arastirma - Hamza ER'in Kişisel Sayfasına Hoş Geldiniz. - Blogcu



« Önceki |

15/2/2007

İlim Sahibi Olmak Neden Önemlidir ?

Giriş :

            Allah(c.c.)’ın selamı, pek çok ilmi çalışmalar içerisinde yer alarak, sıradan, edilgen insan sınıflarından olmayı reddedenlerin üzerine olsun.  Çünkü onlar, akranları cazip ve çekici pek çok dünyevi davet ile meşgulken, bunları ellerinin tersi ile iterek Allah(c.c.)’ın rızasını ilim halkalarında aramayı seçmiş muttakilerdir. Bu yazıyı, ilim tahsil edebilmek için evlerini, ailelerini terk etmiş, doğru bilgiye ulaşabilmek için hicret eden muhacirlere ithaf ediyorum. Rabbim bu değerli niyetlerini kabul etsin, zihinlerini açsın, basiret ve derin kavrayış nasip etsin.

İlim Farzdır :

İslâm, okumaya ve ilim elde etmeye büyük önem vermiştir. Hz. Peygamber (s.a.v.)'e inen ilk vahiyde okumaktan, kalemden, eğitim ve öğretimden bahsedilir. (bkz. 96/Alak 1-5)

Hz. Muhammed(s.a.v.), "İlim tahsil etmek, her Müslüman erkek ve kadına farzdır."  buyurmaktadır. (1)  İlim olmadan ideal anlamda Müslüman olmak mümkün değildir. Her müslümanın kulluk görevlerini yerine getirecek, helâl ile haramı, hak ile bâtılı ayırt edecek kadar bilgi sahibi olması farzdır.

Kendisinden önceki dönemin adını "câhiliyye dönemi" (2) olarak açıklayan İslâm inancı, câhilliği temelinden reddetmiş, kendi çizgisinde yürüyen insanları bilgilendirmiş, bununla yetinmeyip insanlara öncelikle ilim tahsilini emretmiştir. Cehalete alternatif olarak gelen bir dinin mensupları câhil olamazlar.

İmana ulaşmak, kulluğun gereklerini yerine getirerek Allah(c.c.)’ın rızasını kazanabilmek için, bize bunu sağlayacak bilgiye ulaşmalı, bu bilgiyi amele dökmeli ve bundan diğer insanlarında istifade edebilesi için davet etmeliyiz.

İlim Nedir ?

Kur’an’da kendi başına 105, o kökten gelen kelimelerle birlikte 859 kez kullanılan İlim, Kur’an’da en çok kullanılan kavramlardandır. Ayrıca, Hz.Muhammed(s.a.v.)’in önemine binaen söylediği sözler, ilmin mahiyetini öğrenmeyi, gerekliliği ve önemi hakkında tefekkür etmeyi zorunlu kılmaktadır.

Sözlük anlamıyla ilim, “mutlak olarak bilmek, bir şeyin şuurda hâsıl olması, sağlam olarak bilmek, kesin olarak bilmek, deneyerek bilmek, bir şeyin gerçeğini bilmek” manalarına gelmektedir. (3) İslam alimlerinin çoğuna göre ilim: “Bir şeyin hakikatini idrak etmekve “mâlum olanın, olduğu hal üzere bilinmesidir.” Bu anlayışa göre, yanlış malumata ilim (bilgi) denilemez.

İlim, insanın vahy, akıl ve duyu organları aracılığıyla elde ettiği kesin bilgilere denir. İlim, âhiret yolunu dosdoğru gösteren (kılavuzluk yapan) bilgiler topluluğudur. Şerif Cürcânî'ye göre ilim: “Gerçeğe ve vâkıaya uygun düşen inanç, bilgi ve kanaattir. Bir şeyi olduğu gibi idrâk etmektir. İlim, bilinenden gizlilik ve kapalılığın kalkmasıdır”. (4) Râgıb, Müfredât'ında şu tanımı yapar: “İlim, amelî-dinî yükümlülüklere vukuftur ki, ancak bunların yerine getirilmesi ile tam olur.” (5) İlmin zıddı, cehalet (cahillik, bilgisizlik ve yanlış bilgi)dir.

Kur’an İlmin Kaynağıdır, Dayanağıdır :

Tanımlarda görüldüğü gibi ilim, bir şeyin hakikatini, eşyayı olduğu hal üzere bilmektir. Allah(c.c.)’a kulluk yapabilmek üzere yaratılan insanoğlunun, yaratıcıyı, yaratıldığı alemi, diğer yaratılanları, olduğu gibi, doğru bir şekilde tanımlayabilmek ve tasdik edebilmek için bilgiye ihtiyacı vardır. İnsan ile Allah(c.c.), insan ile kainat, insan ile insan ilişkisini doğru belirleyebilmek, ilmin kaynağı meselesini gündeme getirmektedir.

Allah(c.c.)’ı tanımak ve O’na karşı sorumluluklarımızı öğrenebilmenin temel kaynağı Vahy’dir. Yaratılan eşyayı ve mahlukatı doğru tanıtan ve onlarla ilişki sınırlarını koyan da vahy’dir. Bu sebeple insanoğlu, kendisi gibi yaratılmış olanın heva ve heveslerine, kuru akli çıkarımlarına dayanan bilgiye itibar etmemeli, bunun peşinden gitmemelidir. Çünkü bu bilgi doğru bilgi, yani ilim değildir. 

"Şüphesiz ki Biz onlara iman edecek bir kavme hidayet ve rahmet düsturu olması için, tam bir ilim ile fasıl fasıl ayırt ettiğimiz bir Kitap gönderdik." (7/A'râf, 52)

Kur’an-ı Kerim’de ilim, en sık kullanılan anlamıyla, ilâhî vahiyden kaynaklanan, yani bizzat Allah’ın verdiği bilgidir. (6)  İlim, Allah’tan olduğuna göre, İslam’ın tamamı ilimdir. Âlim de gerçek anlamıyla müslümandır.

Burada ilim, Allah’a, tam manasıyla tek gerçek olan hakka, hakikate dayandığı için mutlak ve objektif bir geçerliliğe sahiptir. Vahiyle özdeşleşen anlamıyla ilim, kesin bilgi demektir.

Onun için; ilmi, yani hakka, hakikate dayanan ilâhî nur olan Allah’ın verdiği bilgiyi kabullenmeyen insana, profesör bile olsa cahil denir.

“Onlar, cahiliye dönemi hükmünü mü arıyorlar? İyici bilen bir toplum için Allah’tan daha iyi hüküm veren kim vardır?” (5/Maide50)

            Görüldüğü gibi insanların insanlar için belirlediği, Allah(c.c.)’a dayanmayan hükümler cahiliye hükmüdür. Bu hüküm ve hükme dayanan bilgi ilim değildir. Vahye dayanmadan yapılan fikir ve tartışmalar ilmi olarak tanımlanamaz. Ve bu bilgi, yol gösterici olamadığı gibi, aydınlıktan karanlıklara sevk eder.

“Allah’ın göklerde ve yerdekileri hizmetinize sunduğunu görmüyor musunuz? Size açık ve gizli nimetlerini bolca vermiştir. Ama insanlardan bazı kimseler ilme dayanmadan, yol gösterici ve aydınlatıcı kitabı olmadan Allah hakkında tartışıp dururlar.” (31/Lokman 20)

Başöğretmenler Peygamberlerdir:

“Nitekim size, kendi içinizden ayetlerimizi okuyan, sizi arındıran, size kitap ve hikmeti öğreten ve bilmediğiniz şeyleri de belleten bir elçi gönderdik.”  (2/Bakara 151)

            Allah(c.c.) yarattığı kulları ile bilgi iletişimini, seçtiği elçileri vasıtası ile gerçekleştirir. Bu peygamberler kavimleri içerisinde tanınan, sevilen ve güvenilen kişilerdir. Allah(c.c.)’dan aldıkları vahyi insanlara tebliğ etmekle beraber o bilginin nasıl pratike edileceğini yaşayarak gösterirler. Onlar ümmetin başöğretmenleridirler.

Bu elçilerden son nebi ve son resul olan Hz. Muhammed(s.a.v.), ayaklı bir Kur’an’dı. Hz. Peygamber(s.a.v.)’in hayatını öğrenmek ve sünnetini takip etmekle, ilme ulaştıran en önemli basamağa adım atmış oluruz. Çünkü Rabbimizin beyan ettiği gibi elçiler, kitabı, hikmeti ve bilmediklerimizi öğreten öğretmenlerdir. (7)

İlk Nazil Olan Ayetler İlme Sevk Edicidir :

            "Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir alakadan yarattı. Oku! İnsana kalemle yazı yazmayı öğretip ona bilmediklerini öğreten Rabbin sonsuz lütuf sahibidir." (96/Alak, 1-5)

“Nun. Kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun.” (68/Kalem 1)

            Hz.Peygamber(s.a.v.)’e ilk inen ayetler okumak, bilmek ve kalem üzere vurgu yapmaktadır. Alak suresinde, hayatı Rabbin adıyla yani bismillah diyerek okumaya vurgu vardır. İlmin kaynağı Allah(c.c.)’dır(8) ve bizler O’nun bildirdiği kadarını bilmekteyiz. Bundan dolayı hayatı,çevremizi ve tüm mahlukatı nasıl okumamız ve yorumlamamız gerektiğinin adresi biz insanlara gösterilmektedir: “Rabbimiz Allah(c.c.)”...

            Hakir bir yaratılıştan sonra mahlukatın en yüksek seviyesine çıkan insanoğlu haddini bilmeli, sahip olduğu zerre bilgiden dolayı kendini müstağni görmemeli, hamd ve şükür içerisinde ilmi kuşatan Rabbini tesbih etmelidir. 

İlim Sahibi Olmak Neden Önemlidir ?

            İlmin ve alimin değerini anlayabilmek için önce Hz. Peygamber(s.a.v.)’in ilme teşvik edici sözlerine bakmamız gerekir.

"Kim ilim tahsil etmek için (evinden veya yerleşim yerinden) çıkarsa, geri dönünceye kadar o kişi Allah yolundadır." (9)

"Ey Ebu Zer, sabahleyin evinden çıkıp Kur'an'dan bir ayet öğrenmen senin için yüz rekât nafile namaz kılmandan daha hayırlıdır. Yine sabahleyin evinden çıkıp mükellefin ameliyle ilgili olan veya olmayan ilimden bir bâbı öğrenmen (senin için) bin rekât nafile namazdan daha hayırlıdır." (10) 

"İnsan öldüğü vakit bütün amelleri ondan kesilir. Yalnız üç şeyden dolayı kesilmez; sadaka-i câriyeden, faydalanılan ilimden ve kendisine dua eden salih evlâttan kesilmez." (11) 

Hz. Abdullah bin Amr (r.a.) anlatıyor: "Rasülullah (s.a.s.), bir gün odalarının birisinden çıkıp mescide girdi. Bu esnada iki halka (şeklinde oturmuş iki grup) ile karşılaştı. Bunlardan bir halka Kur'an okuyor ve Allah'a dua ediyordu. Diğer halka da ilim öğreniyor ve öğretiyorlardı. Bunun üzerin Peygamber (s.a.s.): "(Bunların) hepsi hayır üzeredirler. Şunlar Kur'an okuyorlar ve Allah'a dua ediyorlar. Eğer Allah dilerse onlara (isteklerini) verir ve dilerse vermez. (Diğer cemaate işaretle) bunlar da (ilim) öğreniyorlar ve öğretiyorlar. Ben de ancak muallim/öğretici olarak gönderildim." buyurdu ve hemen bunların yanına oturdular." (12)

"Âlimler yeryüzünün kandilleri, peygamberlerin halifeleridir. Onlar, benim ve diğer peygamberlerin vârisleridir." (13)

Görülüyor ki, dünya ve âhiret saadetinin anahtarı ilimdir. Geçerli bir iman ve o imanın sevk ettiği ameller dünya hayatı ve ahiret saadeti için gerekli olduğundan, bunları öğrenebilmek için ilme muhtacız. “Bilgi, iman ve amel” üçgeninde iman ve amele götüren ilk basamak olduğundan, doğru bilgi, yani ilim farzdır. 

