiyaçlarını karşılamaya çalıştığını açıklayan TUNCER, yardım koordinatörlerinin görevleri arasında kayıp çocukları tespit edip aillerine ulaştırma sorumluluğunun da yer aldığını, IHH ekiplerinin de bu konuda özenle çalışmalar yaptığına değindi. IHH’nın bugüne kadar kamplarda mültecilerin kayıp aile bireyleri hakkında bilgi toplama,yer arama ve aile üyelerini yeniden bir araya getirme,yetim ve dulların kimliklerini saptamak ve özel destek ve bakım göstermek, kampta tesis ve ücretsiz tedavi/ilaç sağlamak, acil yardım kapsamında hastalara ve kamp dışında bir ailenin yanında kalan kişilere yönelik ücretsiz ambulans hizmeti sağlamak, Mardan ve Haripur bölgelerindeki kamplarda pişmiş gıda dağıtmak, kamplardaki kayıtlı yada kayıtlı olmayan çocuklara kuru gıda sağlamak, kıyafet/ayakkabı/sandalet dağıtımı gibi çalışmalar yaptığını maddeleyen TUNCER, kamuoyunun Svat bölgesine yönelik ilgisinin yeterli olmamasından rahatsızlık duyduklarını belirterek, bölge insanı için duyarlı olunması gerektiğine çağrıda bulundu.


Murat ÖZER: “Taliban, Afganistan sınırlarını çoktan aşmış bir düşüncenin adıdır”
Daha sonra söz alan Murat ÖZER ise Müslümanların yanlış Taliban algısını sorgulayan bir konuşma yaptı. ÖZER, 2001 ABD işgaliyle tamamen biteceği hesap edilen Taliban güçlerinin, tüm strateji uzmanlarının öngörülerine inat; sadece Afganistan’a dönmekle kalmadığını; neşet ettiği topraklarda egemenlik alanını da arttırdığını söyleyerek sözlerine başladı. Taliban’ın asıl büyük gelişimini, Veziristan’da sağladığını anlatan ÖZER, “Medyaya “Svat saldırısıyla” birlikte bazen yanlış bir şekilde yansıyan haberlerde, adeta Afgan Taliban’ının Pakistan topraklarında ilerlediği gibi bir izlenim doğmuş görünüyor. Oysa ki durum hiç de böyle değildir. Svat Vadisi’ne, oradan İslamabad’a 100 km. kadar yaklaşan Taliban Hareketi, tamamen Pakistanlılardan oluşmakta. Zaten hareketin ismi de Tehrik-i Taliban-ı Pakistan. Yani, Taliban ismi bölgede adeta bir fenomen durumundadır. Yayılma istidadı gösteren şey, hareketin üyeleri değil, zihniyetin ve bu zihniyetin tezahürü olan direnme bilincidir.” dedi.
Taliban’ın, Afganistan’daki kabile ve hizip savaşlarını büyük ölçüde engelleyip iktidarda kaldığı 5 yıl boyunca ülkede huzur ve sükunu tesis eden bir hareket olduğuna değinen Murat ÖZER, hareketin, asırlardır kavgalı Veziri ve Peştun kabilelerini “inanç ve eylem” temelinde birleştirmeyi başarmış olduğunu anlattı.
Kamuoyunun değerlendirmelerinin aksi istikametinde örnekler veren ÖZER, dünyanın en kaba ve bağnaz insanları olarak tavsif edilen bu kişilerin eline kimlik ve kıyafet değiştirerek düşen bir İngiliz gazeteci kadının, serbest bırakıldıktan sonra İslamla şereflendiğini, dünyanın en modern ve çağdaş iki ülkesi; ABD ve İngiltere’nin aşağılık askerlerinin eline düşen Müslümanların ise en ağır bedensel ve psikolojik işkencelere maruz kaldığının ne çabuk unutulduğunu söyledi. Murat ÖZER, “kadın ve erkeklerimize tecavüz görüntülerinin bilmem ne sitelerine servis edilirken; Taliban savaşın ortasında esir ettiği Batılı bir kadına nasıl muamele etmişti ki, Yvonne Ridley daha sonra Müslüman olmayı seçebildi; sanırım, Taliban’ı tahlil eden insanlar için bu nokta iyi bir başlangıç olabilir; şayet hala insaf sahibiyseler.” dedi.
Taliban’ın sadece askeri açıdan değil, siyasi ve sosyal hayatta da nüfuzunu arttırdığını ifade eden ÖZER, bunun çarpıcı bir örneğini Selim Şahzad, Tehrik-i Taliban yönetimi ile bölgede çalışan bir doktorun mektuplaşmalarını örnek vererek gösterdi. ÖZER, Taliban yönetiminin, halkın, bölgede faaliyet gösteren bazı doktorlardan şikayet etmesi üzerine radyo istasyonları aracılığıyla bir bildiri yayınladığını söyleyerek, bildiride ki uyarılara dikkat eden doktorlara yazılan latif ve iltifat edici mektupları katılımcılarla paylaştı.
“Melakan Kabile Bölgesi: Sevgili Doktorum.. Allah sizden razı olsun. İnsanlara merhamet eden Allah’dır ve Yaradan, insanların üzerine rahmet yağdırır. Tehrik-i Taliban Pakistan adaleti temel alan bir refah toplumunu kurmaya çalışan bir hareketin adıdır ve bu büyük projesini hayat geçirmek için tüm şer güçleri karşısına almıştır. Allah sizi tüm fiziksel ve manevi rahatsızlıklarınızdan arındırsın. Bizim kimseye karşı kişisel bir kinimiz yoktur. Biz eğer her hangi bir şerri durduruyorsak veya her hangi bir hayra öncülük ediyorsak bu yalnızca alemlerin Rabbi olan Allah’ın rızası içindir. Siz bizim kardeşimizsiniz. Eğer bizim davranışlarımızla yaralanmışsanız, sizden özür dileriz. Biz ne yaptıysak sadece sizin davranışlarınızı dinin aslına döndürmek için yaptık. Hz. Muhammed (sav) bir kişiye güzel ve hoş bir kelam etmek hayırdır buyurmuştur. Bu nednele bizim size tavsiyemiz hastalarınızı tedavi etmenizdir. Çünkü bu konuda birkaç insan dışında sorumluluk üstlenecek çok fazla kişi yoktur. Allah sizi hayırla mükafatlandırsın ve iyi işlerinizde size rehberlik etsin. Selametle..” Murat ÖZER, Taliban yönetiminin, hastaları tedavi ettiğini iddia eden “üfürükçülerle” de mücadelesinin olduğunu, radyo aracılığıyla bu tür hurafe ve bidatleri yaygınlaştıranların cezalandırılacağının ilan edildiğini söyleyerek, ayrıca bölgede kurulan şer’i mahkemelerin Pakistan mahkemelerinin yıllar boyunca karara bağlayamadığı tartışmalı davaları da, kısa bir sürede karara bağlamaya başladığını bunun halk nezrinde memnuniyetle karşılandığını aktardı. İki kız kardeşin bir davasının buna güzel bir örnek teşkil ettiğini belirten ÖZER yaşanan olayı şu şekilde aktardı: “Zubeda ve Pari Gul, babalarından kalan mirasın erkek kardeşleri tarafından gasbedildiği iddiasıyla Pakistan Yüksek mahkemesine başvurmuşlar. Ancak iki yıl süren davada bir karara bağlanması mümkün olmamış. Svat’ta şeri mahkeme kurulunca, kadıya basit bir dilekçeyle başvurmuşlar. Avukata gerek duyulmamış. Zubeda Kadı’nın dilekçeyi aldıktan sonra erkek kardeşlerini ve akrabalarından bazılarını şahit olarak çağırdığını, onları dinledikten sonra aynı gün içinde kararını verdiğini söylüyor. Karar, kızların haklarının iadesi ve mirasın yarısının kızlar arasında paylaşılması şeklinde olmuş. Yabancı bir haber ajansına konuşan Zubeda şöyle diyor: “İnanılmaz bir şey oldu. İki yıldır süren davamız, 4 saatte Şeriat Mahkemesi tarafından sonuçlandı. Hakkımızı aldık.”Murat ÖZER, Taliban’ın Afganistan sınırlarını çoktan aşmış bir düşüncenin adı olduğunu, bu düşüncenin, Şeriatın sadece sosyal ya da adli boyutu olmadığını, aynı zamanda Küresel Emperyalizmle hesaplaşmayan bir anlayışın şer’i olamayacağını ortaya koyduğunu, kaynaklanan rahatsızlığın da bu anlayışın yayılma temayülü göstermesinden kaynaklandığını ifade etti. Suud tipi, ya da Batılı güçlerin desteklediği şimdiki Somali yönetiminin uyguladığı Şeriat düzeninin, Rabbimizin taleb ettiği bir düzen olmadığını söyleyen ÖZER, Taliban’ın ortaya koyduğu bu anlayışın aslında İslamcı paradigmanın geçtiğimiz yüzyılın başından beri vurguladığı söylemle örtüştüğü iddiasında bulundu.
Taliban’ın usuli çizgisi hakkındaki kanaatlerinin tartışılabileceğini, fakat siyasi ve sosyal duruşunun İslamcılıkla birebir örtüştüğünün ortada olduğunu vurgulayan ÖZER sözlerine şu ifadelerle son verdi: “Yüz yıla yakın bir zamandır, İslam dünyasında verilen pek çok savaş, aslında bu çizgiden uzaktır. Birinci Çeçen savaşı, Bosna cihadı, Cezayir Bağımsızlık Savaşı, İslami bir kimlik taşısa da, “Küresel Emperyalizmle savaşmak ve İslam Şeriatını ikame etmek” gibi bir çizgiden uzaktılar. Taliban’ın 15 yıldır ortaya koyduğu pratik ise, ulusal, kabilevi ya da hizbi bir savaşın uzağındadır. Çok duru bir şekilde, Asya’nın en fakir insanları güçleri yettiği oranda İslam şeriatını ikame ederken, namlularını her türlü etnik ve hizbi bağnazlıktan uzak olarak Emperyalizm’e ve yerel tağuti otoritelere çevirmiş durumdadırlar. Bu gerçek, bir takım arızi hatalar gerekçe gösterilerek, görmezden gelinemeyecek durumdadır.”

