dusunce - Hamza ER'in Kişisel Sayfasına Hoş Geldiniz. - Blogcu



« Önceki |

9/10/2009

Dergilerin Etkisi Hareketin Gücüyle Orantılıdır

          Dergi yazılı bir kültürdür. Topluma söyleyecek sözü olanların yazdıklarını kitlelere ulaştırır. Bir gazete, bir kitap gibi değildir. Gazete daha çabuk, hızlı tüketilir; zemini, ani geçişlere, kaymalara müsaittir. Kitapta ise bir seviye, ağırlık vardır. Dergiler bir düşüncenin, bir hareketin yazılı manifestosudur adeta… Topluma ne denileceği, nasıl söyleneceği kolektif bir akılla tespit edilir ve bu yayınlanır. Bu yönüyle dergiler daha sıcak ve daha hareketin merkezindedir. Bir döneme ait toplumsal hareketleri, düşünce ekollerini tanımak istediğinizde, o dönemin dergilerine bakmanız sizde ciddi bir kanaat oluşturur. Adeta hareketle beraber büyür, gelişir dergiler… Cemil Meriç, “… Kitap fazla ciddi, gazete fazla sorumsuz. Dergi, hür tefekkürün kalesi. Belki serseri ama taze ve sıcak bir tefekkür. Kitap, çok defa tek insanın eseri, tek düşüncenin yankısı; dergi bir zekâlar topluluğunun. Bir neslin vasiyetnamesidir dergi; vasiyetnamesi, daha doğrusu mesajı. Kapanan her dergi, kaybedilen bir savaş, hezimet veya intihar…” sözüyle bu gerçeği ifade eder.
           Dergilerde derdi olanlar konuşur. Sıkıntıyı teşhis ederek sorunları görebilenlerin yerinde duramayarak haykırmaları işte o makaleleri oluşturur. Zulme sessiz kalamayan, imanın, adaletin yüce derecesini keşfetmiş yürekler, o yüce bilgiyi/duruşu insanlara ulaştırmanın telaşını taşırlar. İnsanları, tabi olduklarında tüm yaratılmışların üstüne çıkaracak bir davete çağırırlar. Güdülen, yönlendirilen, varlığının hikmetini kavrayamamış edilgen nesneler olmaktan çıkmaları için adeta yakalarından tutup silkelerler. Bu tavır rahatsız edici görülebilir. Gereksiz, zamansız veya başkalarının işine karışmak gibi de algılanabilir. Ama bu uğraşa ilham olan ve örneklik teşkil eden Peygamberlerin davetleri sonrasında, statükocu bir kesimin sergilediği homurtular, doğru yolda olunduğunun bir sağlaması olarak görülmeli ve yola devam edilmelidir. Çünkü Resuller rahatsız etmek için gönderilmişlerdi. Mevcut egemen cahiliye sistemlerinin sahiplerini, o sistemden beslenenleri ve bu zulüm bataklığında tüm insani değerlerini yitirmiş onursuz bir hayat süren tebayı rahatsız etmişlerdi. Onlar kargaşa çıkarmakla, toplumun atalarından süregelen işleyişini bozmakla itham edildiler.  Hatta, anne babayla evladın arasını açmakla suçlandılar. Ama Allah’tan aldıkları vahye göre  hareket ederek elçilik görevlerini bırakmadılar, asla ihmal etmediler.
          İşte İslami kaygılarla yola çıkan dergiler bu örnekliği dikkate almalı, Rabbimizin insanlara kitap göndermesindeki muradı iyi yakalamalıdırlar. Yazılı bir çalışmanın çıkış gerekçelerine temel referans olarak vahyin gönderiliş hikmetleri doğru kavranmalı ve üzerinde tefekkür edilmelidir.
Temiz fıtratlarının sesini duyamayacak hale gelmiş, yaratılış amacının üstünü örterek heva ve heveslerine göre bir hayatı inşa etmeye çalışan toplumları Allah(cc) o hal üzere bırakmamış ve peygamberler vasıtasıyla uyarmıştır. Onlara kulluk görevlerini hatırlatmıştır. Takip etmeleri gereken bir şeriat göndermiştir. Bu dinin ortak ismi Tevhid dinidir. İnsanlardan sadece Allah’a kulluk yapmalarını ister. Hayatın O’nun sınırlarına bağlı kalarak yorumlanmasını, yaşanmasını bekler. Kula kulluktan kurtulmalarını hatırlatır. Allah’a yani Vahye dayanmayan tüm anlayışları reddetmelerini, bu tür düşünce, hareket, sistem ve her türlü anlayışın cahiliye hükmünde oluğunu hatırlatır. Yaşamın, ibadetlerin ve ölümün sadece Allah için olması gerçeğini vurgular. Bu ilahi sınırlara bağlı kalanları ebedi cennetle müjdelerken, sırt çevirenleri, başıboş yaratılmış gibi yaşayanları azapla korkutur.
          Bu ilahi gerekçe ve hedef, İslami dergi olarak yola koyulan tüm çalışmalara çıkış noktası olmalıdır. Dergicilik yapanlar, yaşadıkları toplumu iyi tahlil etmeli, teşhisi doğru koymalı ve  Kur’an kaynaklı bir çözümü dillendirmelidir. Eğer, zulmü ve şirki ortadan kaldırabilmek için gönderilmiş bir kitabın takip edildiği iddiamızsa, günümüzün çağdaş zulüm ve şirk anlayışlarına karşı güçlü muhalif söylemi olan dergilere sahip olmamız gerekir. Cahiliyenin tarihsel bir olgu olmadığını, üzerimizde egemenlik taslayan ideolojinin ve dayatmalarının,  hayatımızı kuşatan modern kültürün, geçmişten gelen ve sorgulayamadığımız geleneksel anlayış ve ritüellerin bu bağlamda görülebilmesi ve reddedilebilmesinin telaşı insanlara ulaştırılmalıdır.
          Bu, salt “üst bir dille” gerçekleşen çalışma anlamına gelmemelidir. “Vahyin ilk nüzul ortamı ve mesajları bütünsel olarak idrak edilebildiğinde, içinde bulunulan ortamda hayatın tümünü kuşatacak bir sorumlulukla karşı karşıya olunduğu, oluşan İslami kimlikle hayatın bütün şubelerine müdahale edecek bir zindeliğe ulaşılması lazım geldiği görülecektir.” (1) Bu sebeple toplumun bizzat içinde bulunduğu sorunlara değinilmesi, sıkıntının paylaşılması, ama bunun, egemen olan şirk sisteminin yansıması olduğu gerçekliğine bağlanması gerekir. Aksi, ifsad edici bir zihnin sebep olduğu çarpıklıkların gündeminde boğulmak anlamı taşır ki bu Rabbani yöntemle bağdaşmaz…