* Cahiliyeden sıyrılıp imana ulaşabilmek için ilim önemlidir :

            Neden varız, neye,niçin ve nasıl inanmamız gerekiyor? İşte tüm bu soruların doğru cevabına ulaşabilmek için ilme yönelmeliyiz. Allah(c.c.)’ı kendi sıfatları ile tanımak, yaratılış gayemizi ve kulluk sorumluluklarımızı tespit edebilmek için ilme yönelmeliyiz. Beşeri kaynaklı fikir safsatalarının ağına yakalanmamak, cahiliye çukuruna düşmemek için ilme yönelmeliyiz.

Cennetin anahtarı olan Kelime-i Tevhidi idrak ve tasdik edebilmek için ilme yönelmeliyiz. Ölümü, ahireti, melekleri, cenneti ve cehennemi anlayabilmek için ilme yönelmeliyiz. Kainatı, tabiatı, geceyi, gündüzü, yağmuru, güneşi, ağacı, böceği,hayvanı,insanı,ruhu,bedeni... doğru tanımlayabilmek için ilme yönelmeliyiz. Şu alemde haddimizi bilmek için ilme yönelmeliyiz.

* Sakınarak(muttaki), istikamet üzere yaşayabilmek için ilim önemlidir :  

            Kur'an zihinde dondurulmuş ölü bilgiler istemiyor. Bilgi kırıntılarının ilim olabilmesi için, güncelleştirilmesi, özümsenmesi, benimsenip hayata geçmesi gerekmektedir. Kur'an'da müşriklerin “yağmuru kim yağdırıyor, gökleri ve yeri yaratan kimdir”, sorularına "Allah" diye cevap verdikleri ifade edilir. Demek ki gökleri ve yeri Allah'ın yarattığını biliyorlardı. Fakat bu bilginin onlar için pratikte hiçbir faydası yoktu. Yaratıcıyı kabul etmenin ilim ve iman olması için gereken işlem yoktu. Bu nedenle Kur'an, o bilgiye değer vermiyor ve sahiplerini "cahiller", "bilmeyenler" olarak tanıtıyor.

Muhammed Kutub bu konuda şunları söyler: “Zihinde kalan, aksiyon haline gelmeyen, donuk, ölü fikirlerin İslâm nazarında hiç kıymeti yoktur. İslâm'ın ve Kur'an'ın istediği ilim, kalpten kalbe geçen, vicdanları harekete geçiren, pratiğe dönük faydalı bilgidir.” (14)

Kur’an’da gereği yerine getirilmemiş bilgiye sahip olmayı, kitap taşıyan merkeplerle bir tutmaktadır. Yüzlerce cilt kitapla meşgul  ama içindekiler yaşama müdahale etmiyor, bir yöne yönlendirmiyor.

“Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu (içindeki derin anlamları, hikmet ve hükümleriyle gereği gibi) yüklenmemiş olanların durumu, koskoca kitap yükü taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah'ın ayetlerini yalanlayan kavmin durumu ne kötüdür. Allah, zalim bir kavmi hidayete erdirmez.”(62/Cuma 5)

Bizler, inandıklarımız doğrultusunda yaşayabilmek için, imanımızı belirleyen ilme başvurmamız gerekmektedir.

Allah(c.c.)’ın razı olacağı şekilde yaşamak, O’ndan gereği gibi sakınabilmek için ilme yönelmeliyiz. Allah(c.c.)’ın sınırlarını zorlamamak, haram ve helal hudutlarına riayet edebilmek için ilme yönelmeliyiz.

İmanımızı zirvede tutacak salih amelleri öğrenebilmek için ilme yönelmeliyiz. Namazı, infakı, cihadı şiar edinmek için ilme yönelmeliyiz. Bireyi, aileyi, toplumu ve devleti doğru idare edebilmek için ilme yönelmeliyiz.

* Uyarmak, sakındırmak, müdahale etmek için ilim önemlidir :

            Bizleri imana ve salih amele götüren ilmin dışında, topumu uyarma ve sakındırma sorumluluğumuzu gerçekleştirebilmek içinde ilme ihtiyacımız vardır. Kurtuluşa eren, hayırlı ümmet sınıfının içerisinde yer alanların, yeryüzünde iyiliği emrederek, kötülükten sakındıranlar olduğu unutulmamalıdır. (15)

“Onlardan birçoğunun günah, düşmanlık ve haram yemede yarıştıklarını görürsün. Yaptıkları ne kadar kötüdür! Din adamları ve âlimleri onları, günah olan sözleri söylemekten ve haram yemekten menetselerdi ya! İşledikleri (fiiller) ne kötüdür!” (5 Maide 62-63)

                 Münkerin işlenmesine seyirci kalınmaması gerekir. Çünkü münkerin işlenmesine karşı çıkmamak, yalnızca onu işleyenleri etkilemez, işlenmesine engel olmayanlara da, kısacası bütün topluma uzanır.

Kur’an’ın temel gayesi, yeryüzünde ahlaki bir toplum oluşturarak, bu toplum vasıtasıyla insanlığın temel değerlerini korumaktır. İyiliği emretmek ve kötülükten nehy etmek de bunun sağlanması için yapılması gereken bir görevdir. Bunu geçekleştirebilmek için marufu ve münkeri tanımlayacak ilme ihtiyacımız vardır.

Aile fertlerinin, evlatlarımızın eğitimi için ilme yönelmeliyiz. Çevremizde ki insanların imana, islama ulaşabilmeleri için ilme yönelmeliyiz. Yeryüzünü hak, adalet ve tevhid harcı ile imar edebilmek için, ilme yönelmeliyiz.

Allah(c.c.)’ın bizlere verdiği halife vasfını (16) yerine getirebilmek için ilme yönelmeliyiz.

Yeryüzünde ki  zulüm ve haksız uygulamaların farkında olup müdahale edebilmek için ilme yönelmeliyiz.(17) Ve yine cahillerden haberdar olup onlardan yüz çevirebilmek için ilme yönelmeliyiz.

* Allah(c.c.)’ın rızasını kazanarak mükafatına nail olabilmek için ilim önemlidir :

            Ancak onlardan ilimde derinleşenler ile mü'minler, sana indirilene ve senden önce indirilene inanırlar. Namazı dosdoğru kılanlar, zekatı verenler, Allah'a ve ahiret gününe inananlar; işte bunlar, Biz bunlara büyük bir ecir vereceğiz.”  (4/Nisa 162)

            Yaşamında iman,amel ve eylem bütünlüğünü yerine getirenler,mü’minler, alimler, Rabbimizin rızasını kazanacak ve cennetlerinde mükafatlandırılacaktır.

Sonuç :

            İlim rehberdir; hedeflere onunla varılır. İlim ışıktır; karanlıklar onunla aydınlanır. İlim şifadır; bütün hastalıklar onunla tedavi edilir. Yeterli ilimden yoksun olan inançlar, hurâfelere boğulur. Sağlıklı ilimle beslenmeyen tutum ve tavırlar bir sarsıntıda yıkılıp giderler.  

İmam Şafinin bütün Kur’an’ın taşıdığı mesajı karşılardı diye bahsettiği Asr suresi esasında ilmin neden önemli ve gerekli olduğunu bizlere anlatmaktadır. Gerçek hüsran, ahirette sahipsiz kalmaksa, Allah(c.c.)’ın yüzlere bakmaması ise, cehennem ise, bizleri bu hüsrandan kurtaracak reçeteye ihtiyacımız vardır. İşte Asr suresinde bu kurtuluşun anahtarları verilmektedir. İman etmek, salih amel işlemek, hakkı tavsiye etmek ve sabrı tavsiye etmek. Tüm bu aşamaları kat etmek ilim gıdasıyla beslenmekten geçmektedir.

Hz. Ali(r.a.)’nin şu tavsiyeleri kulağımızda küpe olmalı, bizleri ilim konusunda tefekkür etmeye sevk etmelidir.

"Sana söyleyeceklerimi iyi belle. İlim maldan hayırlıdır. İlim seni korur; malı ise sen korursun. İlim amel edildikçe ve başkalarına verildikçe artar; mal ise harcandıkça eksilir. İlim âlime hayatında itibar kazandırır, ölümden sonra da hayırla anılmasına vesile olur; malın sağladığı yalancı itibar malla birlikte tümden kaybolur. Nice zenginler vardır ki hayatta iken ölüdürler; Âlimler ise dünya durdukça hayattadırlar."

Dipnotlar :

(*) Kavram Tefsiri (ilim bahsi) Ahmed KALKAN

(1) (İbn Mâce, Mukkaddime17)

(2) "Onlar hala cahiliye hükmünü mü arıyorlar? Kesin bilgiyle inanan bir topluluk için hükmü, Allah'tan daha güzel olan 

      kimdir?" (5/Maide Suresi 50)

(3) İbn Manzur, Lisânu'l-Arap, cilt:10, İlm maddesi

(4) Kitabü't-Tarifat, Seyyid Şerif Cürcani, Bahar Y. s. 156

(5) Râgıb, el-Müfredât, s. 193

(6) “Ve o(Kur’an), gerçekten kat'î bilginin ta kendisidir.” (69/Hakka51)

(7) “Andolsun ki içlerinden, kendilerine Allah'ın âyetlerini okuyan, (kötülüklerden ve inkârdan) kendilerini temizleyen,   

       kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur.     

       Halbuki daha önce onlar apaçık bir sapıklık içinde idiler.” (3/Al-i İmran 164)

      “Eğer Allah’ın lütfu ve rahmeti senin üzerinde olmasaydı, onlardan bir grup seni saptırmaya çalışmıştı. Onlar,   

      kendilerinden başkasını saptıramazlar ve sana hiç bir şeyle zarar veremezler. Allah sana kitabı ve hikmeti indirmiş,  

     önceden bilmediklerini öğretmiştir. Allah’ın senin üzerindeki lütuf ve ihsanı çok büyüktür”. (4/Nisa 113)

(8) “Rabbim, ilimce herşeyi kuşatmıştır.” (6/En’âm, 80), “İlim, ancak Allah katındadır.” (46/Ahkaf, 28)

(9) (Tirmizî, İlm 2)

(10)  (İbn Mâce, Mukaddime, 16, hadis no: 219)

(11)  (Sahih-i Müslim, Vesâyâ 3, hadis no: 14 (1631); S. Tirmizî, Ahkâm, 36, Hadis no: 1393)

(12) (İbn Mâce, Mukaddime 17, hadis no: 229)

(13) (Keşfü'l-Hafâ, hadis no: 1751)

(14) Muhammed Kutub, İslâm'da Ferd ve Cemiyet, s. 305

(15) “Sizden; hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa 

       erenler işte bunlardır.”  (3/Al-i İmran 104)

      “Siz, insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz; maruf (iyi ve İslam'a uygun) olanı emreder, münker olandan  

      sakındırır ve Allah'a iman edersiniz....” (3/Al-i İmran 110)

(16) Hani Rabbin, Meleklere: "Muhakkak ben, yeryüzünde bir halife var edeceğim" demişti. Onlar da: "Biz seni  şükrünle 

        yüceltir ve (sürekli) takdis ederken, orada bozgunculuk çıkaracak ve kanlar akıtacak birini mi var edeceksin?" dediler. 