Hamza ER: “Ortaya Konan Proje ABD’nin Yenilgisine Sebep Olan Unsurların Ve O Unsurları Besleyen Ortamın Dağıtılması Ve İmha Edilmesi Projesidir.”
Programın son konuşmacısı Hamza Er, sözlerine işgalci, emperyalist zihniyetin, işgal ettikleri topraklardaki varlığını devem ettirebilmesi için daima toplumu ikna edecek bahaneler geliştirme ihtiyacı hissettiğini söyleyerek başladı. İkna edici delillerin ortaya çıkabilmesi için ortam hazırlandığını ve sahte kurgularla toplumu maniple etme yoluna gidildiğini ifade eden ER, medyanın bu yönde etkili bir şekilde kullanıldığını, o cam ekranın mutlak doğruculuğu üzerine bir seyir gerçekleştiren zihinlerin kendi insanlarının sebep olduğu tahribatı değerlendiremez hale geldiğini söyleyerek bu hali bir hipnoz durumuna benzetti.
Bu yönlendirmelerin Rusların Çeçenistan işgalinde, ABD’nin 1.ve 2. Irak saldırılarında ve son Gazze katliamında görüldüğünü hatırlatan Hamza ER, Şamil Basayev Dağıstan’a girmeseydi böyle olmazdı, Saddam nükleer silah yapıyor ve Kaide ile ilişkileri var, Hamas ateşkesi bozdu gibi haberlere odaklanarak, işgallerin, binlerce insanın katledilişinin ve yurtlarından sürülmesinin göz ardı edilmesinin anlaşılamaz olduğunu söyledi.
Bu maniplenin son Svat bölgesi saldırılarında da görüldüğünü belirten ER, 17 yaşındaki kızın kırbaçlanma görüntülerinin, kız medreselerinin yakıldığı ve Tehrik-i Taliban-ın şeriat anlaşmasını bozduğu -yalan-haberlerinin peşinde koşanların 3000’in üzerinde insanı öldüren, 2.750.000 kişiyi mülteci konumuna sokanları es geçtiklerine yakındı.
Coğrafyamızdan uzak yerlerde gelişen hadiselerin tali sebep ve sonuçları üzerinde yaşanan tartışmaların odaklanılması gereken hakikatlerden bizleri alıkoyduğunu söyleyen Hamza ER, “Pakistan’ın üçe bölünmesi iddiaları, ABD’nin Orta Asya”nın zengin doğalgaz, petrol, eroin, yakut gibi değerli madenler ve stratejik geçiş hatlarını kontrol etme idealleri tabii ki dikkate alınmalı ama asli sorunu ve sorumluluklarımızı gölgelememelidir” dedi. Hamza ER, Svat bölgesinde yaşanan gelişmelerin ABD’nin Afganistan ‘da yenilmesinden kaynaklandığını, hazırlanan projenin, ABD’nin yenilgisine sebep olan unsurların ve o unsurları besleyen ortamın dağıtılması ve imha edilmesi projesi olduğunu söyledi.


2001 yılında işgal edilen Afganistan’da dağıtılan Taliban’ın beklentilerin aksine kısa sürede toparladığını ve işgal güçlerine ağır zayiatlar verdirdiğini anlatan Er sözlerine şöyle devam etti: “Bölgede yayılma istidadı gösteren şey, sayısal bir kitleleşme değildir. Bir zihniyet ve bu zihniyetin tezahürü olan direnme, cihad bilincidir. Bu zihniyet Afganistan’daki kabile ve hizip savaşlarını büyük ölçüde engellemeyi başarmış bir diri mesaja sahiptir. Taliban iktidarda kaldığı 5 yıl boyunca ülkede huzur ve sükunu tesis etmiş, asırlardır kavgalı olan Veziri ve Peştun kabilelerini “inanç ve eylem” temelinde birleştirmeyi başarmıştır. Hiçbir zaman merkezi bir otorite tarafından yönetilemeyen bu kabileler, Taliban’ın “şeriatın ve adaletin ikamesi ve Haçlılarla mücadele” sloganı etrafında birleşmişlerdir.” Afganistan’a ikmal sağlayan NATO konvoylarının geçiş güzergahlarının mücahitlerin kontrolünde olduğunu ve bu ikmal yollarının tamamen kullanılamaz hale geldiğini anlatan ER, ABD’nin acilen İslamad ve Kabil’i savaşın içerisine sokmanın derdine düştüğünü, bölge güçlerinin işbirliği olmadan bu bataklıktan çıkamayacağını anladığına değindi.
Bu gerçeğin, ABD başkanı Obama’nın açıklamış olduğu yeni Afganistan ve Pakistan planından rahatlıkla görülebileceğinin altını çizen Hamza ER, “bu plana göre Pakistan”a direnişçilere karşı kullanmak üzere beş yılda toplam 7,5 milyar dolar kaynak aktarılırken, Afgan polis ve askerinin eğitimi için 4 bin asker daha gönderilecek. Afganistan’da bulunan ABD askerlerinin sayısı 38.000’den 55.000’e çıkarılacak.” dedi.
Hamza Er sözlerini şu şekilde bitirdi: “ABD yeryüzünde kendi işgal politikalarına muhalif kimseyi istememekte, bu tür toplumlara yaşam hakkı tanımamaktadır. Svat bölgesinde yükselen İslami ses kendisini rahatsız eden onurlu bir ses olduğu için susturulmaya çalışılmaktadır. Bizim safımız daima bu onurlu insanların yanı olmalıdır.”


Program, Hamza ER’in Müslümanların Sorumluluklarını içeren bir metni okumasıyla sona erdi.