        İlk inen ayetler, Tevhid akidesini kökleştirmeye çalışmakla beraber, buna paralel olarak toplumsal problemlere de işaret etmiştir. Ölçü ve tartıda hile yapmak, yetimi ve öksüzü itip kakmak, kız çocuklarını diri diri toprağa gömmek ve mal yığıp saymak gibi olumsuz davranışlar vahyin konusu olmuştur. Bu sebeple günümüzde resmi ve özel tefeciliğin açtığı yaralar, uyuşturucu kullanımı ve fuhuş yaşının düşüşü, okulların sadece birer flört mekanı olması ve yaşanan trajediler, müzik ve futbol gibi ilahların türetilerek beyinlerin uyuşturulması, annesini, öğretmenini, arkadaşını kesip doğrayacak psikolojiye sahip gençlerin varlığı, ekonomik dengesizlik ve sömürü, etnik kimliklerden dolayı yaşanan çatışmalar, vb… gibi konulara değinilmeli, Allah(cc)’ın hayata müdahalesini kabul edemeyen müşrik zihinlerin sebep olduğu ifsadın boyutları gözler önüne serilmelidir.  Ancak, tüm bu zulümlerin kaynağının egemen olan şirk sisteminin olduğu hedefine insanlar yönlendirilmeli, bu yaşananların çözümüne yönelik teknik detaylarla uğraşarak üretilen gündemin çarklarında öğütülmekten sakınılmalıdır.   
          Böyle bir dil kullanan dergiler, din kavramını dar anlamıyla tanımlamış kesimler tarafından eleştirilmekten kurtulamamıştır. Dergilerin siyasi bir hale geldiğini söyleyerek, dini dergi görüntüsünün yansıtılmadığını iddia etmişlerdir. Oysa ‘din’ olayı, yalnızca bir inanç, bir vicdanî kanaat, ahlâkî davranışlar ya da belli zamanlarda ve özellikle gizli olarak yerine getirilen kişisel tapınmalar değildir. “İnsanların benimsedikleri, inandıkları, düşüncelerini ve yaşayışlarını ona göre ayarladıkları, toplumsal düzenlerini ona uygun düzenledikleri sistemler, doktrinler, ideolojiler birer dindir. Kişinin, kendileri ile toplumun, kendileri ile yüce bir varlığın arasındaki ilişkileri düzenleyen her sistem bir dindir. Eşya ve evreni izah eden, insanların hayatına yön veren, kişilerin inanarak benimsedikleri her dünya görüşü bir dindir. İslâm’a rağmen insanlar bir siyasî güce, bir sisteme ve onlara ait düzene, ilkelere boyun eğip itaat ediyorlarsa, bu bir dindir. İnsanların bu gibi sistem veya ideolojilere din adı verip vermemesi, bir veya daha fazla ilâha inanıp inanmaması, birtakım davranışlara ibadet adını verip vermemeleri işin aslını değiştirmez.”(2)  
          İşte tam burada şunu söylemek gerekir ki, vahye yaslanarak hayata dair sözü olan, rahatsızlığını dile getiren, muhalif olan, dergiler aslında “dini” dergilerdir. Dine ait bir şeyler söylüyor, hakk dine göre bir şeyler söylüyorlardır. Hakk din olan İslam’a…
 Bu açık tanımla, bir takım ilmihal ve fıkhi kaidelerin iktibas edildiği yayın olmaktan çok öte, toplumu dönüştürecek mesajlar içeren, ayet ve sünnetten örneklikleri sayfalarına taşıyan, geleceğe dair sözü  olan yayınlardır dini dergiler…
           Bugün her zamankinden daha fazla muhtacız bu tür dini dergilere… Kavramlarımız karmaşık hale getirilmiş, akidevi ve ameli bid’atler hayatın her alanını kuşatmıştır. İdeolojik devlet kendi dinini dayatmakta ve halkın dininin sınırlarını belirleme cüretini kendinde görmektedir. İslami olan her şey yasak kapsamında olup hak dinin ısrarcıları mahkum edilmektedir. Modern hayat tarzı toplumu alabildiğine kuşatmış, dünyevileşen bireyler sınırlı olanın peşinde koşmayı ve onunla yetinmeyi tercih etmişlerdir. Aileyi, genci, kadını ifsad etme amaçlı projeler sahip olunan her türlü imkanlarla hayata geçirilmiş, emniyetten uzak bir toplum hali zirve yapmıştır.  İslam beldelerinin dört bir yanı işgal edilmiş, Müslümanlar acıyı, hüznü ve zilleti yaşamıştır. Emperyalist anlayış dünyayı daha rahat sömürebilmesinin önünde tek engel gördüğü İslami değerleri çarpıtma ve kendi tabiriyle ılımlılaştırma çalışmalarını hızlandırmıştır. Ne yazık ki, Allah yolunda işgale karşı koyan yiğitler yalnız bırakılmış, cihat, şehitlik gibi kavramlar konuşma ve yazıların gündeminden çıkartılmıştır. Tüm bunların yanında, hiçbir usulü, fıkhı olmayan davranışlar da direniş adıyla türemiş, gençlerin enerjileri ve samimiyetleri dengeli olmayan eylemlerle israf edilmiştir.
           Böyle bir dönemde, iyiliği emretme kötülükten sakındırma görevine kurtuluşa erebilmek için talip olan mü’minler daha fazla mesai yapmalı, meşru olan bütün propaganda imkanlarını bu uğurda kullanmaya çalışmalıdır. Geleceğe miras olarak bırakacakları şahitliklerinin kayıt altına alındığı nitelikli dergilerde istikrarla ısrar etmelidir. Okuyucuda dergisine bu gözle bakabilmeli, bir dergi bir hayat, bir adem, bir alem heyecanı ile sahip çıkmalıdır. 
 