       (Allah:) "Şüphesiz sizin bilmediğinizi ben bilirim" dedi Ve Adem'e isimlerin hepsini öğretti. Sonra onları meleklere 

      yöneltip: "Eğer doğru sözlüyseniz, bunları bana isimleriyle haber verin" dedi..  (2/Bakara 30,31)

 

(17) Eğer bir haksızlık ile karşılaşırsanız, elinizle değiştirin, gücünüz yetmezse, dilinizle değiştirin, dilinizle de gücünüz 

      yetmiyorsa kalbinizle buğz edin.  (Müslim İman 78)

28/9/2006

Anti-siyonist Olmak Bir İbadettir.

         Siyonist saldırganlığın hız kazandığı şu günlerde, meydana gelen çatışmalar, yaralılar ve ölüm hadiseleri, müslümanlığını beyan edenler içerisinde halen bir haber bülteninden öteye geçememektedir. Bu şuursuzluk, beyan edilen müslümanlık kimliğinin gerçekte taşınmadığından, veya yapılan siyonist saldırıların İslami boyutunu bilememekten, yada her ikisinden kaynaklanmaktadır.

            Yoksa bağrımıza hançer gibi saplanan, insanlıktan biraz nasibini almış kişileri bile hayrete düşüren bu vahşet sahnelerine başka türlü nasıl duyarsız ve tepkisiz kalınabilir ki. Tepki yok mu, kınayanlar yok mu ? Var tabii ki, ama her birinin yüzlerini artık ezberlediğimiz, meydanlarda bir aile olduğumuz önde gidenler var... Ya diğerleri...

            Bu yaşananların arka planını yeniden konuşmak, biz iman edenler için Kudüs ve Mescid-i Aksa’nın taşıdığı önemi yeniden hatırlatmak, siyonist düşünceye karşı olmanın bir tepkisellikten öte bir ibadet olduğunu vurgulamak, direniş ve mücadele ailesine yeni fertler kazandırması yönüyle tarafımızdan önemli görülmektedir.

Siyonizm ve batıl hedefler :

            Siyonizm, İsrailoğulları'nın dünya egemenliğini kurmak, Yahudiler dışındaki tüm insanları Yahudilere köle yapmak ve vaat edilen toprakları elde etmek için uygulamaya koydukları projenin adıdır. Bu inanış proje olmaktan çıkmıştır. Binlerce yıldır gerçekleştirilmesi için planların yapıldığı bir ideolojidir. Bu ideoloji uzun yıllar gizli örgütler tarafından temsil edilmiş ve bu örgütler faaliyetlerini büyük bir gizlilik içerisinde sürdürmüşlerdir.

Siyonizm'in ortaya çıkışının altında, Yahudilerin yani İsrailoğulları'nın bitmez tükenmez ihtirasları ve bu ihtirasın geldiği noktada dünyaya hâkim olma idealleri yatmaktadır.

Siyon önderlerinden biri olan Nathan Birnbaum 23 Ocak 1892'de "Les Principes du Sionisme" (Siyonizm'in İlkeleri) üzerine verdiği bir konferansta, Siyonizm kavramını şöyle tanımlamıştır:
"Siyonizm, "Siyon" sözcüğünden türemektedir. Eski zamanlardan beri Kudüs'teki bir tepenin adı olan Siyon, aynı zamanda Kudüs kentinin şiirsel adlandırması olarak kullanılmıştır. Çünkü bu kent, Yahudi Devleti'nin merkezi olmuş, bu ad da Filistin'deki Yahudi ülkelerini belirtmiştir. İsrailoğulları'nın bağımsızlıklarının Roma tarafından sona erdirilmesinden itibaren de "kurtuluş"a duyulan ulusal özlemi simgelemiş, diriliş umudunu temsil etmiştir. "Siyon'a geri dönüş" iki bin yıllık sürgün ve acılar boyunca Yahudi halkının ülküsü olagelmiştir. İşte bu ülkü, Siyonizm'in temelidir."
(1)

Siyonizm, Siyon'dan geldiğinden, onlar için kutsallık ifade ediyordu. Siyon, Hz. Süleyman (a.s.) tarafından yaptırılan mabedin bulunduğu tepenin (yani Mescidi Aksa'nın kurulu olduğu mekânın) adıdır. Siyon dağı Yahudilerin hükümranlığını temsil etmektedir. Binlerce yıllık sürgünden sonra Siyon, Yahudiler için bir hükümranlık sembolü olmuştur. İşte Siyon önderlerinden biri olan Nathan Birnbaum yukarıda adı geçen konferansta, siyonizmin felsefesini de ortaya koymuştur : “Siyonizm'in kuruluş felsefesi, vaad edilen Yahudi devletini kurmak ve dünya hâkimiyetini ele geçirmektir.” 

Siyonizm'i sistemleştiren ve Siyonizm'in kurucusu olarak bilinen kişi Avusturyalı gazeteci Dr. Theodore Herzl’dir. (1860-1904)  Herzl'in 1896 yılında yazdığı kitabı Der Judenstaat (Yahudi Devleti) ve 1897 yılında yazdığı, Die Welt(Dünya) gazetesi makaleleri, 1897 yılında Basel'de toplanan 1.Dünya Siyonist kongresi'nde savunulan düşüncelerin kaynağı olmuştur. Bu düşünce, Filistin ve çevresinde bir Yahudi Devleti kurulması ve yaşatılması için Yahudi ulusal kurtuluş hareketi başlatılmasıdır. Theodore  Herzl kurulacak bu yahudi devletinin sınırlarını şöyle tarif etmiştir :

"Kuzey sınırlarımız Kapadokya'daki dağlara kadar dayanır.Güneyde de Süveyş Kanalı'na. Sloganımız,David ve Solomon'un Filistin'i olacaktır."

        Kurulan işgalci israil devletinin ilk başbakanı olan David Ben Gurion’un yahudi halkına hedef göstermiş olduğu sınırlar Nil’den Fırat’a kadardır (1948) : "Filistin'in bugünkü haritası İngiliz manda yönetimi tarafından çizilmiştir.Yahudi halkının,gençlerimizin ve yetişkinlerimizin yerine getirmesi gereken bir iş daha vardır.Nil'den Fırat'a kadar."

            Siyonistler bu çalışmalarını gerçekleştirirken aynı zamanda ibadet ettiklerini düşünürler. Çünkü gerçekleştirmeye çalıştıkları, tahrif edilmiş tevrat’ta yazılmış bir ilahi mesajdır. Bu mesaja kulak vermek ve tabi olmak Rabbe karşı kulluk görevlerini yerine getirmektir.

“O zaman Rab bütün milletleri önünden kovacak ve sizden büyük
kuvvetli milletlerin mülkünü alacaksınız. Ayak tabanlarınızın bastığı her yer sizin olacak. Sınırınız çölden Lübnan'dan ırmaktan,Fırat ırmağından garp denizine kadar olacaktır. Önünüzde kimse duramayacak, Allah'ınız Rab size söylediği gibi dehşetinizi ve korkunuzu ayak basacağınız bütün diyar üzerine koyacaktır."
(Tevrat,Tesniye Bölümü,12/25)

         Hahamlar Tevrat’ı tahrif ederken, sapkın üstün ırk inançlarını ve bu ırkın yaşayacağı toprakların sınırlarını da çizmeyi  unutmamışlardır. Tevrat'a göre Allah,Yahudilere Kenan diyarını vaat etmiştir. Yahudi bir dünya  gerçekleşmeden önce bu topraklarda sadece Yahudilerin yaşadığı bir devlet kuracakları inancı vardır. Bu devlet büyük dünya krallığının merkezi ve idare yeri olacaktır.

Siyonist Yahudiler ayrıca Mescidi Aksa'nın Siyon mabedinin bulunduğu yerin üzerine yapıldığını ileri sürmekte ve bu mescidi yıkarak yerine onu inşa etmek istemektedirler. Bundan dolayı sayısız kez Mescidi Aksa’ya sabotaj düzenlemişlerdir. Yıkılabilmesi için halen altını boşaltma amaçlı kazıları gerçekleştirmektedirler. Bunlar zalimlerdir ve korkarak girmeleri gereken mekanlarda üstünlük taslayarak, kibir ile yürümektedirler.

"Allah'ın mescidlerinde O'nun adının anılmasını engelleyen ve onların yıkılmasına çalışandan daha zalim kim olabilir? Bunların oralara ancak korku içinde girmeleri gerekir. Onlara dünyada bir rezillik vardır. Onlar için ahirette de büyük bir azap vardır." (2/ Bakara 114)

Siyonistlerin yeryüzünü bir kan gölüne dönüştürmelerinin arkasında yatan  sebepler görüldüğü gibi dini bir emre dayanmaktadır. Kaynağı ilahi vahye değil hahamların arzularına dayanan ayetler bütünü, bu insanların gerçekleştirdikleri insanlık dışı uygulamaların gerekçesidir.

Son olarak Gazze’nin yeniden işgal edilmesi ve Lübnan topraklarına yönelik şuursuzca saldırılar, bizzat sivil yerleşim bölgelerine, köylere atılan bombalar yine dini referanslarla meşru görülmektedir. Yahudi hahamlarının yayınladığı fetvalar çocuk, kadın ölümlerinin arttırılmasına hız vermektedir : "Tevrat, savaş sırasında kadınların ve çocukların öldürülmelerini caiz görmektedir. Gazze'de ve Lübnan'da kadınlara ve çocuklara acıyanlar, İsrail'deki kadınlara ve çocuklara vahşi bir gözle bakıyorlar demektir."

Yeryüzünde ki Mescidler İman edenlerin kontrolünde olmalıdır :

          Genel anlamıyla yeryüzü mü’minlere mescid kılınmıştır. Ve yeryüzünün imarı adaletli, dürüst ve temiz olan mü’minlerin görevidir. İbadet edilen mekan anlamıyla da kullandığımızda mescidler Allah’ındır. Ve oralarda Allah’tan başkasına ibadet edilmesi, şirk koşulması kesin bir emir ile yasaklanmıştır.  

"Şüphesiz mescidler Allah'ındır. Öyleyse Allah'la beraber başkasına tapmayın." (72/Cinn, 18)

            Kur’an da Beytullah olarak adlandırılan mescidleri, mü’minlerin korumaları, gözetmeleri ve sahip çıkmaları gerekmektedir. Şirk içerisinde yüzen toplulukların, Üzeyr Allah’ın oğludur diyen Yahudi müşriklerin, İsa Allah’ın oğludur diyen hristiyan müşriklerin ve Allah’ın sıfat ve yetkilerini başka yaratılmışlara vererek şirk koşanların Allah’ın mescdilerini koruma, onarma hak ve yetkileri asla yoktur.