MÜSLÜMANLARIN SORUMLULUKLARI
1- Müslümanlar sevgi ve öfke duygularını kimlere karşı göstereceklerinin ölçüsünü Rehberleri olan Kur’an’dan aldıklarından dolayı, hiç bir kafir ve müşriğe sevgi besleyemez, meyledemezler.
2- Bu ölçü gereği, her biri İslam ümmetinin fertleri olan Müslümanların yaşamış olduğu toprakları işgal eden tüm güçlerin karşısında olmalıdırlar.
3- Topraklarımız fiili işgal altıdayken, Kudüs, Bağdat, Grozni, Kabil müstekbirlerin çizmeleriyle çiğneniyorken, konuşulması gereken gündemimiz bu işgalin sona erdirilmesi esası üzerine oluşturulmalıdır.
4- Filistin ve çevre topraklarda planlanan Siyonist projeye karşı olmak yani anti-siyonist olmak nasıl bir ibadetse, emperyalizme karşı çıkmak, anti-emperyalist olmakta aynı şekilde Allah’a kulluğun gereklerinden bir ibadettir.
5- Bu asli ibadetleri ihmal ederek, işgal ve saldırgan vahşi politikaları hesaba katmadan, görmezden gelerek, gündeme yansıtılan ve tüketilmesi istenen detay haberlerin peşinden koşmanın bir tuzak olduğu unutulmamalıdır.
6- Kıtalar aşıp, onbinlerce silahlı gücünü topraklarımıza yığan ABD ve NATO güçlerinin karşılaşacakları her türlü tepki onurlu bir cihad olarak değerlendirilmelidir.
7- Çektikleri acılar, sıkıntılar, yokluk ve zor koşullar hesaba katılmaksızın, işgal topraklarının insanlarını töhmet altında bırakıp, eleştiri bombardımanına tutmanın insaflı olmayacağı bilinmelidir.
8- Kabil’in, Gazze’nin, Grozni’nin,Bağdat’ın’ ilmihalini o toprakların alim onurlu insanları belirleyecektir.
9- Tüm bu gerçeklerle beraber, Tevhid ve Adalet değerlerine sımsıkı bağlı kalması gereken Müslümanlar olarak, temel İslami gerçeklerle bağdaşmayan eylem ve uygulamaların kimden gelirse gelsin karşısında olmalı, Kur’an ve Sünnet ölçüsünde yol gösteren bir üslubu seçmeli, aşağılayan, alay eden tavırlardan sakınılmalıdır.
10- Medya yoluyla gelen haberleri sabırla iyi analiz etmeli, tehlikeli yönlendirmelerin farkında olmadan bir parçası olmaktan sakınılmalıdır.
11- Tüm bu coğrafyalarda mağdur konumunda olan insanlarımıza yardım elimizi uzatmalı, bölge ayırt etmeden ihtiyaçlarını giderecek kampanyaların içerisinde olmalıyız.

1/1/2007

Saddam Hüseyin Öldürüldü

 

                    Saddam Hüseyin öldürüldü, katledildi. Evet yanlış okumuyorsunuz. Saddam’ın ölümü üzerine söyleyeceğim ilk cümleler bunlar. Çünkü, meşruiyetini Hak’tan almayan batıl bir otoritenin vereceği hüküm, İslam’ın o konuda ki kararı ile örtüşmüş olsa bile zulümdür. Zalimin çıkış noktası doğru olmadığından, hayata geçireceği her şey dayanaksız ve tahrip edicidir. Yasaları ve uygulamaları ateş gibidir. Zalimin saçtığı bu ateş, o toplumda ister bir mazluma, isterse bir caniye isabet etmiş olsun, cinayet olarak tanımlanmalıdır. 

Emperyalist haçlı ordularının işgal ettiği Irak’ı, işgal güçleri ile işbirliği yaparak hükümet olanlar asla temsil etmemektedir. Bunların meşruiyeti, Hakka değil büyük şeytan ABD’ye dayanmaktadır. Yani Allah indinde meşru değildirler. İşgalci güçlerin atanmış valisi konumundadırlar. Kafirlerle iş tutmak ve onları dost edinmekle vahye aykırı hareket etmişlerdir.(3/28, 5/1, 5/51) Ayrıca Allah’ın indirdikleri ile hükmetmemeleri, zulümlerini perçinlemektedir.(5/45)

İşte böyle kirli ilişkilerin memurları, kurdukları mahkeme dekorunda, hazırlanan senaryoyu oynamış ve Saddam Hüseyin’i öldürmüştür. Hem de Irak’ta iç çatışmaları şiddetlendirecek bir kurgu ile gerçekleşmiştir bu cinayet. İdam kararının verildiği suç, infazın yapıldığı yer, infaz günü ve cellatların kimliğini düşündüğümüzde, senaryonun  Irak için bütünlük ve huzur arzulayan bir kafadan yazılmadığı görülecektir.

Tüm bu tabloya rağmen, Saddam’ın ölümünden sevinenler ve sevinmeyeler gibi iki saf oluşturmaya çalışmak, meseleyi gerektiği gibi okuyamamaktır. Hadise bu iki seçeneğin taraflarından biri olmak değil, her zaman bütüncül manada Tevhidin ve adaletin şahitliğini yaparak muvahhid tavrı ortaya koyabilmektir.   

Muvahhid tavır, hayata sadece Allah’ın bakmamızı istediği yerden bakabilmektir. Böyle bir bakışla, Saddam Hüseyin’i iktidardan deviren, yargılayan ve cezasını infaz eden gücün Irak halkının olmadığı, hukuki dayanaklarının ise ifsad edici olduğu anlaşılacaktır. Aksine Saddam’ı, emperyalist işgalciler ve yerli piyonları yakalamış,yargılamış ve cezalandırmıştır. Hiçbir hukuk anlayışı işgalci bir güce işgal ettiği bir bölgede siyasi, hukuki ve ekonomik tasarruflarda bulunma hakkı ve yetkisi vermez. Böyle bir yetkiyi kendinde görenler asla tanınmamalı, uygulamaları ve bu uygulamaların sonuçları yönünde hareket edilmemelidir.

Bu uygulamaların sonuçları üzerinden çıkarımlar yapmak aslında gizli bir tuzaktır. İşgalci kafirlerin senaryosunun ve dolayısıyla meşruiyetinin tanınması tuzağıdır. Onun, ana unsur ve belirleyici olarak içselleştirilmesi tuzağıdır. “Biz de olsak aynı şeyi yapardık” dediğimiz konularda susup, bizi rahatsız eden konularda feryat etme tuzağıdır. Kelime-i Tevhidin LA hükmünün göz ardı edilmesi tuzağıdır. Batıl olan zulüm kuşatmasını, tüm unsurları ile topyekun reddedebilmeyi unutturan bir tuzaktır. Bu tuzağa düşerek, Saddam’ın infazının ardından kafirlerin sevinç halkalarına karışmak ve onlar ile beraber eğleniyor gözükmek Tevhidi bir tavır değildir.

Azılı bir katilin evinin haramiler tarafından yağmalanması, ev halkının zulüm görmesi hadisesinde dikkat çekilmesi ve rahatsızlık duyulması gereken ana unsur, haramilerin zulmüdür. Ev sahibinin katil olması, bunun ilahi bir adalet olduğu lafları, haramilerin bertaraf edilmesi ana görevinin unutturulmasına, gereksiz görülmesine veya ihmal edilmesine sebep olur.

Faraza ile konuşmak doğru değil ama, yine aklıma gelen bir kurguyu meselenin daha iyi anlaşılmasına katkı sağlaması amacıyla paylaşmak istiyorum. Mesela Hz. Muhammed(s.a.v.)’in Medine’ye hicretinden sonra, Ebrehe’nin Mekke’yi işgal ettiğini, Kabe’ye hasar verdiğini, kadınları esir aldığını ve Ebu Cehilin de içinde yer aldığı halkın çoğunu öldürdüğünü bir an düşünelim. Ve Peygamber(s.a.v.)’in nasıl bir değerlendirme yapabileceğini sessizce yorumlayalım...(1)

Evet, Saddam Hüseyin son yüzyılın büyük katliamlarına imza atmıştır. Sünni, Şii, Arap, Kürt, Türkmen ayırt etmeden cinayetler işlemiştir. Halkı Müslüman bir ülkede keyfi hükümler uygulayarak inançlara düşman bir görüntü sergilemiştir. Çağın büyük şeytanı ABD ile kirli ilişkiler içerisinde bulunmuş, kafirleri dost tutmuştur.