Yoksa “…Kapanan her dergi, kaybedilen bir savaş, hezimet veya intihar…” olacaktır.

29/5/2009

Karar Ver : Şahitlik mi? Nifak mı?

           İslami kimliğimiz gereği, karşılaştığımız problemlere yönelik rengimizi belli etmeli, şahsiyetimizi, ilkeli tavrımızı ortaya koyabilmeliyiz. Şahitlik bunu gerektirir. Açık bir şekilde Allah’ın senden istediğini beklediğini yerine getirmek ve mü’minliğin ne anlama geldiğini ispat etmek… 
         
          “Böylece sizi orta yolu benimseyen bir ümmet yaptık ki, siz insanlara şahit (örnek) olasınız ve peygamber de size şahit (örnek) olsun…” (2/Bakara 143)

            İmtihanımız, bu şahitliği ortaya koyup koyamadığımız oranda anlam kazanır. “Ben, cinleri ve insanları yalnızca bana ibadet-kulluk etsinler diye yarattım.” (51/Zariyat 56) hakikatiyle yaratılışın hikmetini özetleyen Rabbimizin ibadetten kasıt olarak sadece günün belli vakitlerinde yerine getirilen şekilsel bazı ritüelleri kastetmediğini, ibadetin, hayatın tüm alanında Allah’ın emirlerine itaat etmeyi, ona teslim olmayı, yasaklarından sakınmayı gerektirdiğinin anlaşılması gerekir. Bu bağlamda ibadet-kulluk ile şahitlik arasındaki ilişki fark edilmelidir. Hakkın, imanın, adaletin şahitleri, tanıkları olmak, Allah’ın bizleri varetme hikmeti olan ibadetin ta kendisidir.
            Şahit, doğrulayan, ispat eden demektir. Allah’a, varlığına, birliğine, kitabına, peygamberine iman eden bir mü’min, diğer insanların görebilmesi, örnek alabilmesi için bunun vecibelerini ortaya koymalıdır. İmanından kaynaklanan adaleti, doğruluğu, temizliği, eminliği, kıyamı sergilemeli ve insanlar üzerinde şahitler olabilmeyi hedef edinmelidir.
               
                “Allah adına gerektiği gibi cihad edin. O, sizleri seçmiş ve din konusunda size bir güçlük yüklememiştir, atanız İbrahim'in dini(nde olduğu gibi). O (Allah) bundan daha önce de, bunda (Kur'an'da) da sizi "müslümanlar" olarak isimlendirdi; elçi sizin üzerinize şahid olsun, siz de insanlar üzerine şahidler olasınız diye. Artık dosdoğru namazı kılın, zekatı verin ve Allah'a sarılın, sizin Mevlanız O'dur. İşte, ne güzel mevla ve ne güzel yardımcı.” (22/Hac 78)

               Bu görev peygamberin diğer insanlara şahitlik etmesi gibi, İslâm toplumunun diğer insanlar önünde hakkın, doğruluğun ve adaletin yaşayan şahitleri olmalarını ve hakkın, doğruluğun ve adaletin anlamını tüm dünyaya göstermelerini gerektirir. Bu görev sebebiyle hesaba çekilecek İslâm toplumuna çok büyük sorumluluk düşer. Nasıl Hz. Peygamber(sav) Allah'ın hidayetini tebliğ etmekle görevli idiyse, aynı şekilde müminler de hidayeti diğer insanlara tebliğ etmekle sorumludurlar.
            Bu sorumluluk nasıl olurda dünya menfaati ve geçici bir makam, rütbe uğruna iptal edilebilir. Mü’min bir örnekliğin akli bir takım çıkarımlarla ihmal edilmesi nasıl meşru görülebilir. Yalnızca Allah’a ibadet-kulluk yapabilme üzere yaratılan insanoğlunun bunu gizlemeye ertelemeye çalışması nasıl bir garabettir.
           Hakk'ın şahitleri olarak görevlerinde en ufak bir gevşeklik gösterenler, kendi kötü amelleri ile birlikte kendi önderlikleri zamanında yayılan kötülüklerden de sorumlu tutulacaklardır. Bu sorumluluk karşısında, “o inandığını iddia ettiğin din neden ete kemiğe bürünmedi, safın, tavrın, tercihin neden şirk üzere, batıl üzere göründü” hesap sorgusuna verilecek hangi cevabın mazeret olarak kabul görüleceği zannediliyor? Siyasi hesaplar ve rekabet, ekonomik güce ulaşabilmenin planları, emredilen net şahitliği engelliyorsa-erteliyorsa, kendi kıyametinin zamanını bilmeyen insanoğluna Allah ile ömür pazarlığı mı yaptın denmez mi?
 
Tevhid ve Adaletin Şahitleri Olmak
             Şahitlik, tağuta, cahiliyeye Lâ demektir. Onu ve değerler sisteminin çarpıklığını net ortaya koyabilmek, Allah’ın otoritesine rakip olma küfrünü ifade edebilmektir. Bu tanıklık, dinin hayatta kalma hakkını pekiştirecek bir tanıklıktır. Bu dinin insanlara vermek istediği hayırlı mesajı destekleyen bir şahidliktir. Kişi canıyla, ahlâkıyla, yaşantısıyla, hayatıyla bu dinin canlı bir şekli olmadıkça bu şahidliğin gereğini yerine getirmiş olamaz. Bu şahitlik adaletten yana olmaktır. Hakkı ayakta tutarak adaletin şahitleri olabilmektir. (bkz.5/Maide 8) Ama en önemlisi, tüm bu kavramların vahyin ortaya koyduğu değerler sistemi içerisinde bir anlamının olduğunu anlatmaktır.
             Bu şahitlik hayatın her döneminde ve farklı yönetim biçimlerinde de kendini göstermelidir. Hz. Ömer adaletinin uygulandığı dönemde de, zalim Lenin Sovyetlerinde de bu dinin örnekliği ispatlanmalıdır. Dinin hayata karıştırılmadığı laik toplumlarda yaşayan Müslümanlarda bu ilahi emre muhatap olarak imanlarının gereğini ifade edebilmeli, örnek birer model olabilmelidirler.
           Laik cahiliye sistemleri içerisinde elde edilmesi beklenen hiçbir siyasi rant ve ekonomik pay bu ibadetin önüne geçmemelidir. Gelecek hezeyanları içerisinde amellerini ve örnekliğini toprağa gömenler bir müddet sonra çarkları arasında öğütüldükleri sistemin direklerinden birisi olmuşlardır. İçselleştirdikleri sistemin temel değerleri uğruna, uluslararası dengeler adı altında Allah’ın hükümlerini gözardı etmişler, zalimleri dost kılmışlar, muvahhidleri ise marjinal etiketiyle yaftalamışlardır.
             Rahatlık ve çalışmaların! devamı vesveseleriyle kendilerini ve çevrelerini kandıran, oyalayanlar maalesef ne kadar boş ve batıl bir oyun içerisinde oyalandıklarını göremez olmuşlardır. Onların bu tavrı, “inandığı ve düşündüğü gibi davranmama, özü sözü bir olmama” olarak tanımlanan nifak kavramının tam karşılığıdır.

Rabbimiz Bizi Şahitlerle Beraber Kıl
           Şahitlik bir ibadet, şahitlerle beraber olmak duamızdır. Hz.İsa(as)’a iman eden havariler, Allah tarafından indirilene iman ettiklerini belirttikten sonra kendilerinin şahitlerle beraber yazılması için dua etmişlerdir.