"Allah'a ortak koşanların, bizzat kendi küfürlerine kendileri şahit iken Allah'in mescidlerini onarmaya yetkileri olamaz. Onların yaptıkları boşa gitmiştir ve onlar cehennemde sonsuza kadar kalacaklardır. Allah'ın mescidlerini ancak Allah'a ve ahiret gününe iman eden, namazı kılan, zekatı veren ve Allah'tan başkasından korkmayan kimseler onarabilir. İşte bunlar doğru yola erenlerden olabilirler." (9/ Tevbe, 17-18)

        Mescdiler tevhid ehli mü’minlerin mekanıdır. Buralar Allah’ın vahyinin konuşulduğu, sadece O’na secde edildiği yerlerdir. Ancak müşrikler necistir (9/Tevbe28) ve necasetlerinin bu pak mekanlara bulaşmaması için muvahhidlerin cihad ibadetini ihmal etmemeleri gerekmektedir.

Mescidi Aksa ve çevresi Allah(c.c.) tarafından mübarek kılınmıştır :

       Mescidi Aksa ve çevresi risalet, nübüvvet mekanıdır. Bütün hepsi tevhid akidesine davet eden ve her biri Müslümanlardan olduğunu beyan eden peygamberler, elçiler diyarıdır. Kur’an’da belirtildiği üzere Hz. Zekeriya, Hz. Yahya, Hz İbrahim, Hz .Lut, Hz. Süleyman ve Hz. Musa bu topraklarda bulunmuş ve bu topraklarda Allah(c.c.) ile iletişim halinde olmuşlardır. (2)

        Peygamberimiz Hz.Muhammed (s.a.v.)’in büyük bir mucizesi olan isra ve miraç hadisesi bu topraklarda gerçekleşmiştir. Hz. Muhammed’in(s.a.v.) Mekke’den Kudüs’e doğru gerçekleştirdiği ilahi yolculuk büyük bir mucize olmakla beraber, Mekke ve Kudüs, Mescidi Haram ve Mescdi Aksa arasında bir bağ oluşturmaktadır.

"Kulunu, kendisine birtakım ayetlerimizi göstermek için bir gece Mescidi Haram'dan çevresini mübarek kıldığımız Mescidi Aksa'ya yürütenin şanı pek yücedir." (17/ İsra 1)

          Mescidi Aksa aynı zamanda Müslümanların ilk kıblesidir. Önderimiz, rehberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) ve pak ashabı uzun bir müddet Kudüs’e, Mescdi Aksa’ya yönelerek namaza durmuş, Allah’a secde etmişlerdir. 

         Kendisini örnek almak ile kurtuluşa ereceğimiz Hz. Muhammed(s.a.v.), pek çok kere, Müslümanları Mescidi Aksa’ya yönlendirici ve buranın önemini beyan eden nitelikte ifadeler kullanmıştır.

"Yolculuk ancak şu üç mescidden birine olur: Benim şu mescidime(Mescidi Nebevi), Mescidi Haram'a ve Mescidi Aksa'ya." (3)  

"Oraya (Mescidi Aksa'ya) gidin ve içinde namaz kılın. Eğer oraya gidemez ve içinde namaz kılamazsanız kandillerinde yakılmak üzere oraya zeytinyağı gönderin."(4)

Ebu Zer (r.a.)'in şöyle dediği bildirilmiştir: "Resulullah (a.s.)'a, yeryüzüne konulmuş olan ilk mescidin hangisi olduğunu sordum. "Mescidi Haram" diye buyurdu. "Sonra hangisi?" dedim. Mescidi Aksa diye buyurdu. "İkisi arasındaki süre ne kadardır?" diye sordum. Şöyle buyurdu: "Kırk yıl. Sonra bütün yeryüzü senin için mesciddir. Nerede namaz vaktine girersen orada namaz kıl."(5)

         Bu hadislerle terbiye olan seçkin sahabe, Mescidi Aksanın özgürlüğe kavuşturulmasını çok önemsemiş ve daha Hz. Ömer(r.a.)’ın halifeliğinde, bu belde fethedilerek Müslümanların kontrolüne ve adaletli ellerine kavuşmuştur.

Anti-siyonist Olmak Bir İbadettir :

            Siyonistler gerçekleştirdikleri bütün çalışmaları batıl dinlerinin gereği olarak yapıyorlar. Yani kendi vicdanlarına göre ibadet ediyorlar. Kulluk yapıyorlar. Büyük ilahi emrin yerine gelebilmesi için şartları oluşturuyorlar. Yani siyonistler görevlerini yapıyorlar.

            Esas sorgulamamız gereken, siyonistler görevlerini yaparken bizler ne yapabiliyoruz olmalıdır. Daha Mescidi Aksa’nın yerini haritadan gösteremeyen, çatışmaları Arap,İsrail savaşı olarak yorumlayan, haber bültenlerinden birkaç dakikalık görüntüleri savaş filmi gibi izleyen Müslümanlar olduğu müddetçe meydan tabii ki zalimlere kalacaktır. Çevresinde tüm bu yaşananlara karşı duyarsız ve umursamaz bir şekilde bakarak cennet hayali kuranlar büyük bir yanılgı içerisindedir. Kıldığı nafileler ve çektiği tesbihatlar ile ibadet ihtiyaçlarını giderenler, ihmal ettikleri öncelikli ibadetlerin farkında olamamaktadır. Veya farkında olsa da, nefsine ağır geldiğinden üç maymunu oynamayı tercih etmektedir.

         İhmal edilen büyük ibadet zalimlerden beri olmayı ispatlamaktır. Yeryüzünü ifsad eden tüm güçlere karşı net bir mü’min tavrı ortaya koyabilmek, batıl cephesine karşı hak cephesinde yer alarak gücünü bu yönde mücadele ederek harcamaktır. Mukaddes mekanlara el uzatan necis elleri bertaraf edebilmek için mücahede içerisinde bulunmak ve bulunan izzetli orduları desteklemektir.

          İhmal edilen ibadet antisiyonist olmaktır. “Mescidi Aksa’da namaz kılın, eğer kılamazsanız kandillerinde yanmak üzere zeytinyağı gönderin” diyen Peygamberimizin(s.a.v.) emri gereği Mescidi Aksa ve çevresinin namazgah, yalnızca Allah’a secde edilen birer secdegah olabilmesi için tüm imkanlarımızı seferber etmektir zeytinyağı göndermek. Burası mukaddes bir beldedir, mukaddesatınıza sahip çıkın demektedir Hz.Peygamber(s.a.v.).

          İşte çevresi ve kendisi mübarek kılınan, Allah’ın elçilerinin mekanı, isra ve miraç mucizesinde işaret edilen, ilk kıblemiz olan Mescidi Aksa, tüm Müslümanların ortak değeridir. Mescidi Aksa sadece Filistinlilerin değil bütün dünya Müslümanlarının kutsal mabedidir.  Bu kutsal mabede hep birlikte sahip çıkmak, siyonistlerin bütün çabalarını boşa çıkarmak ihmal edilemez ciddi bir ibadettir. Bugün Kudüs ve Filistin'deki Müslümanlar o kutsal mabedi tüm dünya Müslümanları adına korumakta ve bu konuda her türlü fedakarlığı göze almaktadır. Dünya Müslümanları da vakit geçirmeden bu mücadele  safında yerlerini almalıdır.

          Yaptıklarını ibadet şuuruyla yapan siyonistlerin bu çalışmaları azap olarak ahirette kendilerine dönecektir. Ama antisiyonist olmanın ibadi bir görev olduğunu bilerek hareket eden mü’minlerden ise Allah(c.c.) razı olacak ve ahirette sayısız nimetlerle ödüllendirecektir. Yeter ki bizler sürekli hak üzere olan, Allah yolunda cihad etmekten uzak kalmayan toplulukların dışında kalmayalım.

 

"Ümmetimden bir grup sürekli hak üzere hareket edecek, düşmanlarına üstün geleceklerdir. Allah'ın emri gelinceye kadar (onların bu cihadları devam eder), kendilerine muhalefet edenlerin muhalefetleri onlara bir zarar vermez." "Onlar nerededirler ey Resulullah?" diye soruldu. O da şöyle buyurdu: "Beyti Makdis'de (Kudüs'te) ve Beyti Makdis'in (Kudüs'ün) çevresindeki bölgelerde."(6)

 

Dipnotlar :

(1)-(Alain Boyer, "Siyonizmin Kökenleri", çev: Volkan Aytar, İst. 1992, s. 79)

(2)-(bkz. 19/11, 3/39, 21/71, 21/81, 34/18, 28/29-30)

(3)-(Müslim, Kitabu'l-Hacc, 15/415, 511, 512)

(4)-(Ebu Davud, Kitabu's-Salat, 14)

(5)-(Buhari, Kitabu Ehadisi'l-Enbiya, 60/40; İbnu Mace, Kitabu'l-Mesacid ve'l-Cemaat, 4/7)

(6)-(Bu hadisi Ahmed ibnu Hanbel, Müsned'inde Ebu Umame'den rivayet etmiştir.)

 

28/9/2006

Ehil olmayan idarecilerin, Müslüman toplulukların dağılmasında k

         İslam bir topluluk dinidir. Bir topluluğun, düzen içinde varlığını koruması ve geliştirmesinde idarecinin rolü çok büyüktür. Bu sebeple değil bir millet, bir topluluk, üç kişilik bir grup için bile bir başkan, bir idareci seçmek emredilmiştir.

İbn-i Mesud (r.a.)’dan rivayet olunan bir hadiste Efendimiz şöyle buyuruyor : “Siz bir yerde üç kişi olarak bulunduğunuz zaman birinizi kendinize başkan yapınız.” (Keşfu’l-Hafa, c.1s.97, H. No: 267)

İslam dininin ve bu dini bizlere ulaştıran önderimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’in liderlik, yöneticilik konusunda ki hassasiyetleri gözlerden kaçmamalı, ideal bir topluluğun oluşumunda önderlerin rolü gözardı edilmemelidir.

            İdeal bir topluluğun oluşumunda bir liderin katkısı ne kadar önemliyse, ferlerin küstürülmesi, inanılan davaya güvensizlik duyulması, ve toplulukların dağılmasında da önder konumunda ki fertlerin rolü oldukça fazladır.

Burada, bir topluluğun özellikle müslüman bir topluluğun zarar görmesine, sebep olan liderlerin, mensuplarının dağılma sürecine etki eden davranış biçimlerini irdeleyerek, gerekli derslerin çıkarılmasına katkı sağlamayı amaçlamaktayız.

* Davasına gerektiği güveni duymaması veya davasına duyduğu eminliği

 fertlere aktaramaması :

            İyi bir idarecinin, öncelikle almış olduğu sorumluluğu kendi içerisinde sindirebilmiş olması gerekmektedir. Lideri olduğu davasının gerekliliklerinin farkında olmayan, ilkelerini özümsememiş bir idareci, çelişkilerle dolu yöneticilik hayatının hüsranla sonuçlanacağını şimdiden kabul etmiş demektir. Çünkü ondan bir enerji almak için bekleyen mensuplarına, verebileceği hiçbir ışık ve irşad cümleleri yoktur. Sözün karşı kalplere ulaşabilmesi için yine kalpten çıkması gerekmektedir. Davasının ilkelerini sindirememiş veya muhatabına aktarabilme becerisine sahip olmayan bir idareci  güvensizlik ve çelişkiler yumağının büyümesine sebebiyet verir.