Bunları inkar etmek veya görmezden gelmek aklı başında adalet ehli bir Müslüman’dan beklenemez. Tüm bu gerekçeler, Saddam’ın öldürülmesini kişinin kendi iç aleminde memnunlukla karşılamasına sebep olabilir. Ama bu kişisel memnunluk, medya organlarında, konuşmalarda ve yazılarda esasmış gibi yansıtılmamalı, yukarıda belirttiğimiz bakışa zarar verecek bir hal almamalıdır. Sürdürülmesi gereken toplumsal ana mücadeleyi cılızlaştırmamalıdır. Ana görevi örtecek yönde atılan her türlü çığlık, emperyalist kuşatmanın büyümesine katkı sağlayacaktır.  

Bizlerin tabii ki arzu ettiği, Müslümanların başlarında ki tağuti rejimleri kendilerinin alaşağı edebilmesidir. Doğru, Saddam için bu geçekleşmedi. Saddam’ı İslam mahkemelerinde yargılayarak cezalandıramadık. Ama onu öldüren işgalcileri ve mevcut Irak yönetiminin işbirlikçi idarecilerini, Mısır, Suud,Tunus gibi Tağuti tüm otoriteleri inşallah biz Müslümanlar yargılar ve onlara ALLAH'ın hükmünü uygularız.

İslami olmayan ALLAH’a ve onun hükmüne dayanmayan her şey batıldır...

 

 

(1) Dikkat bu örnek sadece kurgudur. Siyerde böyle bir hadise gerçekleşmemiştir.

19/9/2006

KUR’AN NESLİNİ İNŞA SORUMLULUĞU (sempozyum)

        Seyyid Kutub’un şehadetinin 35.yıldönümü vesilesiyle Özgür-Der tarafından “Kur’an neslini inşa sorumluluğu” konulu bir tartışma programı düzenlendi. Sinmişliğin ve durağanlığın hakim olduğu şu dönemlerde, Müslümanların bir araya gelmesine vesile olan toplantıya katılım çok fazlaydı. Salon dolduğundan dinleyicilerin büyük çoğunluğu programı dışarıda ve ayakta takip etmek zorunda kaldı.

Başkanlığını Ali Değirmenci’nin yaptığı program katılımcılarında ortak ifadesiyle küçük bir sempozyum niteliğindeydi. Program Ali Değirmenci’nin yapmış olduğu açılış konuşmasıyla başladı.

         Kur’anın insanlara köklü, kuşatıcı örnek bir toplum oluşturmak için indiğini vurgulayan Değirmenci Seyyid Kutub’un Kur’an meşalesini aydınlatmak için Yoldaki işaretleri neşrettiğini söyledi. Ayrıca Kutub’un Türkiye’deki Müslümanların Kur’an ile irtibata geçmesine katkıda bulunduğunu söyleyerek geleneksel ve modernist yaklaşımlarında tartışılmasına vesile olduğunu hatırlattı. Değirmenci şöyle devam etti: ‘Doğrudan Kur’an kaynaklı bir neslin, örnek bir neslin oluşması için bu tür oturumlara ihtiyaç vardır. Seyyid Kutub tefsirinin Rad suresi girişinde, örnek bir nesil oluşturulduğunda artık tefsirine ihtiyaç kalmadığını söylemiştir. Bu alışıla gelmemiş bir vurgudur. İnsanlığa önderlik yapacak tek sistem İslam dır. Ancak İslam, örnek bir nesil olabilen bir ümmet tarafından temsil edilmelidir. Yoldaki İşaretler bu öncü topluluk için kaynak bir kitap değerindedir.’  

         Ali Değirmenci, ‘Seyyid Kutub, söyledikleri değişmez olan, tartışılamaz bir konumda değerlendirilmemelidir. Aksine fikirleri geliştirilmeli, eksik varsa tashih edilmeli, ama tüm bunlar Kur’anın gölgesinde yapılmalıdır.’ diyerek sunuş konuşmasını bitirdi.

         I. Oturumun ilk konuşmacısı olan Mustafa İslamoğlu “Kur’an nesli ve Kur’an algısı” konulu tebliğine; Seyyid Kutub’un aksiyon adamı kimliğinin sürekli ön plana çıktığını, ama onun  aynı zamanda bir mütefekkir ve ilim adamı olduğunu belirterek başladı. Seyyid Kutub’un ilmi boyutunun ‘Tarih boyunca nesneleşmiş İslam algısını özneleştirme çabasıdır.’ cümlesi ile ifade edilebileceğini söyledi. İslamoğlu özetle şöyle devam etti: “İnsan, günahkar değil ama, sorumlu olarak yaratılmıştı. 

        Onun sorumluluğu yeryüzünde yaratılış amacına uygun bir hayatı inşa etmekti. Çünkü hayat ona ‘emanet’ edilmiş ve o da bu hayata ‘halife’ kılınmıştı. Böyle bir hayatı gerçekleştirirse emanete sadakat göstermiş ve hilafet sorumluluğunu yerine getirmiş sayılacaktı. Sonuç olarak Allah katında ödülü hak edecek ve ebedi mutluluk olan cennete ulaşacaktı. Tersi emanet edilen hayata ihanetti ve cezası da ebedi mutluluğu kaybetmekti...Vahiy ilahi bir inşa projesidir. Son vahiy olan Kur’an vahyi, tüm vahiylerin zirvesi ve ‘hatimesi’ydi. Dolayısıyla onun inşası da, tarihteki tüm ilahi inşa süreçlerinin zirvesini teşkil ediyordu. Öyle olmalıydı, çünkü Kur’an vahyinin ‘son’ ve ‘evrensel’ olma özelliği, ona zamanla ve mekanla mukayyet olmayan sürekli bir inşanın öznesi olma misyonunu yüklüyordu.” 

          Vahyin inşa sisteminin; Tasavvurun inşası, Aklın inşası, Şahsiyetin inşası, Hayatın inşası olarak dört aşamada gerçekleştiğini belirten Mustafa İslamoğlu ümmetin en büyük probleminin Kur’anı yanlış anlama problemi olduğunu ve bunun aynı zamanda, varlığı, doğru anlamayı tebliğ olan Hz. Peygamberinde yanlış anlaşılmasına sebep olduğunu söyledi. İslamoğlu anlama problemine çözüm teklifi olarak, şu cümleler ile konuşmasını bitirdi: ... “ Bütün bu inşa süreci sonunda elde edilmek istenen amaç şudur :-İnsan merkezli bir hayat,-İman merkezli bir insan,-Bilgi merkezli bir iman,-Hakikat merkezli bir bilgi. Hakikatin merkezi ise zaten bellidir:’el-hak’ olan Allah. İslam’ın inşa edeceği bir hayata insanlığın duyduğu şiddetli ihtiyaç, kendisini Müslüman olarak niteleyen insanların omuzlarına ağır bir sorumluluk yüklüyor. Bu sorumluluğu hissetmek için, ‘Müslümanım’ demek yetmiyor. Gerçekten kişinin Müslüman olması ve İslam’ını ciddiye alması gerekiyor. Bu da tasavvurunu, aklını, şahsiyetini vahye inşa  ettirmiş bir insan olmasıyla mümkündür. Böyle bir insanın inşasından söz edilmeden, insanlığa kaybettiği umudu yeniden verecek bir medeniyetin inşasından söz edilemez. Çünkü Medine olmadan medeniyet olmaz. Medeni olmadan, Medine kurulmaz. Zira Medine, Medenilerin ellerinde inşa edilen sitenin adıdır... Şimdi bize düşen, vahiyden yola çıkarak vahyin inşa modelini, bu modelden yola çıkarak da vahyi anlamaya çalışmaktır. Bu anlamda vahiy ‘okunan peygamber’, Efendimiz ‘yürüyen Kur’an’ idi. Bu ikisini doğru anlamak, ancak vahyin inşa ettiği bir tasavvur ve akılla mümkündür. Vahyin bir tasavvuru ve aklı inşa edebilmesi ise, uzun zamanlar boyunca bir ‘nesne’ olarak algılanan vahyin tekrar inşa edici bir ‘özne’ olarak algılanmasıyla mümkündür.”