           “İsa onların inkârlarını hissedince: "Allah yolunda yardımcılarım kim?" dedi. Havariler: "Allah yolunda yardımcılar biziz. Allah'a iman ettik. Şahit ol ki, biz muhakkak müslümanlarız." dediler. Ey Rabbimiz, senin indirdiğine iman ettik, o peygambere de uyduk. Artık bizi şahidlerle beraber yaz.” (3/Al-i İmran 52-53) 
  
               Şehid Seyyid Kutub bu ayetin tefsirinde havarilerin duasına dikkat çekerek, Müslümanları düşünmeye davet etmiştir  :
            “İşte bu havariler, kendilerini Allah'ın dinine şahidlik edenlerle birlikte yazması için Allah'a dua ediyorlar. Yani bu dinin canlı bir örneği olabilmeleri için kendilerine yardım etmesini ve başarılı kılmasını, O'nun hayat sistemini gerçekleştirme, bu sistemin pratik olarak yaşandığı bir toplum kurma uğrunda cihad etmeye göndermesini diliyorlar... İsterse, bu dinin gerçeğine "şahidlik edenlerden olma kendilerine hayatları pahasına mâl olsun!
           Bu dua, kendisinin müslüman olduğunu iddia eden herkesin üzerinde düşünmesi gereken bir niyazdır. İşte Havarilerin anladığı İslâm budur. Gerçek müslümanların vicdanlarındaki İslâm budur! Dinine karşı bu şahidlikte bulunmayan ve onu gizleyen, kalben günahkârdır. Kişi müslüman olduğunu iddia edèrde kendisi İslâm'ın öngördüğü bir hayat yaşamaz veya bunu kendi içinde yaşar, fakat onu hayatın her alanında uygulamaz da kendi yaşamını dinin yaşamasına tercih edip Allah'ın hayat için öngördüğü yaşam biçimini yürürlüğe koymak için cihad etmezse o şahitliğinde gedik açmış olur. Veya bu dinin tersine bir şehadette bulunmuş olur.”(
Fî Zılâl-il Kur’an cilt:2 sa: 91)

           Artık karar verilmeli ve saflar seçilmelidir. Hak ve adaletin şahitleri mi olunacak, yoksa münafıklık vasıfları içerisinde koca bir ömür maskeler giyerek mi geçirilecek? Bu ikilemden bir an önce kurtulmak gerekmektedir. Çünkü heba olan sadece bu fesada bulaşanlar değildir. Arkadan gelen genç neslin bu nifak karakterinden etkilenme tehlikesi durumun vahametini arttırmaktadır. Tavizsiz, duru ve ilkeli bir tavra muhtaç olan yeni nesle model olunmalı, meydanın sadece kaypak ve münafık karakterli kişi ve oluşumlara kalmadığı ispatlanmalıdır.

18/2/2009

Müslüman Gazeteciye Teşekkür

         İmani değerleri sahiplenerek yaşamanın marjinal olarak kabul gördüğü bir dönemden geçiyoruz. İmanın şahitliğini hayatın bütün alanında gerçekleştirebilmek her yiğidin işi değil artık. Etrafınızda, dillendirdiğiniz söyleme hemen dudak büken ve “halen orada mısınız” bakışıyla aşağılayarak bakan o kadar çok insan var ki.
          Bu tutum tabii ki bizim saflarımızı terk etmemize sebep olmuyor. Tevhidi değerlerin şahitliğini hayatın her alanında yerine getirebilme çabalarımız devam ediyor. 
          Ancak, eğer mesleğiniz gazetecilikse, ailenizin geçimini de buradan sağlıyorsanız, bu konuda ciddi bir imtihan süreci sizi bekliyor demektir.
          Menfaatçi, çıkar ilişkileri güden ve birilerine yamanma endişesinde olan gruptan değilseniz, bu meslekte var olmanız zorlaşır. Aranan ve hep dikkate alınan gazeteciler statüsünde görülmeyebilirsiniz. Sektörü elinde tutan büyük çoğunluğun halkalarına dahil olamadığınız için, ekonomik ve şöhret pastasında payınız da olamaz. Dar çerçevede idealleriniz doğrultusunda mücadele eder durursunuz.
          Eğer bu duruşunuzda biraz zayıflarsanız, çevrenizde sağlam insanlar da olmazsa, “ne işin var oğlum bu İslami mecmualarda çık gel bizim piyasaya” telkinlerinden etkilenebilirsiniz. Böylece, magazin haberler ve fotoğraflarından arta kalan iki üç sayfada haberinizi yapar, paranızı alır ve çarkın içinde öğütülerek profesyonel! olursunuz. Hele daha önce içerisinde bulunduğunuz ve mahremiyetlerini bildiğiniz İslami camiaları gammazlar, iç hayatlarını bu piyasa gazete ve dergilerinde sergilerseniz, önünüze atılan kemik biraz daha büyür. Müslüman camianın idealleri, özel yaşamı, sohbetleri ve özellikle kadınları üzerinden, malzemesi biten kartele malzeme sağlamanız için bir dönem yüklü banknotlar alırsınız. Ama işi bittiğinde buruşturulup çöpe atılan bir mendil gibi sizinde tasviye edilmeniz çok uzun sürmez. Malzeme tükendi mi iş de biter. Ama haysiyet ve şerefini kaybetmiş bir kişilik olarak ortada kalırsınız.
          Bahsettiğimiz bu son örneğe ait o kadar çok isim var ki önümüzde. Kime güveneceğine şaşırıyor insan. Adeta Müslüman gazetecilere hasret kalır olduk. Kazancı belli bir çıtayı geçmeyen, ama mesleğini ibadet şuuruyla ifa eden isimleri parmakla sayıyoruz.
          Yaptığı haberin Müslüman gençlerde oluşturacağı etkiyi hesap eden, vereceği bilginin ciddi bir boşluğu dolduracağına inanan, mesajı önceleyen, dertli ve duyarlı gazeteci kardeşlerimize rastladığımda çok mutlu oluyorum.
          Bu gazetecilerden bir tanesi Adem ÖZKÖSE kardeşimiz. Dar imkanlarla yerine getirmeye çalıştığı mesleğini kulluk bilinciyle paralel götürebilen önemli bir dostumuz. Bildiğim bir çok yüksek ücretli iş teklifini idealleri uğruna reddedebilmeyi başaran ender bir gazeteci.
          Adem, eğer bu güne kadar yaptığı nitelikli dış haberleri, farklı bir sunum ve servisle hazırlamayı kabul etseydi, hem popülerliğini hem de kazancını arttırmayı başarabilirdi. Ama o, Müslüman sorumluluğuyla İslami perspektiften bizleri bilgilendirmeye çalıştı.
          Bazen, Irak zindanlarından duygulu tablolar aktardı, bazen de direniş gruplarının umut ve direncini… O’nun kaleminden Afgan cihadını hissetmeye çalıştık. Şehit Taliban komutanının son mesajlarını ondan aldık. Bazen bir Çeçen komutan röportajıyla karşımıza çıktı, bazen de Ortadoğu’dan bir alimin tespitlerini aktarırken…
          O, Hristiyan bir rahibin imanı neden seçtiğini duyurarak da topluma ciddi mesajlar verdi. Haberlerinde adeta “İslam cevherinin belki farkında değilsiniz ama bunu farklı inançlar keşfediyor.” diyordu.  
          Filistin cihadının bir çok önemli ismiyle de görüşebilen Adem kardeşimiz şu anda son Gazze saldırılarından dolayı Gazze’de… Çok ama çok değerli izlenimlerini bizlerle paylaşıyor. İzlenimlerini değerli kılan ve diğer yaptığı başarılı işlerden ayıran, herhalde siyonistlere karşı zafer kazanan bir beldeden sesleniyor olması.
          O şimdi gençliğimizin hayallerini bir bir gerçekleştiriyor. Yiğit Kassam komutanına sarılıyor, Şehitlerin annesinin duasını alıyor, hasret çektiği babasına kavuşan Filistinli kızın sevincini yaşıyor. Ancak küçük kupürlerini görerek ah çektiğimiz meşhur Gazze mitinglerinden birisinde yer alıyor. Şehid Şeyh Ahmed Yasin’in evinde oğluyla görüşüyor. O büyük öğretmenin öğretilerini dinliyor ve yazıyor.
           Binlerce dolar harcırahla dış seyahatlere çıkıp otel odalarından haber hazırlayanların popüler ve saygın kabul edildiği günümüzde, cebindeki sınırlı paraya rağmen ümmete zafer coşkusunu aktarmaya çalışan Adem Özköse’nin bu tercihine gerçek değer inşallah verilecektir. Niyetini salih tuttuğu müddetçe, değer verenlerin en yücesi Allah(c.c.) tarafından inşallah çalışmalarının karşılığını alacaktır.
          Adem kardeşim, gerek bizzat görüşerek, gerekse mektupla röportaj yaptığı Şehid Abdulhalim Sadulayev, Şehid Ebu Hafs, Şehid Molla Dadullah’la, ayrıca evini ziyaret ettiği  Şehid Şeyh Ahmed Yasin’le inşallah cennetlerde kucaklaşır.   
          