* Terbiye yönünün zayıflığı : 

            Kendi şahsi isteklerini, İslamın yüce hedefleri karşısında ortadan kaldırmayı başaramayan bir lider, bırakın davasının sancağının dalgalandığını görmeyi, korunmaya muhtaç, özen gösterilmeye muhtaç, hatırlanmayı isteyen fertlerini teker teker kaybetmeye başlayacaktır. Onda ki bu terbiye zafiyeti, bir çekim alanı oluşturmaktan öte, insanları kendinden uzaklaştıracak itici bir alan meydana getirir. Buda insan israfı demektir ki hesabının verilmesi pek kolay olmasa gerek...

* Fertlerini yönlendirmede yetersizlik :

            Olgun bir lider, fertlerinin güçlerini, eğilimlerini ve kabiliyetlerini bilmek zorundadır. Buradan hareketle de her bireye, uygun olan, gücü, eğilimi, yapısı ve kapasitesi ölçüsünde görevler vermelidir. Eğer idareci, üyelerinin kabiliyetlerini ve yeteneklerini bilmeden yoksun ise, onlar arasında yapacağı görev dağılımında başarı sağlayamayacaktır. Sağlıklı bir görevlendirmenin yapılmaması emeğin ve zamanın israf edilmesini sağlar. Ayrıca uygun olmayan işlerle görevlendirilen kişilerin, daha sonra bu görevin ehli olmadıklarının farkına varıldığında, onları bu görevlerden almak zorlaşacak, nefisler devreye girecek ve yapıdan kopmalar baş gösterecektir.

* Fertlerle olan diyalogsuzluk :

            Bir hareket içerisinde ki fertlerde çeşitli sıkıntılar ve problemlerle karşı karşıya kalırlar. Bu sıkıntılar, duygusal, psikolojik, ailevi ve maddi problemler olabilir. Onlara yardım elini uzatan, destek olan, bu problemlerini aşmak için kurtuluş yollarını ve çözümlerini gösterecek birileri olduğunda, içinde ulundukları harekete güven duyarlar. Davaya daha sıkı bir şekilde, cömertçe, fedakarca bağlanırlar. Hz. Peygamber(s.a.v.) “Mü’minler birbirlerine karşı olan sevgilerinde, şefkatlerinde ve merhametlerinde bir vücut gibidirler. Vücudun herhangi bir uzvu rahatsızlandığında, diğer uzuvlar onun acısını ve uykusuzluğunu paylaşırlar.”  buyurarak müslümanların birbirlerinin sıkıntılarını paylaşabilmelerinin önemine vurgu yapmaktadır.

 Fertleri ile diyalog sorunu yaşayan bir idareci, dolayısıyla onların yaşamış olduğu sorunlardan da bihaber olacaktır. Bu zaaf, mensuplarda, idareci hakkında vurdumduymaz bir şahsiyet olduğu intibası

oluşturur ki zaten öyledir. Kabullenilmesi asla mümkün olmayan bu tavır, kendisine bir sıkıntısının giderilmesi için başvuran bir ferdin yaşamış olduğu buhranları hissetmeden, bu rahatsızlığı giderecek

en ufak bir gayret göstermeden, kuru sözlerle onu göndermeye çalışmak gibi hareketleri doğurur. İşte dağılmanın hız kazandığı nokta tam burasıdır.

* Problem tespiti ve çözümünde yetersizlik :

            Küçük ve dar çerçevede başlayan sorunlar çözülmeden bir tarafa bırakılırsa, büyür. Başka sorunların çıkmasına sebep olur. Bazen bir problemin çözümü, bir söze, bir karara, bir ziyarete, bir görüşmeye, bir özür dilemeye, bir nasihate ve benzeri küçük bir müdahaleye bağlıdır. Ancak bu sorunu daha küçük halindeyken keşfedemeyen bir idareci, bu sorunun dallanmasına, büyümesine ve içinden çıkılmaz bir hal almasına sebep olur. Artık budaklanan bu probleme müdahale etmekte eskisi kadar kolay olmayacak, yapının zaman, efor ve  insan kaybına uğraması kaçınılmaz bir hal alacaktır.

* İstişareden uzak hareket edilmesi : 

      Bir idarecinin temel vasfı istişare mekanizmasını işletmesidir. Kendi aklına gelen her meseleyi danışmadan uygulamaya başlaması, diğer müslümanlar için bir zulümdür.

 “Rablerine icabet edenler, namazı dosdoğru kılanlar işleri kendi aralarında şura ile olanlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infak edenler ve haklarına tecavüz edildiği zaman, birlik olup karşı koyanlardır.” (42/Şura 38-39)

            Rabbimizin, kendisine icabet edenlerin bir vasfı olarak zikrettiği istişare kurumunu işletmeyen idareciler, benbilirimci, herkesin yerine düşünen bir diktatörden farklarının kalmadığını anlamalıdırlar. Tabi bu tehlikeli davranış biçimi, kendi düşüncesinin dikkate alınmadığını, yok sayıldığını anlayan izzetli müslümanları etkileyecektir. Bu etkileşim neticesinde “ben herkes adına düşünür, karar veririm” mantığında ki idarecilerin, küçük dünyaları ile başbaşa kaldıkları   görülecek ve çok uzun yıllar geçse bile küçük dünyalarında en ufak bir gelişimin görülmediği, çünkü onurlu insanların orada barınmadıkları anlaşılacaktır.

* Adaletsiz yaklaşımlar :  

            İdarecinin vereceği hüküm, kendisine zarar verse de, kendisini haksız çıkarsa da adaletli olmalıdır. Çünkü adalet ve doğruluk bu dinin olmazsa olmazlarındandır. Güvensizlik ve yalan müslüman ismiyle asla ve asla bir arada anılamaz. Peygamberimizin tebliğ vazifesinde ki başarısı,  O’nun emin Muhammed olmasıyla birebir ilişkilidir.

“Ey inananlar! Allah için adaleti ayakta tutup gözeten şahidler olun. Bir topluluğa olan öfkeniz, sizi adaletsizliğe sürüklemesin, adil olun; bu, Allah'a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah'tan sakının, doğrusu Allah, işlediklerinizden haberdardır.” (5/Mâide 8)   

            Bulunmuş olduğu konumu kaybetme endişesi, nefsi ihtiraslar ve bilgi yetersizliği lideri adaletsiz karar vermeye iten etkenlerdir. Bu kararlar sonucunda, kısa sürede virajların geçildiği düşünülse de, ileride büyük bir kayaya çarpılacağı kesindir. Ama en acı olanı, bu kayaya çarpıldığında adaletsiz idareciyi o enkazdan çıkaracak hiç kimsenin etrafında olmayacağıdır.

* Merhametten yoksun tavırlar :

Müslüman bir idareci, karşılaştığı problemleri çözmede merhametli, anlayışlı bir tavır sergilemesi gerekir. Kendisine iletilen sorunlara karşı ölçüp biçmeden konuşmamalı, dengeleyici ve toparlayıcı bir tavır da olmalıdır.

Hasan-ı Basrî, Ömer ibn Abdülaziz'e yazdığı mektubunda şöyle söylemektedir :

“Ey müminlerin emîri! Ädil imam; çocuğuna karşı merhametli, yufka yürekli bir ana gibidir. Onu meşakkatle taşır, meşakkatle doğurur. Çocukken terbiye eder. Uyandığında o da uyanır, huzuru ile huzur bulur. Emzirir sonra sütten keser. Sağlığına sevinir, şikâyetinden kederlenir

Merhametten yoksun, kaba ve katı yürekli davranışların toparlayıcı olamayacağı, aksine insanların dağılıp gitmelerinin gerekçesi olduğu bizlere bildirilmiştir.

“O vakit Allah'tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için dua et; iş hakkında onlara danış. Kararını verdiğin zaman da artık Allah'a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever.” (3/Al-i İmran 159)

      Görüldüğü gibi müslüman bir topluluğun çalışmalarında ki başarı ve başarısızlık tayin edeceği lider ile birebir ilişkilidir.  Tüm bu saydığımız zaaflara sahip, ehil olmayan bir lideri, herhangi bir çalışma başa getirirse, çalışmanın yapısı sarsılacak ve taraftarlar büyük bir hüsran yaşayacaktır.

“Hiç şüphesiz ki Allah size, emanetleri ehline teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.” (4/ Nisa, 58)

“Burada Müslümanlar, İsrailoğullarının  düştüğü hatalara düşmemeleri için uyarılıyorlar. Onların düştükleri en büyük hata, dejenere oluşları sürecinde yetkiyi hep beceriksiz, ehil olmayanlara vermeleriydi. Sorumluluk isteyen dinî ve siyasî liderlikleri, ehil olmayan, ahlâksız, şerefsiz ve adaletsiz kişilere vermeye başlamaları sonucu, tüm toplum yapısı çöktü. Müslümanlara bu konuda dikkatli olmaları ve sorumluluk isteyen yetkileri ehil, sorumluluğunun idrakinde ve ahlâklı kişilere vermeleri emredilmektedir.” (Mevdûdî, "Tefhîm-ul Kur’an", I, sa:329)

Şu nokta asla unutulmamalıdır ki, bir görevle ehil olmayan bir kişinin görevlendirilmesi, hem topluluk, hem de kendisi için bir zulümdür.Topluluk için zulümdür, çünkü yetersiz bir idareye muhataptırlar, kendisi için zulümdür, çünkü bu kişi, ihmal edeceği bu görevden dolayı eleştirildiğinde, nefs ve gurur yapacak, Allah muhafaza yanlışında inatlaşarak tehlikeli bir yola girecektir.

 

Rabbimiz, müslüman toplulukların üzerinden her daim,muvahhid, basiretli, hikmetli, cesur, ilim sahibi, merhametli, muttaki, muhsin idarecileri asla eksik etme, ayaklarımızı senin yolunda sabit kıl, kalplerimizi hidayetten sonra batıl istikametlere meylettirme. amin

28/9/2006

Şehid SEYYİD KUTUB

     İslami değerlere topyekün savaşın devam ettiği bir dönemde, yaşamını İslami değerlerin savunulmasına ve daha iyi anlaşılmasına adamış olan Şehid Seyyid Kutub’u anmak, onun uğrunda canını feda ettiği değerleri sahiplenmek açısından önem taşımaktadır. Toplumumuzun, yaşadığımız bu malum süreçte, çağdaş firavunlara karşı hakkı söylemekten ve savunmaktan bir an için bile geri kalmayan Şehid Seyyid Kutub’a ve onun gibi mücahid önderlere olan ihtiyacı ve hasreti gün geçtikçe artmaktadır.

     Onu anmak, tanımak, tanıtmak ve Onun büyük bir özlemle oluşmasını istediği Kur’an neslinin yetişmesi için mücadele etmek, islami anlayışımızın üzerimize yüklediği bir görevdir.

Bu sebeple yazımızda Şehidin hayatını, fikirlerini, toplumlar  üzerinde bıraktığı etkileri ele almaya çalışacağız.

 Hayatı :

      Şehid Seyyid Kutub 1906 yılında Mısırın, Asyut şehrinin, Moşa kasabasında dünyaya gelmiştir. Daha 10 yaşında iken Kur’anın tamamını hıfzederek hafız olmuştur. Orta ve lise tahsilini yerleştikleri Kahire’de Ezher üniversitesinde yapmıştır. 1929 yılında Darul-Uluma girmiş 4yıl sonrada buradan mezun olmuştur.