          Daha sonra söz alan Hamza Türkmen “Kur’an nesli ve tarih perspektifi”  konulu bir tebliğ sundu. Türkmen Tarihin, ilk insan topluluğundan günümüze kadar devam edegelen tüm insanlığın serüvenini ifade ettiğini; genel tarihin gaybi veya beşeri değerlere dayanan hayat görüşlerinin biçimlendirdiği ümmetlerin yaşam tarzlarını ve birbirleriyle mücadelesini ifade ettiğini; İslam tarihinin ise genel anlamda Hz. Adem’den bu yana vahye tanıklık yapan tüm müminlerin tarihi, dar anlamda ise Kur’an vahyi ile birlikte vahyi ilkeleri yaşamlaştırmaya ve sosyal alanda ümmet olarak yaşamaya çalışan Müslümanların tarihi olduğunu  söyledi. Müslümanlar için tarihin hem aktüel hem de ders alınacak bir geçmiş olduğunu belirten Türkmen ‘Aktüeldir; çünkü hayat akmaktadır ve bu hayat akışı içinde vahyi tanıklığa dayanan bir varoluş sorumluluğumuz bulunmaktadır. Yeryüzünde vahye tanıklık etmeden; zulme,şirke,bozgunculuğa ve her türlü cahiliyeye karşı tevhid ve adaletin yaşayan şehitleri haline gelmeden,kulluk görevimizi yerine getirmemiz ve ahiret yurdu için kurtuluşu umut etmemiz mümkün değildir. Bize düşen şahitlerin miras bıraktığı tevhidi mücadele çizgisini öncelikle anlayabilmek ve sonra da sürekliliğini sağlayarak güçlendirebilmektir.’ dedi. Hamza Türkmen şöyle devam etti: “Kur’an neslini yeniden inşa anlamına gelen bir ‘ıslah projesi’ bilinciyle oluşan inkılapçı çabaların, Müslümanların mevcut halleriyle geçmişlerinin ve geleceklerinin irtibatını doğru kavrayabilmeleri, analiz etmeleri ve sağlıklı hedefler belirleyebilmeleri için tarih konusunun da iki başlık altında yeterli ve sahih bir şekilde değerlendirilmesi gerekmektedir. Bunlardan birincisi tarihin ve tarih bilgisinin değeridir. Bu konuda Kutub’a göre tarih, bir takım olaylar demek değildir. Tarih bu olayları bağlantılı olduğu irtibatlarla birlikte yorumlamak, olaylar arasında gizli ve açık olan bağları kurabilmek ve bütün bunlardan günümüz için dersler çıkarabilmektir... Kutub’a göre İslam coğrafyasının ilk dönemlerinde yazılan Arapça tarih kaynaklarına ‘tarih’ demek mümkün değildir. 

        Bunlar sadece yararlanılacak dağınık bazı malzemelerdir. Bir sistemden uzaktırlar ve Kutub’un ifadesiyle Arapça bilmeyenlerin de işini zorlaştırmaktadır. Ayrıca okul ve fakültelerimizde ise tahrif edilmiş bir islam tarihi ve abartılı bir Avrupa tarihi okutulmaktadır...İslam tarihi bir İslam’ı yaşama tarihi ise, öncelikle İslam’ı gereği gibi bilmek ve onun özüyle ilgili olmak, inanç atmosferini yaşamak gerekir. Ancak tarihi realite, vasıflandırılmak yöntemi ile değil, sanki kaybolan bir şeyi ortaya çıkarma yöntemi ile keşfedilmeli ve değerlendirilmelidir. İslam tarihini araştıran batılı müsteşrikler, farklı dünya görüşüne bağlı,beşeri ve üretilmiş olmanın darlığını taşıyan, olayların tahlilinde gaybi-ruhi boyutu kavrayacak bir akaide ve idrak biçimine sahip olmayan ve üstelik garazkar olan bir anlayışa sahiptirler. İkincisi tarihin sağladığı imkanlar ve oluşturduğu fonksiyondur....Seyyid Kutub’un bugünü değerlendirmek için tarihe yönelmesindeki amaç geriye bakıp tarihle oyalanmak değil, İslami yapı adına dinamik ve geleceğe yönelen bir inşa ve ihya çabasını motive edebilmektir. Çünkü onun temel çabası İslami çalışmalarla Mısır’ı kurtarmak veya Arapları kalkındırmak gibi beşeri hesaplara değil, ulusçu etkilerden tamamen sıyrılmış olarak tevhidi bir diriliş hareketi başlatmak gibi Kur’ani bir yükümlülüğe dayanıyordu. Kutub, İslam tarihi incelemelerinden günümüz pratiği içinde verim alabilmek için birbiriyle irtibatlı dört önemli alan üzerinde yoğunlaşılmasını planlar. Bunlar-İlk alan Siyerdir.-ikinci alan İslam’ın yayılış aşamasıdır.-Üçüncü alan İslam’ın yayılışının gerileme dönemidir.-Dördüncü alan ise günümüz İslam dünyasıdır.” İslam tarihine Seyyid Kutub’un işaret ettiği alanlar bütünlüğünde ve vahyi bildirimler ışığında bakmak hem örnek alacağımız hem de dersler çıkartacağımız bir imkan sağlar diyen Türkmen ‘İslam tarihinin amacı bizim Kur’an’ın amacıyla paralelleşmektedir. Dolayısıyla İslam tarihi hakkında konuşmak ve bilgilenmek farazi bir tutum değil, kulluk sorumluluğumuzu hatırlamak demektir.’ diyerek sözlerine son verdi.

         II. oturumun ilk konuşmacılarından Mehmet Pamak Kur’an nesli,yaşadığımız sorunlar ve toplum konulu tebliğine Seyyid Kutub’un ilk Kur’an neslinin oluşumunda temel rol oynadığına inandığı üç hususu belirterek başladı. Bu üç hususu şöyle aktardı:

‘–İlk neslin tek beslenme,davranış ve yetişme kaynağı Kur’an idi. -Kaynaktan gerektiği,istenildiği gibi faydalanılmasıydı. -O zaman İslam’a giren kişi,giriş kapısının eşiğinde cahiliye dönemindeki geçmişinin tümünden sıyrılmanın şuuru içinde olurdu.’ Kur’an nesli olmanın gerektirdiği biri içe ikisi dışa dönük olan üç boyutlu mücadeleden taviz verilmemesi gerektiğidir diyen Pamak bunları tanımlayarak: “-Bu nesil her türlü kirlilikten arınarak,zihni, düşünsel planda tevhidi bir değişimi, gerçekleştirerek özünde bir inkılap yaşamalıdır.   -Kendi gibi kararını vermiş diğer müminler ile birleşip, topluca Allah’ın ipine sarılarak dışa dönük mücadeleye yönelmelidir. Bu da egemen şirk ve ifsadı ıslah etmeye yönelik mücadele ile cahili toplumda varolan yanlış din anlayışlarını,bid’at ve hurafeleri ayıklamaya, dini arındırmaya, ıslaha yönelik mücadeledir.”dedi.