            Küresel İslami mücadeleye hiçbir komplekse kapılmadan kendi kabiliyetine göre katkı sağlayan gazeteci Adem Özköse’ye, yeryüzünde zulme direnen Müslüman ailesinin fertleriyle bizleri buluşturduğu için teşekkür ediyorum. İmrenerek takip ettiğimiz çalışmalarını yılmadan, bıkmadan ısrarla sürdürmesini temenni ediyor, istikamet üzere kalmasını Rabbimden diliyorum.    
                                                                                                                                                            HAKSÖZ HABER

3/2/2009

Zübeyr bin Ümeyye Sadece Tebrik Edilir

R.Tayyip Erdoğan'ın Davos Çıkışı Üzerine...



             Hz. Muhammed(s.a.v.) davet sürecinde pek çok engel ve zorluklarla karşılaşmıştır. Alay ve hakaret, fiili darp, taviz teklifleri ve öldürülme girişimlerini yaşamıştır. Bu dönemin en zor imtihanlarından birisi de muhasara ve ambargo olmuştur. 

            İbn ishâk ve Mûsâ bin Ukbe’den bu hadise şöyle rivayet edilmiştir: “Kureyş kâfirleri Resûlullah (s.a.v.)'ı öldürme hususunda sözbirliği ettiler. Bu konuda, Muttalib Oğullarıyla da, Hâşim Oğullarıyla da gidi, konuştular; ama onlar Hz. Peygamber'i Kureyş kâfirlerine teslim etmeye yanaşmadılar.
Kureyş, Resûlullah'ı öldürmeyi başaramayınca; Resûlullah, ona tâbi olanlar, Resûlullah'ı koruyanlar, bir de Hâşim Oğulları ve Muttalib Oğullarıyla ilişkileri kesmeye karar verdiler. Bu münâsebetle de kendi aralarında şu aşağıdaki konuları içeren bir protokol imzalayıp, Kabe'nin içine astılar:
a - Onlardan kız alınıp, verilmeyecek, b - Onlardan hiçbir şey alınıp, satılmayacak, c - Onlara gidip ulaşacak bir rızık yolu bırakılmayacak, d-Onlardan gelen bir barış teklifi kabul edilmeyecek,  e - Onlara herhangi bir şefkat ve merhamet gösterilmeyecek.
Bu konular, Muttalib Oğulları'nın Resûlullah'ı öldürmek için kendilerine teslim edinceye kadar geçerliydi.
Kureyş bu anlaşma metnine, bi'setin yedinci yılının Muharrem ayından başlamak üzere, onuncu yılına kadar bağlı kaldı.”
            
             Yaşanan bu ambargo sonucunda Hâşim Oğulları, Muttalib Oğulları, onlarla birlikte bulunan Müslümanlar ve Peygamberimiz, Muttalib Oğulları Mahallesinde muhasara altına alınmıştı.
             Bu muhasara sebebiyle Hz. Peygamber efendimiz ve ashabı,  üç yıl boyunca çok darlık içinde yaşadılar. Açlık ve hastalıklara direndiler. Bazı rivayetlerde Müslümanların ağaç yapraklarını yiyecek kadar açlığa ve sıkıntıya düştükleri rivayet edilmiştir. Mekke’ye bir ticaret kervanı geldiğinde ihtiyaçlarını gidermek için kervana giden mağdurlar engellenir, müşrikler hemen cazgırlık yapar ve “fiyatları yükseltin Muhammed ve arkadaşları alamasınlar” derlerdi. 
            Bu insafa ve insanlığa sığmayan ambargoya daha fazla tahammül edemeyen Kureyş müşriklerinin ileri gelenlerinden beş kişi, Zübeyr bin Ümeyye önderliğinde sesini yükseltmiş ve erdemli bir çıkış yapmıştır.   
              Zübeyr bin Ümeyye  Kâbe’nin yanında bulunan halkın yanına gelerek: “Ey Mekke halkı! Biz yiyelim içelim, güzel elbiseler giyinelim, öbür taraftan, Hâşim ve Muttalib Oğulları alışverişten mahrum edilsinler, sefalet içinde kıvranıp helak olsunlar; doğru mudur? Vallahi, akrabalık bağlarını kesen bu zalim sahife(anlaşma) yırtılmadıkça, yerime oturmam.” demiştir. 
           
             Geçmişte yaşanan bu tablo, bugün açık hava hapishanesine çevrilen Gazze ile birebir örtüşmektedir. O dönem insanlar Muttaliboğulları mahallesine hapsedilmişken bugün insanlar Gazze’ye  hapsedilmiştir. Mağduriyet aynı ama mağdurlar farklı, zulüm aynı ama zalimler farklıdır. O zamanın Mekke müşriklerinin zalimliğini bugün Gazze’yi açlığa ve ölüme terk eden, tonlarca bombalarla saldıran İsrail üstlenmiştir. Ayrıca Refah sınır kapısını açmayan Mısır, Ebu cehilleri aratacak bir tavır takınmaktadır. Gazze’nin direnen ve inancından taviz vermeyen onurlu insanları da Peygamber(s.a.) ve ashabının konumundadır.