     Seyyid Kutub bu dönemde çok sayıda batılı yazar ve düşünce adamlarını tanımaya çalışmıştır. Siyasal, sosyal ve edebi  içerikli yazılarıyla Taha Hüseyin, Ahned Zahi gibi yazarlarla birlikte belli bir şöhrete kavuşmuştur. Bunun yanında Şehid çok sayıda siyasi, edebi, üslup ve yöntem konulu panel ve konferanslarda bulunmuştur. Bu çeşit vesilelerle tenkitlerini de yer yer vurgulamaktan çekinmemiş; öyleki 1940’lı yıllarda yaptığı bir eleştiride Mısır’ın ilk eleştirmeni olarak vasıflandırılmıştır.

     Sosyalizm, Kapitalizm gibi cahili değerler ve cahili yönetime ilişkin tenkitleri içeren yazılarına son verdirmek için 1947 yılında Amerikan eğitim ve öğretimini incelemek gerekçesiyle ABD’ye gönderilen Seyyid Kutub ‘İslam’da Sosyal Adalet’ isimli eserinide burada kaleme almıştır. Şehid ABD’ deki batı yaşam tarzı karşısında siyasi bilincini daha da çok geliştirerek söz konusu yaşam tarzına götürücü tüm vasıtaları toptan reddetmeye başlamıştır.

Hasan El Benna’nın  Şehid edilişinden sonra ABD’deki halkın ve basının başlattığı şenlikler,Seyyid Kutub’u hayrete düşürmüş, belkide küfrün tek bir millet olduğunu ilk defa orada kavramıştır.

Ve Kutub Mısır’a dönüşünde Risalet, Livaül-cedid adlı İhvanın dergilerinde yazılar kaleme almaya başlamıştır.

 Tutuklanmalar :

      1953 yılında Seyyid Kutub İhvanın haftalık dergisinin genel yayın yönetmenliğine getirildi. Bu dergi 1954’de

hükümet tarafından kapatıldı. Bu olayın sonucunda İhvanın çalışmaları yasaklandığı gibi Seyyid Kutub’da dahil olmak üzere çok sayıda Müslüman tutuklanmıştır. Ancak bir süre sonra hükümet önemli ip uçları bulamadığı için tutukluları serbest bırakmıştır.

Bundan sonra Şehid Seyyid Kutub ihvan örgütünün en büyük heyeti olan irşad meclisine ve çalışma komitesine üye olarak tayin edilmiştir.

     Abdülnasır iş başına geldiğinde Seyyid Kutubu mevcut rejimin programlarının yapımı için kendisinden Radyo genel müdürü olmasını ister. Kutub ise bu çağrıya olumsuz yanıt vererek mevcut rejimin ayakta durmasını sağlayıcı her türlü işi reddetmiştir. Çünkü bu bir bakıma İhvanında düşüncesinin bir parçasıydı. Yani mevcut güçlere hiç bir şekilde yardımcı olunmayacak artı onlardan gelen her türlü makam mevkii teklifleride kabul edilmeyecekti. Diğer yandan tebliğine devam eden İhvanın çıkarmış olduğu Davet isimli derginin önerdiği islami içerikli anayasa teklifleride mevcut güçler tarafından hiç dikkate alınmadı.

 Zindan günleri ve Şehadet :

      Bu aşamadan sonra hükümet ihvanı illegal bir örgüt olarak lanse ederek, çeşitli terör eylemlerine karışmakla suçlamıştır. Şehid Seyyid Kutub’da kendisini Mısır zindanlarında bulmuştur. Bu anlarda Seyyid Kutub çok önemli kitabını “ Fİ ZILAL-İL KUR’AN ”ı hazırlamıştır. Şehid zindan içindeki ihvanın örgütlenmesini gerçekleştirmiş ve İhvanın resmi sözcüsü konumuna gelmiştir.

Seyyid Kutubun zindan hayatı 1964 yılına kadar sürdü. Daha sonra Irak devlet başkanı Abdüsselam  Arif’in ricası üzerine salıverildi. 1.5 yıl aradan sonra silahlı devrime kalkışması suçundan tekrar hapsedilerek hakkında ölüm fermanı hazırlandı. 1966 yılının 29 Ağustosunda darağacına çıkarılarak Şehid edildi. (1)

 Son Sözleri :

       Mahkemede kendisinden özür dilemesini isteyenlere O, şöyle diyordu: “Ben ALLAH yolunda yaptığım bir iş için asla özür dilemem.”

Ve yine devam ediyordu : “Namazda ALLAH’ın birliğine şehadet  eden parmağım bir tağutun hükmünü onaylayan tek bir harf bile yazmayacaktır.”

 Onun kurtulması için çırpınan  kız kardeşine, söylediği şu sözler’de halen dilden dile dolaşmaktadır : “Eğer ALLAH kanunları ile mahkum edilmişsem, ben hakkın hükmüne razıyım. Yok eğer batıl kanunlarla mahkum edilmişsem ondan çok daha üstün bir düşünceye sahip olduğumdan batıldan ve münafıklardan merhamet dilemem.”

 Fikirleri :

       Seyyid Kutubun fikri yapısını incelemek istiyorsak büyük zorluklar içinde kaleme aldığı ve Şehadetine vesile olan Yoldaki İşaretler isimli eserini incelememiz gerekir.

 Hakimiyet ALLAHINDIR .

      Seyyid Kutub hakimiyet tezini yoğun bir şekilde işlemiş, İslam dünyasındaki uyanışlarında vesilesi olan tevhid hakikatini şu sözlerle dile getirmiştir : “Bu dinde kesin husus La İlahe İllallah yani hakimiyetin sadece ALLAH’a ait olduğuna insanlar şahitlik etmedikleri sürece, bu dinin vicdanda bir akide veya hayat gerçeğinde bir din olarak gerçekleşmesinin imkansız olduğudur.”

Yani bu din vicdanlarda esaslı bir akide olmakla beraber, hayat pratiğinde de sistem şeklinde kendisini göstermelidir. Böylece toplumsal yaşantıda tek hakimiyet ALLAH’ın şeriatına ait olur. Ondan başka hiçbir güç ve otorite kanun koyma yetkisini, cesaretini kendisinde bularak ilahlık iddiasında bulunamaz. Kendisinde bu yetkileri görerek ortaya çıkanlar tağut olurlar. Ve bir müslümanın iman etmeden önce tüm tağutları reddetmesi gerekir. (Bakara 256) 

 Hedef : Örnek bir Kur’an nesli.

      Seyyid Kutub İslam davasının insanlık ve İslam tarihinde numune olacak bir sahabeler neslini oluşturduğunu, ancak böyle bir neslin bir daha oluşmadığından bahseder. Zaman içerisinde örnek şahsiyetler görülmüşse de

O ilk devir kadar çok sayıda örnek insanın bir araya geldiğinin görülmediğini hatırlatır.

Bunun sebeplerini de sorgulayan Kutub, sahabelerin ve bizim sahip olduğumuz imkanları kıyaslamıştır.

     Kur’anın ve Hz.Peygamberin sünnetinin ilk dönem neslin önünde durduğu gibi bizimde önümüzde durduğunu ancak beslenilen kaynakları sadece Kur’an olan o neslin, kalbi, aklı, şuuru ve oluşumu, Kur’an’da tezahür eden,  ilahi metodun haricinde olan her çeşit etkiden arındırılmış bir amacı hedeflediklerini söylemiştir.

İşte bizlerinde yalızca manevi haz alma ve inceleme amacıyla değil, amel etmek ve hayata geçirmek; varolabilmek için nasıl olmamız gerektiğini öğrenmek amacıyla Kur’ana yaklaşmamız gerektiği, müstekbirlerin saltanatlarına son verip ALLAH’ın dinini hakim kılacak örnek bir Kur’an neslinin ancak bu yöntemle oluşturabileceğini  belirtmiştir.  (2)

 İslam düşüncesinin özellikleri :

      Seyyid Kutub yazdığı İslam düşüncesi isimli kitabında İslam düşüncesininde temel özelliklerini şöyle belirtmiştir.

İslam Düşüncesi; İlahi, Değişmez, Evrensel, Dengeli, Müsbet, Pratik ve Tevhid temeline dayanan bir düşünce sistemi’dir.  (3)

 Beşeri ideolojiler ile ilgili tespitleri:

      Seyyid Kutup çok yankı uyandıran İslam’da Sosyal Adalet isimli kitabında İslamın sosyal adaletinin hem Kapitalizm’den, hem de Komünizm ve Sosyalizm ‘den ayrıldığını şu gerekçelerle ifade eder:

 Kapitalist insan, daha çok para kazanabilmek için her yolu meşru görür. Böylelikle diğer insanlara’da  zulmetmeye başlar. İşte İslam’la Kapitalizm’in temel farklılığı ve çatışma noktası da burasıdır.

      İslam insanlara ferdi mülkiyet tanımıştır. Ancak bu hakka bir şart getirmiştir. Bu şart malın, paranın elde ediliş şeklinin helal olmasıdır. Bu şekilde İslam, mal-mülk, kapital elde etmek için her türlü yolu meşru gören Kapitalizm karşısında durur. (4)

Komünizm ve Sosyalizm’e karşıtlığını da şu ifadelerle dile getirmektedir:

“Kapitalist ve Sosyalist batı, tam bir sömürgecilik zihniyetine sahiptir. Komünizm ise bizi bu kompradorlar zümresinden kurtararak ancak sadece dini inançlarımızı değil bütün hayati mukaddeslerimizi silip süpürecektir. İmani şerefimizi de yok edecektir.” (5)

Ayrıca İslam Komünizm’in bireyi ezen, onun özel yeteneklerini yok eden adaletsiz eşitliğine de karşıdır. İslam, adaleti gerçekleştirirken, fırsat eşitliğini sağlıyor. Ancak bireysel yetenekler sebebiyle öne çıkanları da ezmiyor. İslam ferdi mülkiyeti ve bireysel farklılıkları kabul etmesiyle de Komünizm’den ayrılıyor. (5)

Ayrıca Komünizm mal sevgisini arttırıyor gerekçesiyle, aileye karşı çıkmaktadır. Oysa İslam, sosyal adaleti gerçekleştirirken sevgiye, merhamete, yardımlaşma duygularına önem verdiği için, aile kurumu da bu duyguların gelişimine en uygun ortam olduğu için aileye çok önem verir. İslam sosyal adaletini gerçekleştirirken kuru kurallara bağlı kalmaz. O vicdani temizliğe, sevgi ve samimiyete çok önem vermektedir. (6)

       Şehid, İslamın sosyal adalet düzeninin kendi başına yeterli bir düşünce olduğunu sentezci anlayışlara haykırmıştır.

       Demokrasi ile ilgili olarak Seyyid Kutub, “İslam, bütün hükümdarların ve başkanların çeşitli güç ve kuvvetlerini ellerinden alarak, her türlü kanun koyma hakkını (teşri) ALLAH’a tevdi etmiş ve bu kanunları yürütecek kişileri seçme hususundaki her türlü yetkiyi de millete devretmiştir.” İfadeleriyle demokrasinin temel akidesi olan ‘halkın hakimiyeti’ni reddederken, demokrasiyi halkın yönetime katılmasını sağlayan bir yönetim biçimi olarak görenlere de İslam’ın içinde cevap vermektedir. (7)

      Sonuçta baktığımızda Seyyid Kutub dünyayı iki kutup olarak değerlendirmiştir. Birincisi İslam, ikincisi de demokrasi, sosyalizm, komünizm gibi tüm beşer aklının koyduğu sistemlerdir ki, hepsi cahili sistemlerdir. O bütün beşer sistemlerini ALLAH’ın ilahlık sıfatına müdahale olarak değerlendirerek İslam sistemini tüm insanlığa haykırmıştır.