          Tarih ve toplum değerlendirmelerinin elbette çok önemli olduğunu anlatan Mehmet Pamak “Mücadele ortamı ve zeminini tanıyarak sağlıklı bir yöntem geliştirmeyi ve geçmişten ibret alarak geleceğe emin adımlar atmayı sağlamak bakımından tarihin ve toplumun Kur’an ölçüleri içinde iyi tahlil edilmesi çok önemli hususlardır.”dedi. İçinde yaşadığımız toplumun, uzunca bir süreç sonunda, kültürel kargaşa içerisine sürüklenmiş, kimlik kaybına uğramış,cahili değer ve normları esas alan bir sistemle bütünleşmiş cahili bir toplum olduğuna değinen Pamak Müslümanların bu topluma karşı  sorumluluklarının olduğunu,bunu da Kur’an’ın ilk sure ve ayetlerinin inzal oluşundan itibaren tüm alanlarda,tüm toplumsal sorunlarla ilgilenmeye başladığından anlayabileceğimizi; ilk inen surelerden, Alak, Kalem,Müddesir,Müzemmil gibi Mekke’de inen diğer  sureleri incelediğimizde,bizi toplumsal hayatın içine çeken ve her alanda İslami kimliğin,şahitliğin gerçekleştirilmesi gerekliliğini ortaya koyan emirlerle karşılaştığımızı söyledi. Mehmet Pamak daha sora özetle şunları söyledi: “İçinde yaşadığımız cahili toplumların oluşturup, yaşattığı cahili sistemlerden ilkesel ve zihinsel planda ayrışmak, sistemin ideoloji ve ilkelerinden koparak Allah’a doğru hicret temek ve sistemle temel ilkelerimize ve tevhide aykırı düşen hiçbir ilişki içine girmemek esas olandır. Rasulullah(s)’den,dininden bazı tavizler vererek kendileriyle uzlaşmasını istediler ve kendileri de bazı vermeyi taahhüt ettiler. Bu tür uzlaşmalarla,hareketi etkisizleştirmek,halkın gözünden düşürmek, mü’minleri ilkelerinden taviz veren zayıf karakterli,şahsiyetsiz,menfaatçi durumuna düşürmek isterler. Dinin büyük küçük bütün ilke ve ölçülerinin aynı değerde olduğu ve hiçbir uzlaşma uğruna feda edilemeyeceği iyi bilinmelidir. Günümüz toplumunda bazı sorun ve zaaflarımız vardır. İnsaflı değerlendirme ve özeleştiri sonucunda samimi dava adamlarına yakışan,bu hataların sebeplerini doğru tespit edip,aşmaya daha ileriye taşımanın çözümlerini,üretmeye çalışmaktır... Önce kafa karışıklığından kurtulmalıyız. Mücadeleyi kendi gerçekliği içinde kavrayıp ve net bir İslami kimlikle şahitliği yükseltmeliyiz. Şahitliği toplumsal hayata taşıyıp,hayatın içinde yerine getirmek zorundayız.”Umutlarımızın yitirilmemesi gerektiğini de ifade eden Pamak konuşmasına şöyle son verdi: “Bir kabus gibi İslam ümmetinin üzerine çullanan zulüm,sefalet ve despotluğun değiştirilemeyecek bir kader olmadığını idrak etmeliyiz. Umut da, gelecek de sadece Allah’a teslim olarak sorumluluklarının gereğini yerine getirenlerin,umutsuzluk ve çöküş ise zulüm ve ifsadda ısrarla,insani ve İslami olana karşı savaş açan zalimlerindir. Zulumattan nura çıkanlar aydınlık bir geleceğin müjdecisi olarak izzeti temsil ederken,zulumatı tercih edenler şirk ideolojilerinin,zulmün sömürünün,talanın ve her türlü yalanın oluşturduğu karanlıkların bekçisi olarak zilleti temsil etmektedirler. İşte bu bilinçle, hakikatin zihin aydınlığına sahip Kur’an nesli,inşallah nur’un zulumata galebe çalmasına vesile olacaktır.”

          Son olarak söz alan Metin Önal Mengüşoğlu Kur’an nesli ve düşünsel yeterlilik konulu konuşmasına Kur’an nesli,tevhidi Müslüman gibi kavramlar ile geleneğimizde karşılaşmadığımızı,İslam dünyası,Müslümanlar gibi isimlendirmelerin yeterli olduğunu söyleyerek başladı. Konuşmasında genelde gençlik yıllarındaki tecrübelerini anlatarak bir noktada toplantıdaki dağılan dikkatlerin tekrar toplanmasına vesile olan Mengüşoğlu Üstadı M.Said Çekmegil ile başından geçen bir olayı aktararak; onun İslamın şartının beş olduğu yönündeki ifadeyi sorguladığını, Şart kelimesinin olmazsa olmaz bir anlam ifade ettiğini,bu şartlar içinde yer alan haccı yapamayanın İslam sayılmayacağının anlamının çıkabileceğini söylediğini anlattı. Daha sonraları İslamın şartının Ku’an’a inanmak olduğunun cevabını aldığını,ve bunun kendisinde yeni açılımlar kazandırdığına söyledi. Seyyid Kutub’un Kur’an üzerindeki gölgeyi gördüğü için tefsirine Kur’an’ın gölgesinde ismini verdiğine değinen Önal,“hiçbir toplumsal mücadeleye katılmadan eline tespih alarak zikrettiğini sananlar bilsinler ki gerçek zikredenler, Bedirde dua eden Rasulullah’dır.,Filistin’de taş atan çocuklardır,’ben Allah yolunda yaptığım bir iş için asla özür dilemem’ diyen Seyyid Kutub’dur.” dedi. Yaratılmış her insanın mü’min olmaya ehil olduğunu,halkın dininin,hakkın dininin yaşanmasına müsaade etmediğini söyleyerek,bütün Müslümanları Kur’an merkezli düşünmeye davet ederek konuşmasını bitirdi.

         Konuşmacıların tebliğlerini müzakere etmek için söz alan Kürşat Atalar, “Modern dönemde,klasik dönemden farklı orijinal bir metod sunamadığımızı”, Abdullah Yıldız, “Kur’an neslinin inşasına örnek Lokman(s)’ın oğlunu yetiştirmesi olduğunu,Hz.Ömer’in ‘Kur’an sizin için hazinedir şereftir.’ diyerek O’nu özne kabul edin,o’nu kendinize uydurmayın mesajını verdiğini”, Kazım Sağlam “Medeniyeti tamamen dışlamanın doğru olmadığını,çünkü medeniyetin gelenek ile benzer anlam ifade ettiğini, geçmişteki ilmi şahsiyetlerin kendi yaşadıkları coğrafyaların ortamı ile değerlendirilmesi gerektiğini”,

           Burhan Kavuncu, “Pamak’ın Kürt sorununa,asgari ücretten ezilen insanların sorunlarına,F tipi cezaevi sorununa,değinmediğini”, Hüsnü Yazgan “Bugünkü sistemleri, ya paylaşımcı güçlerin bıraktığı artık,yada üç beş paşanın oluşturduğunu,toplum devlet,toplum sistem ayrımını yapmamız gerektiğini,cahili toplumlardan hem zihinlerde,hem de pratik hayatta ayrışmanın olması gerektiğini ancak bunun tedricen olabileceğini”, Yılmaz Çakır  “ Mengüşoğlunun içtihad’ın toplumdan uzaklaştırıldığı sorununa katılmakla beraber,bunda bazı şartların aranmasının da gerektiğini” söylediler.

Programa Atasoy Müftüoğlu ve Abdurrahman Arslan sağlık sorunları sebebiyle katılamadılar.

 

Aziz İslam şehidi Seyyid Kutub’un şehadetinin 35. yıldönümü vesilesiyle, sorunlarımızı,imkanlarımızı ve geleceğimizi tartışmamıza vesile olan bu programı tertip eden Özgür-Der mensuplarından Allah’ın razı olmasını diler,kısa bir süre içinde programın kitaplaştırılmasını temenni ederiz.

16/9/2006

Bismillah diyerek yola çıktık

         Dergicilik zor bir iş. Hele belli bir söylemin sahibiyseniz ve bunda tavizsiz bir şekilde ilerlemek istiyorsanız ne kadar zor olduğunu daha iyi anlıyorsunuz. Bu söyleme hazır olmayan kitlelerin yorumları, bu söylemi benimsese de  “yeri miydi?” eleştirileri sizi sürekli yıpratır. Zaten uğraşmakta olduğunuz daha büyük engeller olmasına rağmen bir de kendi içinde “erken, zamansız” eleştirilerine muhatap olmak biraz zayıfsanız sizi hemen  demoralize eder.