             Ve her iki hadisede de  insanlığını kaybetmemiş erdemli kişiler görülmüştür. Mekke müşriklerinin karşısına dikilerek “bu zalimliğe son verin” diyen Zübeyr bin Ümeyye’nin tavrı ile son Gazze saldırılarında onurlu çıkışlar yaparak israil’in katilliğini yüzlerine haykıranların duruşu tebrik edilebilir davranışlardır. Venezüella devlet başkanı Hugo Chavez’in İsrail büyükelçisini sınır dışı etmesi ve T.C. Başbakanı R.Tayyip Erdoğan’ın katil Şimon Perez’in yüzüne katilliğini haykırması bu bağlamda değerlendirilmelidir. Adaletli Müslümanlar da bu duyarlılığa  ilgisiz kalmamış tebrik etmişlerdir. 
           
            Ancak tepki sadece tebrikle sınırlı kalmalıdır. Müslümanların sloganlar atmak için karşılama törenlerine gitmesi ve etrafını buna sevk etmesi ilkesizliktir. Tebrikten ötesinin peşinde koşanlar, rejimin gayrimeşruluğunu, siyasi ilkesizlikleri, israil’le yapılan tüm anlaşmaların halen geçerli olduğunu, konsolos ve büyükelçinin terör planlarını halen rahatlıkla bu topraklarda yaptığını unutmuş görünmektedir. İnsani bir çıkışı abartarak ideal kahramanlar oluşturanlar, Tevhidi prensiplerin her daim öncelikli olduğunu reddetmişlerdir.

           Biz mü’minler davet ve mücadele yolunda Rabbani yolun dışına çıkamayız. Laik ve Kemalist rejimin içerisinde ulusal menfaatler gözeterek politika yapanlar muvahhidlerin önünde asla olamaz. Hatta bırakın öncülüğü, hidayet yolunda tebliğe muhtaç kitlenin içerisinde değerlendirilerek kendilerine dua edilir.

4/1/2009

Sıkılan İki Kanlı El : Maliki ve Olmert

          İbadetlerimiz, hayatın içerisinde takınacağımız tüm tavırları kapsar. Dostumuzu, düşmanımızı, sevgimizi, nefretimizi, öfke ve merhametimizi Allah’ın emrettiği gibi belirlemek, tıpkı namaz, oruç gibi bir ibadettir. Bunu ihmal ve ihlal eden, ya gaflet, yada inkar içerisinde olmuş olur. Her iki durumda, hüsran ve ziyan olduğundan bir mü’min için kabul edilemez tercihlerdir. Kur’an’ın tabiriyle fısktır, yoldan çıkıştır.
 “Eğer onlar Allah'a, peygambere ve O'na indirilen Kur'an'a inansalardı, kâfirleri dost edinmezlerdi. Onların çoğu fasık, yoldan çıkmış kimselerdir” (5/Maide 81)
 
          Allah’a iman eden, Hz. Muhammed(s.a.v.)’i Rasul, Nebi olarak tasdik edenlerin Allah ve Rasulünün emri dışında hareket etmeleri asla söz konusu değildir. Mü’minler, o ilahi emrin dışarısına çıkmamak için çaba gösterir, kulluğun ancak bu hassasiyetle makbul olacağına inanırlar.
          Bu hassasiyet tabii ki dostluk kuracağımız ve sevgi besleyebileceğimiz kişileri seçerken de devrede olmalıdır. Yoksa farkında olmadan Laik bir din anlayışına bürünülür. Namazda tadil-i erkanlara riayet için gösterilen hassasiyet, hayatın tam içerisinde, ticarette, komşulukta, ailede, toplumda, devlette yerini bencelere, hevaya ve çıkarlara bırakır. Rabbim bana ne diyor, ne bekliyor endişesi sosyal hayata taşınmaz, akıllardan çıkarılır.
         
         Ölçü ilahi hassasiyetler olmayınca, aileni, evlatlarını katledenlerle, topraklarını işgal eden, ibadethanelerini yağmalayanlarla bir problem yaşamazsın. Onları misafir eder, en samimi pozlarla mesajlar verirsin. Strateji dersin, koşullar dersin. Bu mevkiler bunu gerektirir dersin. Hatta takiyye bile dersin. İpin ucu bir kere kaçmasın, ölçü, değer, din, iman bırakmazlar insanda, yuvarlanır gidersin.

          Katiller, mağdurlar ve işbirlikçiler kim, ailesini, evlatlarını katledenlerle kim dostluk kurmuş soruları eğer akıllara gelmeye başlamışsa bizde açıklık getirmeye çalışalım.
          Irak’taki Hasan, Ali, Fatma, Filistin’deki Yasir, Ömer ve Zeynep’ten bahsediyorum. Onlar bizim ailemiz, kardeşlerimiz. Acıları acımız, dertleri derdimiz, zaferleri sevincimiz. Bu kardeşlerimize olmadık acıları yaşatan, topraklarını işgal eden, yağmalayan, sürgün eden Siyonist israilin başbakanı Ehud Olmert ve Irak’ın işbirlikçi sözde başbakanı Nuri El Maliki geçtiğimiz ay sonunda 2 gün arayla Türkiye’ye geldi. Cumhurbaşkanı ve başbakanın güzelce ağırladığı, beraberce samimiyet ve dostluk mesajları verdikleri bu kişilerin kanlı elleri muhabbetle sıkıldı.
           Bu görüşmeler Irak ve Filistin halkını derinden yaraladı. Çünkü bu insanların, (Laik T.C.’nin idari mekanizması ile halkı ayırt edemeden) Osmanlı mirası olarak gözleri buradadır. Halen bir abi, bir baba görerek bu topraklara bakmaktadırlar.

          Peki sıkılan bu kanlı ellerin sahipleri kimdir, ne türlü cinayet ve eylemlerin ortağıdırlar? Meselenin daha iyi anlaşılabilmesi için bu sorulara cevap vermemiz gerekmektedir.