 Şehid Seyyid Kutub ile ilgili etkinlikler ve yapılan tebliğler :

     Şehid Seyyid kutub ile ilgili Türkiye de bu güne kadar ciddi manada iki program yapılmıştır. Bunlardan ilki İRFAN VAKFI tarafından 21-22 Aralık 1996 tarihleri arasında yapılan Seyyid Kutub Sempozyumudur. İkincisi ise radyonuz 103.2 ÖZEL FM tarafından 4 Ekim 1997 tarihinde düzenlenen ve radyodan canlı olarak da yayınlanan Şehadetinin 31. Yılında Seyyid Kutub’u anma programıdır.

  

İrfan Vakfının tertip etmiş olduğu sempozyuma katılan değerli katılımcılar şu tebliğlerde bulundular.

* Prof. Dr. Bekir Karlığa :

Seyyid Kutub’un  İslam düşüncesi’ndeki yeri ve önemi

      19 y.y.’da İslam’a dönüşü savunan bir aydın tipi doğduğunu, bu kategori içerisinde Mehmet Akif, Mevdudi, Seyyid Kutub çizgisinin temellere yani Kur’an’a dönmeyi öngördüğünü ve Kur’an kalkışlı bir ıslah projesini savunduğunu, bu nedenle ayrı bir yere oturduğunu söyledi.

Seyyid kutub’un geleneği ve geçmişin inkarına yönelmediğini ibn Kesir’in tefsirinden ve Kütüb-ü Sitte’den faydalandığını ve geleneksel tefsire itibar etmeyip yeni tefsir metodları geliştirdiğini belirtti. “Seyyid Kutub, fıkhın teorik olarak oluşturulamayacağına, İslam toplumunun oluşumuyla hayata tekabül eden bir şekilde kendi fıkhını oluşturacağına inanıyordu. ..” şeklinde görüşlerini belirten Bekir Karlığa, Seyyid Kutub’un ıslah projesinin tamamlanmamış bir proje olduğunu, nedeninin de Nasır rejiminin buna izin vermemesi olduğunu söyledi. Bu projenin temel taşlarını ise şöyle sıraladı: - Yeni ve eşsiz bir Kur’an nesli gereklidir.  - İslam nazari şeyler peşinde koşan bir din olmaktan çıkarılmalıdır. – Küçük de olsa bir İslam toplumu nüvesi oluşturulmalıdır. – Cihad fikri canlı tutulmalıdır. – İslam sadece din olarak değil bir medeniyet olarak da ortaya konulmalıdır.       – Bu proje İslam Düşüncesi tarihi içinde orijinal ve otantik bir projedir ancak tamamlanamamıştır. 

* Ali Kaçar :

Yoldaki İşaretler’in Türkiye İslami Hareketi Düşüncesine Etkileri

       “1962’de bölümler halinde basılmaya başlanmış bu kitap hakkında Zeynep Gazali ‘Seyyid Kutub’un niçin idam edildiğini oranlar Yoldaki İşaretler’i okusun’ der. Türkiye’de Yoldaki İşaretler din ve Kur’an anlayışının değişmesine vesile olmuştur. Ayrıca cahiliyye kavramının netleşmesine ve ABD’nin de SSCB kadar cahili olduğunun anlaşılmasına vesile olmuştur. Metodun tek olduğu (Rabbani Metod) ve değiştirilemeyeceği, Peygamberin Arap milliyetçiliğini, ekonomik sıkıntıları veya ahlakçılığı kullanmayarak sadece Allah’ın istediği şekilde mücadele ettiği bu kitap ile anlaşılmıştır. Yine o günlerde cihad, Misak-ı Millici ve savunmacı bir anlayışı ifade ediyordu. Cihad’ın Allah’ın dininin hakim kılınmasının önündeki engelleri kaldırma mücadelesi olduğunun farkına varılması yine Seyyid Kutub’un bu eseri ile mümkün olmuştur.”

* Prof. Dr. Nazif Şahinoğlu :

Seyyid Kutub’un Cihad ve Silm Kavramlarına yaklaşımı

      Cihadın sadece harp ve kıtal manalarına gelmediğini ve Allah için O’nun yolunda yapılan davranışların tümünün bu kapsam içine girdiğini vurgulayan Şahinoğlu, “ Memleketin sınırlarını genişletmek, taarruzları önlemek için yapılan savaş cihad, ölenler de şehit değildir. Savunma, saldırı, barış, eğer Allah yolunda yapılıyorsa cihad olur. Bu manada Cihad barışı da kapsar. ‘İslam da saldırı savaşı yoktur’ diyorlar, yanılıyorlar. Asr-ı Saadet’te ve daha sonra saldırı savaşı yok demek bir kompleksin veya bilgi eksikliğinin ifadesidir. İslam ulusal bir din olmadığı ve tüm dünyaya seslendiği için saldırı savaşı da vardır. Cihad;çalışmak, cehd etmek, güç işleri yapmak, ağır taşı kaldırmak demektir. Seyyid Kutub cihadın İslam’ı hakim kılma işi olduğunu söyler.”

* Prof. Dr. Said Şimşek :

Bir Müfessir Olarak Seyyid Kutub

     Seyyid Kutub’un hayatını; sanatçı, mütefekkir ve dava adamı olarak üç devreye ayırarak incelemenin mümkün olabileceğini belirten Şimşek şunları söyledi : “ Seyyid kutub, toplumun durumunu değiştirmek için tıpkı sahabe döneminde olduğu gibi Kur’an’ın bilgilenmek için değil, anlamak ve yaşamak için okunması gerektiğini görmüştü. Kur’an’ı hayatımıza geçirmemiz ve hareketin içine sokmamız gerekir. Sahabe, yedi yaşından anlayamayacakları için Kur’an ezberletmezdi. Oysa şimdi tilavet anlamın önüne geçmiştir. Arapça bilmiyorsak meallere başvurmalı, gerekirse bir değil on meal okumalıyız,tefsirlerden faydalanmalıyız.”

* Prof. Dr. Ahmet Önkal :

Seyyid Kutub’un Rasulullah’ın Davet Metoduna Yaklaşımı

        “ Nebevi metod ile tebliğ yapılan insanların Ashab-ı Kiram gibi Kur’an merkezli bir eğitimden geçirilmeleri gerekir. ‘Kur’an anlaşılmaz bir kitaptır’dan bugünlere gelindi. Ama bu da yeterli değildir. Kur’an rehber olmalı hayatımızın içine girmelidir.”

 * Prof. Dr. Ahmet Ağırakça :

Seyyid Kutub’un Tarih Anlayışı

     Seyyid Kutub’un Materyalizm ve Sosyalizm’in bu yüzyıl sona ermeden tarih sahnesinden çekileceğini söylediğine dikkat çeken Ahmet Ağırakça, Akidede birlik sağlanmadan emperyalizme karşı konulamayacağının altını çizdi. Ayrıca eski kaynakların insaflı ve ölçülü bir şekilde değerlendirilmesi gerektiğini belirtti.

* Ömer Küçükağa :

Seyyid Kutub’a Karşı Olanlar Ve O’na Yapılan İftiralara Cevaplar

       “ Seyyid Kutub’un da bir beşer olarak eleştirisinin yapılması gerekliliğine inanılmasının aynı zamanda onun anlaşıldığına da işaret etmiştir. Seyyid Kutub’a yapılan eleştiriler ciddi ve gayri ciddi olarak eleştirilmelidir.”diyen Küçükağa ciddi eleştirileri şöyle sıraladı : - Nass’lara karşı çok esnekti, - Fıkhı küçümserdi, - İçtihadı Felsefeye benzetti, - Ümmeti harici bir mantıkla tekfir etti, - Kelamı küçümsedi, - Müslümanları hayattan kopardı ve asosyal bir hale getirdi, - Hz.Osman için çok yakışıksız şeyler söyledi.

Ömer Küçükağa genel olarak eleştirilere şöyle cevap verdi : “Fıkıh Allah’ın dinine teslim olmuş bir toplumda anlam kazanır. İnsanlara durumlarını söylememek ve onların bu hal ölmelerine göz yummak asıl yanlış olan tavırdır. İslam’da Sosyal Adalet’in ilk baskısında yer alan Hz.Osman ile ilgili ifadeleri 1964’deki baskısında çıkartmıştır.” Konuşmacı ciddi olmayan eleştirilerin hakikat yayınlarından çıkan faideli bilgiler’de yapıldığını belirtti.

 Sempozyumda Beşir Eryarsoy bir Seyyid Kutub enstitüsünün kurulmasının faydalı olacağına inandığını belirterek, yöneticilere ya İslam’ı tamamen almaları ya da tamamen bırakmaları çağrısında bulunmuştur. (8)

 Mücadelesini Sürdüreceğimiz Düşünür :

         Gelenekler arasında sıkışmış İslam’ı vahyin rehberliğiyle 20. yüzyıl insanlarına sunan Şehid Seyyid Kutub, Filistin, Afganistan, Mısır, Sudan, Cezayir, Tunus, Türkiye, İran, Filipinler... Ve daha bir çok ülkedeki İslami uyanışın kıvılcımını ateşlemiş ve Hasan el Benna mektebiyle birlikte çağımızın cihad hareketlerini derinden etkilemiştir.

Uluslararası şirk uygarlığıyla mücadelenin Kelime’i Tevhid’e iman etmenin vazgeçilmez bir şartı olduğunu Şehid Seyyid Kutub’tan ve onun mektebinden öğrendik.

Şehadetinin 35. yılında Seyyid Kutub’a Allah’tan rahmet diler, çizdiği net islami anlayışın takipçileri olarak sıramızı beklediğimizi ve hiçbir zaman sözümüzden geri dönmeyeceğimizi bildiririm.

 

“Mü’minlerden, Allah’a verdiği söze bağlı kalan öyle erler var ki, onlardan bir kısmı bu uğurda canını vermiştir.  Bir kısmı ise verdikleri sözü hiç değiştirmeden bunu beklemektedirler.”                                                                                                                                      (Ahzab 33/23)

                                   

D i p n o t l a r :

 

1- genç                                         Yıl:1991 Sayı:9

2- Yoldaki İşaretler                      Seyyid Kutub      Arslan yayınları

3- İslam Düşüncesi                       Seyyid kutub       Dünya yayınları

4- İslam’da Sosyal Adalet            Seyyid Kutub      Arslan yayınları

5-İslam-Kapitalizm Çatışması     Seyyid Kutub      Arslan yayınları

6-İslami Etüdler                           Seyyid Kutub      Arslan yayınları

7-İslami Etüdler                           Seyyid Kutub      Hilal yayınları

8- hak söz                                    Yıl:1997 Sayı:70 (İrfan Vakfı Seyyid Kutub sempozyumu)

16/9/2006

Ana, Baba ve Evlat İlişkisi

        Toplumsal ilişkilerimizde, en ince ayrıntıya kadar öğretiler sunan İslam dininin, o toplumun çekirdeği olan aile kurumu, o kurumu oluşturan bireyler ve davranışları ile ilgili düzenlemeler getirmemiş olması beklenemez. Toplumun kalbi olan aile kurumunun düzgün işlemesi, karşılıklı saygı, sevgi, sabır ve anlayışın hakim olması, ideal bir toplumun oluşabilmesi için çok gereklidir. Çünkü aile topluma rengini veren, toplumu oluşturan bir kurumdur. Allah’a tam teslim olmuş, Kur’an’ı referans kabul etmiş, Hz. Muhammed (s.a.v.)’i kendine örnek kılmış bir toplum arzuluyorsak işe, toplumun en küçük yapı taşı olan aileden başlamamız gerekmektedir.