Bu yolda istikrarlı olmak istiyorsanız güçlü olmak zorundasınızdır. Sorumluluk bilincini hiçbir zaman unutmadan, hakkın ve adaletin savunuculuğundan bir an bile vazgeçilmemesi gerektiği düşüncesi ile kendinizi sürekli motive etmeniz gerekir.

Eğer Vuslat dergisi bugün 5. yılına, doğru bildiği söylemlerden vazgeçmeden girebildiyse, bizi anlayan okuyucuların, bizim gibi yayıncılık yapan bazı dostlarımızın ve dergi yönetimi olarak istikrarlı bir şekilde devam ettirdiğimiz istişare toplantılarının rolü büyüktür.

Yazının başlığında Bismillah ile yola çıktık dedik.  Evet her işimiz Allah(c.c.)’ın adıyla olmalıydı. Sadece bir işe koyulurken dille alışkanlık olarak bismillah demek değildir Allah’ın adıyla başlamak.  O’nun adıyla olması demek, O’nun belirlediği sınırlar gözetilerek, emrettiği gibi yapmak demektir, O’nun istediği şekilde yapmak demektir.

Belki ilk önceleri sadece dille söylenen kısmı anlaşıldı Besmeleden, ama sonra uyanıldı bu uykudan ve besmelenin Tevhidi bir eylem olduğu, bir kulluk  ispatı olduğu hatırlanıldı. Zulmün başıboş gezdiği, her türlü insanlık ayıbının hiç utanılmadan yapıldığı, Allah’ın biz Mü’minlere verdiği hakların gasp edildiği bir ortamda, söylemlerimizin, halkın bu acı gündeminden bağımsız olamayacağını anladık. Tüm bu gelişmelere karşı Müslümanca bir duruş nasıl konulur bunun sorgulamasını yapmaya başladık.

Allah’ın ayetlerinin bir nuzül sebebine binaen, yani toplumun meselelerine çözüm sunmak için indiğine şahit olmaktayız. Yani Allah’ın ayetleri toplumun gerçeklerinden haşa beri değil; aksine toplumun ders alması, model alması, rehber edinmesi için inmiştir. Bu vahyin iniş modeli, bizlerin de toplumun gerçeklerinden beri olamayacağımızı göstermektedir. Örneğin Peygamberimize, Hristiyan olan Rumlarla, ateşperest İranın yaptığı savaşa bile Müslümanların nasıl bakması gerektiği vahy yoluyla bildirilmiş, dönemin Müslümanlarına bir bakış açısı sunulmuştur.

Vuslat dergisi olarak bizler de, günümüz Müstekbiri olan ABD ve müttefiklerinin yapmış olduğu işgalleri, siyonist güçlerin Mescidi Aksa’yı yıkma planları ve gerçekleştirmiş olduğu katliamları, içerisinde yaşadığımız toplumda ki İslami haklarımızın gasp edilişini, bu şer güçlerin gerçek yüzlerinin deşifre edilmesini, biz Müslümanlara model olarak sunulan batıl hayat tarzının aldatıcılığını, kapitalist, seküler hayat tarzının zina, faiz, içki, yalan, dolandırıcılık, israf gibi batıl davetini görmezden gelerek, farklı bir ortamda yaşıyor gibi aşk, çiçek edebiyatı yapamazdık.

Hiçbir şey olmamış gibi, kulaklarımız tıkalı, gözlerimiz at gözlüğü ile bağlı bir halde sadece tiraj kaygısı ile  hareket eden bir anlayıştan Allah’a sığınırız. Çünkü bizler sahip olduğumuz imkanların hesabını, zerresine kadar vereceğimiz bir ahiret gününe  iman ettik. Ekonomik kaygılar, fikirsel yönden kıskaca alınma, eğer söylemlerimizde Allah muhafaza bir eğilme, bir sapma yapacaksa, bu derginin artık miyadını doldurduğunu gösterir. Bu hatalara düşmemek için çok gayret sarf etmekte, sahih bir bilgiyi siz değerli okuyucularımıza aktarabilmenin telaşını yüreğimizde hissetmekteyiz.

            Ahiret günü, hüsrandan kurtulmanın temel şartlarını, Asr suresin de, iman etmek, salih amel işlemek, hakkı ve sabrı birbirlerine tavsiye etmek şeklinde bildiren Rabbimizin bu ikazı bizleri derinden etkilemiştir. Bu surede ki hakkı ve sabrı tavsiye etmenin imani bir gereklilik olduğu mesajını alarak, dergimiz aracılığıyla hakkın, adaletin yani tevhidi öğretilerin tavsiyesini yapabilmeyi bir kulluk borcu olarak addetmekteyiz.

Biz ne bir tüccar, ne de bir tezgahtarız. Sadece sözü olan, söyleyeceği olan  kalem erbapları vesilesiyle hakkın ve sabrın tavsiye edilmesi görevini yerine getirmeye çalışan, sorumluluk duygusu taşıyan Allah’ın kullarıyız. Çağın etkili bir propaganda aracı olan medyayı İslami bir yönde değerlendirerek, fitne saçan yahudi kaynaklı medya kuruluşlarının sebep olduğu zihinsel ve fikirsel sapmaların gücü nispetinde  önüne geçebilmeyi şiar edinen okuyucu dostlarıyız.

 Bu vazifeyi üstlenirken bir takım zorluklarla karşılaşacağımızı tahmin ediyorduk. Ama hiçbir zaman, “beşeriyetin salah ve menfaatleri üzere çalışmak, dünya ve ahirette kurtuluşlarına vesile olacak yola irşad etmek”(1) anlamına gelen siyaset biliminin, üzerimize bir eleştirisi konusu olarak kalacağını tahmin etmemiştik. Bu tanıma göre,  ilim, bilgi erbaplarının, halkı gerçek manada irşad edebilmeleri için mutlaka siyasi bilinç vermeleri, kendilerinin de hayatın siyasi boyutuna ve toplumdaki gelişmelere uzak kalmamaları gerekmektedir. İnşaallah üstlendiğimiz bu misyonu daha ileriye götürerek devam ettirmek vazgeçilmezlerimiz arasında olacaktır.

Müslümanların gelenek haline getirdiği anma merasimlerine de ıslah edici bir yorum getiren dergimiz, örneğin, kıyamete kadar tüm insanlığın kendisine tabi olmakla kurtuluşa ereceği son Resul, son Nebi olan  Hz. Muhammed (s.a.v.)’in anılacağı günleri, ağıtlar yakarak, hiçbir zaman gerçekleşmeyecek bir dua olan “neredesin, seni bekliyoruz” gibi yakarışlarla geçireceğimize, açmış olduğu aydınlık çağın yolcusu, bildirmiş olduğu tevhidi davanın neferi, kurmuş olduğu adalet ve hak düzeninin takipçisi olabilmeyi başardık mı, gibi sorgulamalarla geçirilmesi gerektiğini model olarak ortaya koymuştur. O’na olan beklentilerin dile getirilmesi, artık yeniden yeryüzüne inmesi olarak değil, sünnetinin takipçilerine olan özlem şeklinde ifade edilmesi gerektiğini haykırmıştır.

Hz. Peygamberin anılmasının, toplumsal meselelere duyarlı olmak, Kur’an mesajına yönelmek ve mücadele sünnetinin öğrenilerek tatbik edilmesinden başka bir şey olmadığı, uygulamalı bir şekilde okuyucuyla paylaşılmıştır.

            Vuslat dergisinin bir müddet geçiş dönemi yaşadığı ve halen belli oranda bu dönemin içerisinde olduğu bir gerçektir. Bu geçiş döneminde, kalem sahiplerinin kendilerini sürekli geliştirmeleri, ailemiz içerisinde yeni yeteneklerin yetişerek sayfa köşelerinde istikrarlı bir şekilde yer tutmaları ve böylece platform dergiciliğinden kendi iskeletini oluşturmuş bir kurum yayıncılığına geçilmesi sağlanacaktır. Yeter ki dostlarımız, tevazu içerisinde, sabırlı, istikrarlı ve karşılıklı anlayış ile çalışmalarını devam ettirsinler.