Nuri El Maliki :
          Irak’ı işgal eden ABD’nin başbakan olarak atadığı Maliki, kendi soyunun Beni Kureyza Yahudilerine dayandığından övgüyle bahseden bir kişidir. Bugün Irak’taki Sünni-şii çatışmasının baş aktörlerindendir. Bu fitneden dolayı milyonlarca Iraklının ölmesinin müsebbiplerindendir. Kendisi işgalden önce Suriye’den Lübnan’a geçen işçiler için pasaport ve belgelerin sahtelerini yapmaktaydı. CIA kendisini bir ispiyoncu olarak yetiştirmişti. Yakın bir arkadaşı O’nun Suriye’nin bir kahvesinde  kötü bir şekilde koktuğunu, kılıksız ve elbiseleri dağınık bir şekilde otururken gelen bir telefonla Irak’a geçtiğinden söz eder. Hatta küçük bir kasabanın belediye başkanlığını şart koştuğunu anlatır.
          İşgalin ardından el Hindiye bölgesindeki el Tuvaric kasabasında 11 kişiyi Baasçı oldukları iddiasıyla kendi silahıyla öldürmüştür.
          Başbakanlığı döneminde bu kanlı yüzünü sürekli gösteren Maliki ABD’den aldığı emirlere layıkıyla itaat etmektedir. Bugün Irak hapishaneleri ABD işgaline karşı direnen mücahitlerle doldurulmuştur. Bu kişiler akla gelmedik işkencelere uğramış ve halen uğramaktadır. Bu baskın ve tutuklamaları ABD adına bizzat Maliki’nin kendisi yürütmektedir.
          ABD askerlerinin tecavüz ettiği bir kadının ailesi intikam alarak o ABD askerlerini öldürmüş, karşılığında Maliki tarafından idamla cezalandırılmıştır. Bu iğrenç fiilleri işlemekte ABD askerlerinden geri kalmayan Irak  polis güçleri Iraklı bir kadına tecavüz etmiş ve karşılığında Maliki tarafından ödüllendirilerek izne çıkartılmıştır. Ayrıca, Sabrin El-Cenabi isimli mağdure kadının direnişçilere destek verdiği iddiasıyla müebbet hapsine karar verilmiştir.
           Iraklı tutsak kadınlar yalvararak kendilerinin ABD hapishanelerine naklini istemekte, Maliki yönetimindeki cezaevlerinin iğrençlik ve zulümde ABD askerlerini geçtiğini söylemektedir. 
          İndepent Gazetesi'nin Ortadoğu muhabiri Robert Fisk, Irak hükümetinin, kimlikleri bile bilinmeyen ve bulunamayan yüzlerce Iraklıyı, Kazımiye Cezaevi'nde gizlice idam ettiğini haber yapmıştır. 'Irak ölüm hücresinin sırları' isimli makalesinde Fisk, Maliki yönetiminin, yüksek  güvenlikli cezaevlerini, idam evi gibi kullandığını duyurmuştur. Kazımiye'deki idamlara tanık olan bir eski yetkiliye dayandırdığı makalesinde, Fisk şunları söylüyor : "Irak yönetimi, Saddam'dan gördükleri korkunç darağaçlarını, direnişçiler için kurdu.Başbakan Nuri Maliki'nin 'demokrat' hükümetinin merkezdeki küçük bir hücrede darağacında sallandırdığı kurbanların sayısı 100'lerle ifade ediliyor. İnfazlara şahit olan eski bir Britanyalı yetkili 'İnfaz edilenlerin çoğunluğunun direnişçi olduğu farz ediliyor' deyip tüyler ürperten ayrıntılar veriyor"
            Irak’ta camii ve mescitlere de baskınlar düzenleyen Maliki yönetimi bu yönüyle de kendi ipini tutan ABD’yi aratmamaktadır. Maliki Hükümetine bağlı güvenlik güçleri mübarek Ramazan ayının ilk gününde Muhammed el Emin Camisine yönelik bir baskın gerçekleştirmiştir. Tarimiye bölgesinde yer alan camiye hükümet güçlerinin gerçekleştirdiği baskın sırasında cami korumalarından üç kişi her zaman olduğu gibi hiçbir sebep göstermeksizin tutuklanmıştır. 
            Hükümet güçleri ve özellikle bölücü milisler yoğun bir şekilde Irak genelindeki camilere yönelik birçok saldırı gerçekleştirdiği zaten bilinen bir gerçektir. Bu saldırılarda camiler havan topu saldırısına maruz kalırken, kimi zaman namaz kılmakta olan cemaat dahi kurşunlanarak öldürülmektedir. Baskınlarda tutuklanan cami korumalarının çoğu hükümete bağlı merkezlerde insanlık dışı işkencelere maruz kalmaktadır. Bu korumalar hukuksuz bir şekilde aylarca, yıllarca tutuklandığı gibi öldürülerek cesetlerinin sokaklarda bulunduğuna da rastlanmıştır.
            Oğlu Ahmet Nuri El-Maliki’nin başında olduğu bir grubun hükümet ve devlet kurumları içinde ‘Irak derin devletini’ örgütlediği konusunda endişeler vardır.
            Irak işgaline karşı cihad eden Mücahitlerin en önemli düşmanı olan Maliki ve yönetimi, Irak’ı ve Irak halkını imzaladığı anlaşmalar ile ABD’ye satmıştır. Önüne atılan birkaç parça kemiği sıyırmaya razı olarak ABD’ile kayıtsız şartsız anlaşmalar imzalayan Maliki’ye yaptığı bu ihanetin cezasını gene onurlu Müslüman Irak halkı verecektir.
            Son olarak imzalanan ve Mecliste onaylanan Güvenlik Anlaşması açıkça göstermiştir ki, mecliste imza atan milletvekilleri eliyle işgal altındaki Irak ve Irak halkı işgalcilere satılmıştır. Bu zillet anlaşmasına göre işgalci güçler Irak topraklarında üç yıl daha kalacaktır. Şüphesiz ki Amerika’nın bu süreçten yararlanmak için elinde bulunan hazır bir planı mevcuttur. Bu planla yüzleşildiğinde Irak’ın ekonomik gidişatı tamamen Amerika’nın kontrolünde olacaktır.
            Arap ülkelerinin çoğunun muhatap kabul etmediği bir şahıs olan el Maliki’nin Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Hükümeti tarafından kabul edilmesi, Başbakan Erdoğan’ın daha önce Bağdat’a tarihi ve stratejik bir hata ederek ziyarete gitmesi Maliki’ye ve gayri meşru bir hükümetine meşruiyet zemini teşkil etmiştir.