İşte bu noktada, aileyi oluşturan fertlerin birbirleri ile ilişkileri gündeme gelmekte, karşılıklı sorumluluklarının bilinmesi ve uygulanabilmesinin gereği ön plana çıkmaktadır.

Anne ve Babanın evlatlarına karşı sorumlulukları :

Bir insanın iman şerefine nail olabilmesi için yıllarca uğraşırken, ellerimizin altında istediğimiz gibi yetiştirebileceğimiz çocuklarımızın ihmal edilmemesi gerekmektedir. Çünkü doğru yaklaşabildiğimizde ihtiyacımız olan güzel bir kul, bir muvahhid, bir muallim, bir mücahid olarak yetişen çocuklarımız geleceğin inşasında söz sahibi olacak ve etken bir rol oynayacaklardır.

Çocuk ilk olarak ailesini, özelliklede babasını örnek almaktadır. Bu sebeple aile içerisinde huzurlu bir ortam sağlaması gereken anne ve baba, çocuklarının eğitimine gereken önemi vererek, onları imani ve ahlaki açıdan örnek şahsiyetler olarak yetiştirmelidir. Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim diyen peygamberimizin, anne ve babalara hitaben ;

 “Hiçbir baba oğluna güzel edepten daha üstün bir hediye veremez, bağışta bulunamaz.” Mesajı unutulmamalıdır.

            Sadece Allah(c.c.)’a secde edilen, doğruluğun, eminliğin, saygının hakim olmuş olduğu, yalanın, çatışmanın, kötü sözün yer almadığı bir evde yetişen çocukların, ahlaki durumunun olumlu olacağı Allah’ın izniyle aşikardır. Sürekli şükredilen, tesbihatların, ilim halkalarının ihmal edilmediği ortamlar, çocukların kişisel gelişimine katkı sağlayacaktır.

            Aile büyüklerinin ve geçimi üzerine alan babanın en çok dikkat etmesi gereken hususlardan birisi de rızkın helalden kazanılıp helale harcanmasıdır. Baba evine mutlaka helal lokma getirmeli, özellikle haramdan ve şüpheliden kaçınmaya itina etmelidir. Hz. Muhammed(s.a.v.) “Bir adam Allah’ın rızasını umarak aile efradına infak ederse bu, o kimse için sadakadır.” buyurarak helal yoldan kazanılan malın aileye harcanmasının bile küçümsenemeyecek bir ibadet olduğuna vurgu yapmıştır.

Tabi ki bu güzel ahlak, bu özenli davranışlar, imanın bir göstergesi olarak ortaya çıkmalı, çocuğun yaptığı her hayırlı ameli Allah için yaptığı bilinci yüreğine kazınmalıdır. Çocuğun Rabbini doğru tanıyabilmesi sağlanmalı, şirksiz bir imani öğreti ile yetiştirilmesi gerekmektedir. Hayatı boyunca sahte ilahların, güçlerin, otoritelerin, batıl davetine yüz çevirebilmeli, hiçbir dünyevi menfaat onu Allah’a olan dosdoğru imanından geri düşürmemelidir.

Anne ve baba, İmran ailesi gibi daha doğmadan çocuklarını Allah’a adayacak bilinçte olmalı, şehitlik ve şehadet bilincini daha küçük yaşta çocuklarına verebilmelidir.

Çocuk şehadet bilincini ilk olarak, ailesinin kulluk görevlerindeki kararlılıklarından, Allah yolunda ki tavizsiz  davranışlarından alır. Babasının zamanını, enerjisini, malını ve canını  feda etmesi gerektiğinde, annesini, kendisini ve kardeşlerini, mazeret olarak sorumluluklarının önüne geçirmediğini gören bir çocuk elbette en temel dersi almış olacaktır.

“De ki: "Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, az kâr getireceğinden korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden evler, sizlere Allah'tan, O'nun Resûlü'nden ve O'nun yolunda cihad etmekten daha sevimli ise, artık Allah'ın emri gelinceye kadar bekleyedurun. Allah, fasıklar topluluğuna hidayet vermez.” (9/Tevbe 24)

Allah’ın kendilerine üç,beş,yedi evlat verdiği Müslüman babalar hepsini kendi yolunda harcadığı bunca evlattan birini dahi O’nun yoluna kalben, ihlasla bağışlamıyor, “eti de kemiği de senin ya Rabbi” diyemiyorsa; “İslamın sancağının dalgalanması lazım” mealinden söyledikleri sözlerin samimiyeti tartışılmalıdır.

 Filistin’de babasının kucağında, işgalci israil askeri kurşunlarıyla can veren Muhammed Cemal’in annesi kendisi ile yapılan röportajda, “yas değil bir gururu, onuru yaşıyorum. Mescidi Aksa’nın özgürlüğü için bir değil bin Muhammed feda olsun.” İfadelerini kullanmış, bu şuur tarih boyunca fetihleri doğurmuş ve izzetli bir yaşamın, özgürlüğün anahtarı olmuştur.

Bu ve bunun gibi örnekler gösteriyor ki tüm Müslüman aileler çocuklarını yetiştirirken, evlatlarının Allah’ın rızasını kazanarak ebedi nimetlere, cennetlere kavuşabilme arzusunu, endişesini tüm dünyevi beklentilerin önüne geçirmelidir.

Evladına karşı örnek olma sorumluluklarını yerine getirerek, doğru bir eğitim alabilmeleri için güçleri oranınca çaba harcayan bir ailenin, tabi ki yapması gereken son görevi Allah(c.c.)’a karşı acziyetlerini dile getirerek dua etmeleridir.

"Rabbimiz, bize eşlerimizden ve soyumuzdan, gözün aydınlığı olacak (çocuklar) armağan et ve bizi takva sahiplerine önder kıl," (25/Furkan 74)

"Rabbim, beni namazı(nda) sürekli kıl, soyumdan olanları da. Rabbimiz, duamı kabul buyur."          (14/ İbrahim 40)

"Rabbim, bana katından tertemiz bir soy armağan et. Doğrusu Sen, duaları işitensin"  (3/Al-i İmran 38)

Evladın, Anne ve Babasına karşı sorumlulukları : 

            Evladın Anne ve babasına karşı iyi ve güzel bir şekilde davranması, Kur’an’ın bazı bölümlerinde Allah(c.c.)’a kulluk edin emrinden hemen sonra zikredilmiştir. İman dairesine girerek cennetlerin varisi olmak isteyen bir fert demek ki şirksiz bir şekilde Allah’ı tek Rab, ilah olarak kabul edecek, sonra varolmasının sebebi olan anne ve babasına hürmet gösterip iyilik edecektir.

Allah'a ibadet edin ve O'na hiç bir şeyi ortak koşmayın. Anne-babaya, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolda kalmışa ve sağ ellerinizin malik olduklarına güzellikle davranın. Çünkü, Allah, her büyüklük taslayıp böbürleneni sevmez.” (4/Nisa 36)

            Kendisini bin bir meşakkatle karnında taşıyan, olmadık sıkıntılar çeken, helal rızk temini için çabalayan, hastalanınca ağlayan, yemeyince yemeyen, ana ve babanın bu davranışları hiçbir zaman evlat tarafından unutulmamalıdır. Sabırlı ve alçakgönüllü bir şekilde yetiştirildiklerini unutmadan, nasıl bebek iken kendisine şefkat gösterildiyse, yaşlandıklarında aynı şefkati ve ilgiyi ana ve babasından esirgememelidir. Bu ilahi bir emir, ertelenemez bir ikazdır.

“Rabbin, O'ndan başkasına kulluk etmemenizi ve anne-babaya iyilikle-davranmayı emretti. Şayet onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlılığa ulaşırsa, onlara: "Öf" bile deme ve onları azarlama; onlara güzel söz söyle” Onlara acıyarak alçakgönüllülük kanadını ger ve de ki: "Rabbim, onlar beni küçükken nasıl terbiye ettilerse Sen de onları esirge." (17/İsra 23-24)

            Hz. Muhammed (s.a.v.)’e Allah katında en sevgili amel hangisidir diye sorulduğunda, sırasıyla, “Vaktinde kılınan namazdır, Ana ve Babaya iyilik etmektir, Allah yolunda cihad etmektir,” şeklinde cevap vermiş, ana ve babaya güzel davranmanın ne kadar öncelikli bir amel olduğuna vurgu yapmıştır.

            Bu iyi ve güzel davranışlar, ihmal etmeden ziyaret etmek, ihtiyaçlarını güç nispetinde karşılamak, güler yüz göstermek, dertlerini sabırla ve anlayışla dinlemek, şeklinde özetlenebilir. İhtiyaçların karşılanmasını, infak etmeyi, en yakınlardan başlayarak tavsiye eden İslam dini, Ana ve babaya infakı bu sıralamanın en başına yerleştirmiştir.

“Sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: "Hayır olarak infak edeceğiniz şey, anne-babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışadır. Hayır olarak her ne yaparsanız, Allah onu şüphesiz bilir." (2/ Bakara 215)

            Ana ve babaya ihsanda bulunmak ve itaat etmek, tabi ki Allah’a kulluğun önüne geçemez. Aile büyüklerinin Allah’a isyana ve günaha sürükleyecek telkinleri reddedilmeli, fakat bu red cevabı verilirken üsluba dikkat edilmelidir.

“Biz insana, anne ve babasına (karşı) güzelliği (ilke edinmesini) tavsiye ettik. Eğer onlar, hakkında bilgin olmayan şeyle bana ortak koşman için sana karşı çaba harcayacak olurlarsa, bu durumda, onlara itaat etme. Dönüşünüz banadır. Artık yaptıklarınızı size haber vereceğim.” (29/Ankebut8)

            Herkes hesap gününde kendi yaptıklarından sorumlu olacak, anne, baba, aşiret ve en güçlü ordular o günün dehşet anında bir fayda sağlayamayacaktır. Anne emzikli bebeğini fırlatacak, herkes kendi derdine düşecek, isyana ve şirke sürükleyen sebepler ne olursa olsun,  Allah katında mazeret olmayacaktır.

 “Ey insanlar, Rabbinizden korkup-sakının, çünkü kıyamet saatinin sarsıntısı büyük bir şeydir. 

Onu gördüğünüz gün, her emzikli kendi emzirdiğini unutup geçecek ve her gebe kendi yükünü düşürecektir. İnsanları da sarhoş olmuş görürsün, oysa onlar sarhoş değillerdir. Ancak Allah'ın azabı pek şiddetlidir.” (22/ Hac 1-2)

            Bir evladın, ailesine yapabileceği en etkili görev hassas bir kalple ana ve babasının mağfireti, affı, kurtuluşu için dua etmesidir. Bu dua onlar hayattayken yapılmalı, gerektiğinde sesli bir şekilde onlarında kalplerini etkileyecek bir tarzda okunmalıdır. Çünkü unutulmamalıdır ki söz ancak kalpten çıkarsa ancak kalbe girer.

"Rabbimiz, hesabın yapılacağı gün, beni, anne-babamı ve mü'minleri bağışla"  (14/İbrahim 41)