            Yazılarda ki duyguların okuyucuya ulaştırılması, bir aile olabilmemiz için oldukça gerekli bir unsurdur. Yazı sahibinin kelimelere yüklediği duyguları okuyucuya aktarabildiği imkanlar konferans, sempozyum vasıtası ile gerçekleşmektedir. Bu imkanları oluşturabilmek beşinci yılımızda bizler için ertelenemez bir görev olacaktır. Zamanla görülecektir ki yazılar ve sözler kitaplaşacak, kültür mirasımıza iz bırakacak eserler olarak kütüphanelerimizde yerini alacaktır.

            Beşinci yılına girerken daha güçlü, daha verimli bir yayına sahip olabilmek için siz değerli okuyucularımıza da büyük görev düşmektedir. Sayfalarımızda yanlış olduğu kanaatine vardığınız her türlü düşüncenizi,  Müslümana yakışır bir üslup ile bize bildirmeniz, kendimizi kontrol altına alabilmek için oldukça önemlidir. Fakat marifet iltifata tabiidir gerçeğini de unutmadan, görevli kardeşlerimizi motive edecek olumlu bulduğunuz görüşlerinizi de beklediğimizi söylemek isteriz.

Nasıl ki evlatlarımız da gördüğümüz kötü bir davranış bizi üzdüğünden uygun bir şekilde düzeltme yoluna gidiyorsak, onların mutlu olabilmesi için başarılı yanlarını ödüllendiriyorsak, ailenizden bir parça olarak görmenizi istediğimiz dergimize de aynı hassasiyetle yaklaşmanızı beklemek fazla olmasa gerek.

Dergiyi almak için herhangi bir promosyonu şart koşmayan, nitelikli, ilkeli bir okuyucu kitlesinin en zor anımızda bile bize sahip çıkacağına yürekten inanıyoruz. Fakat bu demek değildir ki sünnet olan hediyeleşmek amelini gerçekleştirmeyeceğiz. İnşaallah gücümüz yettiğince her zaman faydalanabileceğimiz değerli kaynak kitapları siz okuyucularımıza hediye etmenin mücadelesinin içerisinde olacağız.

Kur’an dostlarının sayısının arttığı, Hz.Muhammed(s.a.v.)’in doğru anlaşıldığı, adalet ve hak düzenine özlemin arttığı, nefislerin dizginlenerek kalplerin kaynaştığı, kardeşlik duygularının her türlü dünyevi hırs ve ihtirasın önüne geçtiği, öbek öbek Asrı saadetteki aile yapılarının teşekkül ettiği günlere, Vuslat ile beraberce uyanabilmek temennisiyle...

28/8/2006

Allah Resulüne bağlılığın ispatlanacağı zaman asıl şimdidir.

        Hakaret edilmedik daha hangi değerimiz kaldı? Biz müslümanların uyanması için, bilinçlenmesi için daha ne gerekiyor çok merak ediyorum.

            Bugün işgal edilen, sömürülen, tarumar edilen topraklar, biz müslümanların yaşadığı topraklardır. Bugün soykırıma uğrayan, ölen insanlar bizim insanlarımızdır. İşkence hanelere, cezaevlerine, zindanlara tıkananlar, bizim yiğitlerimizdir. Namusları kirletilen, en çirkin hayasız saldırılarla karşılaşanlar bizim analarımızdır. Kirli eller tarafından tutulup çekilerek açılan başörtüsü, bizim kadınlarımızın, kızlarımızındır. Düşünme yeteneklerini kaybetmiş kişilerin bindörtyüz sene öncesinin masalları diyerek hakaret ettiği, hayattan dışladığı, bizim iman ettiğimiz kitap olan Kur’an’ı Kerimdir. Ve yine sayfaları yırtılan, necis mekanlara atılarak alay edilen aynı kitap, Allah’ın kitabıdır.

            Tüm bu saldırıların muhatabı olan biz müslümanlar, son olarak, tek önderimiz, rehberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’e karşı yapılan hakaret dolu karikatürler ile karşılaştı.

Sesimizi yükseltmek, tepkimizi ortaya koymak için daha beklenen nedir Allah aşkına...

Eğer tepki koymak için, bizzat kendi hanesine yapılacak bir saldırıyı bekliyorsa bir müslüman, imanını yeniden gözden geçirmesi gerekir.

Çünkü bir müslüman, Irak’ta işgalci askerlerin çizmeleri ile basılan evleri kendi evi görmüyorsa, namusları kirletileni kendi anası, kardeşi gibi hissetmiyorsa ve son olarak canından, malından, tüm ailesinden daha sevgili olması gereken Hz. Peygambere kaşı yapılan hakaretleri umursamıyorsa imanı öğrenmeli, imanın neyi gerektirdiğini anlamalı ve yeniden iman etmelidir.

Eğer kişi birileri tarafından çizilmiş sınırlara göre hareket ediyorsa, sadece o bölgede yaşayan insanları kardeşi görüyorsa, öfkesini, sevincini sadece vatandaşlık bağı ile bağlı olduğu insanlara göre belirliyorsa imanı yeniden öğrenmelidir.

            Bir müslümanın değer verdiği, sevgi beslediği, öfkelendiği meseleler inancına göre belirlenmelidir.Sahip olduğumuz hiçbir şey Allah(c.c.)’ın dininden, O’nun Resulünden daha önde olamaz, öncelikli olamaz.

“De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız kazandığınız mallar, kesata uğramasından korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler size Allah'tan, Resûlünden ve Allah yolunda cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah fâsıklar topluluğunu hidayete erdirmez.” (9 Tevbe 24)

            İşte bu ikaz ışığında bizler, batının son yaptığı bu küstahlığı olağan görüp geçiştiremeyiz. Canımızdan daha önde olan Hz. Peygambere olan bağlılığımızı ispatlamalıyız.

            Kutlu doğum haftalarında ağlamaklı şiirler okuyarak, hiçbir zaman gerçekleşmeyecek bir dua olan “neredesin sen bekliyoruz” yakarışlarını ayyuka çıkararak, sayfalar dolusu methiyeler yazarak Peygamber anmaya çalışanlar, Allah Resulüne bağlılığın ispatlanacağı zaman asıl şimdidir.

Küstahlar lanetlenmelidir. Saldırgan zihniyet ile her türlü ticari, ekonomik ilişkilerimizi sona erdirmeliyiz. Kafirler, müslümanların değerlerine sövemeyeceklerini, aksi taktirde bedelini ağır ödeyeceklerini artık anlamalıdır.

  Biz müslümanların  ise dini anlayışımızı yeniden gözden geçirmemiz gerekmektedir. Hz. Muhammed(s.a.v.)’in sünneti, yaşamı iyi öğrenilmeli, analar, babalar yeni Muhammediler yetiştirmelidir. Hocalar Hz.Peygamberin liderliğini, komutanlığını, babalığını ve nasıl bir eş olduğunu kitlelerine anlatmalı, tavizsiz, ilkeli müslüman tiplerin yetiştirilmesi için çabalar sarf etmelidir.

Hz. Muhammed(s.a.v.) sevgisi, belli bir güne, belli bir haftaya,yıla asla sığdırılamaz. Çünkü Hz. Peygamber, hayatımıza müdahil olan bu dinin, tek rehberimiz olan Kur’an’ın tebliğcisi ve öğretmenidir. Bizler, hayatımızın her anında vahiyden uzak, ondan bağımsız olamayacağımıza göre, vahyin öğretmenini de, Hz. Peygamberi’de her an tefekkür etmeli onun kutlu hayat sürecini yaşamımıza örneklendirmeliyiz.

Esasında şu da bir gerçek ki, son yapılan sadece şekilsel bir hakaretti. Yüz yıllardır hiçe sayılan, kale alınmayan, ırkından dolayı utanılan, tebliğ ettiği değerler hayattan dışlanan Hz. Peygamber değil midir? Tabi olun, itaat edin dediği değerler ve örnek sünneti, beşeri ideolojiler ile yer değiştirilmemiş midir?  Yani saldırılar yeni başlamadı, sadece gözümüzün içine sokuldu o kadar....