Ehud Olmert :    
           Filistin topraklarını işgal eden Siyonist terör güçlerinin 60 yıldır sürdürdüğü vahşi politikanın piyonlarından birisidir. Terörist İsrail Filistin’i işgal ederek o bölgenin insanlarını topraklarından sürmekte ve Yahudileri bu boşaltılan yerlere yerleştirmektedir. Bu Siyonist proje sonucunda 9 milyon Filistinlinin 5 milyonu mülteci konumunda hayatlarını sürdürmeye çalışmaktadır.
           Siyonist çete, Kudüs ve çevresinde Müslüman nüfusun azalması noktasında gerek sinsice, gerekse şiddete başvurarak çalışmalar yapmaktadır. Likud Partisi'nin eskilerinden olan Olmert’te, Şaron gibi aşırı şiddet yanlısı bir kişidir. Bu konudaki tavrını Kudüs belediye başkanlığı yaptığı dönemlerde açıkça ortaya koymuş ve bu kutsal şehirdeki Müslüman varlığına son verebilmek için pek çok insanlık dışı uygulamaya başvurmuştur.
          Bunlardan biri Ebu Guneym krizidir. Kudüs şehrinin hemen bitişiğindeki Ebu Guneym tepesinde Müslümanlara ait araziler zorla gasp edilerek buraya bir Yahudi yerleşim merkezi inşa edilmiştir. Olmert, bir milyon Yahudi’yi Kudüs ve çevresine yerleştirme planının da fikir babasıdır. Bu plan her ne kadar hayata geçirilemedi ve tersine göç sebebiyle geçirilmesi mümkün görünmüyorsa da amacı açısından dikkate alınması gerekir. O, bu planla Kudüs'teki Müslüman varlığını küçük bir azınlığa düşürmeyi ve bütün Müslümanların ortak duyarlılıkla sahip çıkmaları gereken Kudüs'ü tam bir Yahudi şehrine dönüştürmeyi hedeflemektedir.
              Olmert'in belediye başkanlığı döneminde Kudüs'te Müslümanlara ait pek çok gayrimenkul gasp edilmiştir. Örneğin 2000 yılında onun başkanlık ettiği Mahalli İnşa Konseyi yeni bir cadde ve bağlantılı ara sokaklar açma iddiasıyla Filistinlilere ait 568 dönüm araziyi gasp etmiştir. Kudüs'teki Müslüman varlığını sembolik hale getirme ve şehri her yönden Yahudi kuşatmasına alma, böylece İslâm'ın bu şehirdeki tarihi izlerini de kademeli bir şekilde ortadan kaldırma amacına yönelik "Büyük Kudüs Projesi" nin fikir babası da Olmert'tir. (1)
           Annapolis toplantısı ardından gerçekleşen Gazze katliamının ve acımasız Gazze ambargosunun mimarı olan Olmert, 30 Temmuz 2006’da Lübnan’ın Kana kasabasında gerçekleşen kanlı bir katliama da imza atmıştır. Savaştan kaçan Lübnanlı sivillerin sığındığı Kana kasabasına ağır bombardıman gerçekleştiren İsrail, 37'si çocuk en az 60 sivili uykularındayken öldürmüştür.
           Son Gazze katliamının emrini Türkiye’ye gelmeden önce 18 Aralık’ta terörist israil Savunma Bakanı ile Tel Aviv’deki Savunma Kuvvetleri Merkez Karargahı’nda bir araya gelerek veren Olmert’in, görevini devretmeden önceki saldırganlığının faturası da ağır oldu: 400 ölü.
            Ambargo ve saldırılar sonucunda ölen bebeklerin kanına giren Olmert’in Türkiye hükümeti tarafından devlet konuğu olarak kabul edilmesi bir saf tutuştur. Bu saf, Rafah sınır kapısını açmayarak bir buçuk milyon Gazze’li için hayatı çekilmez kılan Mısır’ın safıdır.
             Filistin'deki İslâmî hareketin önderlerinin başlarını koparacağı tehditlerinde bulunan Siyonist devletin başbakanının ayaklarının altına Türkiye'de kırmızı halılar döşenmesi, saldırgan tutumu sebebiyle ateşkesin devamını imkânsız hale getiren, cinayet tehditlerinde bulunan eli kanlı bir Siyonist liderin Türkiye'de “onurlandırılması”, bu topraklarda yaşayan Müslümanlar olarak kabul edilemez bir gaflettir, ihanettir.

Mü’minler Kafirlere Sevgi Besleyemez   
             Allah(c.c.) Kur’an’da, iman edenlerin kalplerinde kafirlere karşı sevgi bulunamayacağını, onlarla dostluk kurulmasının tevhidi bir tavır olmadığına işaret etmektedir.
 “Allah'a ve ahiret gününe iman eden hiç bir kavim (topluluk) bulamazsın ki, Allah'a ve elçisine başkaldıran kimselerle bir sevgi (ve dostluk) bağı kurmuş olsunlar; bunlar, ister babaları, ister çocukları, ister kardeşleri, isterse kendi aşiretleri (soyları) olsun. …” (58/ Mücadele 22)
            Hem hak dine iman etmek, hem de bu dine düşman olan kimselere sevgi beslemek gibi iki zıt tavrın bir kişide aynı anda bulunması imkansızdır. Kesinlikle bir yanda iman, diğer yanda Allah ve Rasulü'nün düşmanlarına sevgi beslemek gibi bir tavır olamaz. Dolayısıyla müminlik iddiasında bulunan bir kimse, şayet aynı zamanda İslâm düşmanıyla da dostluk ilişkilerini sürdürüyorsa bu kimsenin müminlik iddiasında tereddüde düşülmelidir.
            İman onlardan açıkça şu iki seçenekten birini tercih etmelerini ister: “Mü’min olmak istiyorlarsa, İslâm'a zarar veren her türlü ilişkiyi kesmelidirler, fakat ilişkileri onlar için İslâm'dan daha önemli ise, bu sefer müminlik iddialarından vazgeçmelidirler.”
 
          Allah(c.c.)’ın ve mü’minlerin düşmanları ile dostluk kurulmaması bir tercihten öte ilahi bir emirdir. Bu emre sadık kalmak ise ciddi bir ibadettir.
“Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin. Onlar size gelen gerçeği inkar etmişken, onlara sevgi gösteriyorsunuz. Halbuki onlar Rabbiniz olan Allah'a inandığınızdan dolayı, Peygamberi ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Eğer siz benim yolumda savaşmak ve rızamı kazanmak için çıkmışsanız, onlara nasıl sevgi gösteriyorsunuz? Oysa ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilirim. Sizden kim bunu yaparsa doğru yoldan sapmış olur.” (60/ Mümtehine 1)

             Tüm bu açık ayetlere rağmen siyaset ve strateji adı altında eli kanlı katillerle ilişkileri devam ettiriyorsanız, “Irak ve Filistin’deki insanların neresi bizim ailemiz, evladımız” anlayışına sahipseniz, zaten bu çalışmanın konusu siz olamazsınız. O zaman Misak-ı Milli sınırlarının ve bu sınırlarda yaşayan insanların menfaati adı altında katil, sapık ayırt etmeden görüşebilirsiniz. Her türlü kişiliksiz tavırları takınabilirsiniz.

          Resûlullah (s.a.v.) "Kişi sevdiğiyle beraberdir" diye buyurmuştur.(2) Mahşerde hesap verirken meleklerin "senin sevdiklerin, dost edindiklerin şu tarafta, onların arasına katılman gerekiyor" sözlerine itiraz edemeden, dostlarınızın arasında yer alırsınız.

(1) www.vahdet.com.tr
(2) (Bkz. Buhari, Edeb, 96; Müslim, Birr, 165; Tirmizi, Zuhd, 50, Da'avât, 98; Darimî, Rikâk, 71; İbnu Hanbel, el-Musned, 1/263)