Arkasında kan, gözyaşı, kibir ve bencillik olan bir medeniyet, Allah’ın muttaki kullarına çağdaşlaşma örneği asla olamaz.
XIX. y.y. başlarına kadar kadınların insani haklarını tartışan, vatandaş olarak kabul etmeyen, dünya savaşları adıyla hırs ve ihtirasın tutsağı olan, hem zihinsel, hem fiziksel temizlikten yoksun Hristiyan Avrupa’nın, İslam’ın izzetini kuşanmış Mü’minlere verebileceği hiçbir şey yoktur.
Yıllarca bir çok ulusu sömürgeleştirerek, bir yarasa gibi kanını emen, bu halkları, kendi zenginlikleri ve safahatları için açlık, yoksulluk ve hastalıkların pençesine doğru iten, daha halen günümüzde kirli hesaplarla, masum milyonların ambargolar sonucu ilaçsızlık ve gıda yetersizliği ile, veya üzerlerine bombalar yağdırarak katledilmelerinin mimarı olan haçlı zihniyetinin, insan hakları adı altında sunacağı bir belgeyi, Allah’ın adaletine iman etmiş hiçbir takva önderi ciddiye almaz, alamaz..
Sahte gülücükler ile aile fotoğraflarında poz veren, ama arkadan, tüm kültürel,ekonomik, ahlaki, ve milli değerleri alt üst edecek şartlar öne süren AB temsilcilerinin, hiçbir zaman Allah’ın dinine tam teslim olmuş bir toplulukla beraber hareket etmesi de zaten beklenemez. Eğer bir yakınlaşma olmuşsa ve bazı adımlar atılmışsa bunun sebebi, ne acıdır ki herhalde onların hayat anlayışlarını “başarıyla !” taklit ederek onlara benzemeye başlanılmasındandır.
“Sen onların dinlerine uymadıkça, Yahudi ve Hıristiyanlar senden kesinlikle hoşnut olacak değillerdir. De ki: "Şüphesiz doğru yol, Allah'ın (gösterdiği) yoludur." Eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların heva (arzu ve tutku)larına uyacak olursan, senin için Allah'tan ne bir dost vardır, ne de bir yardımcı.” (2/Bakara120)
Yıllardır alaycı ifadelerle eleştirilen Ümmet anlayışına karşı daima ulus devlet modeli empoze edilmiş, Müslümanların tek bir güç olabilme imkanları daha başlamadan bitmiştir. Ama şimdi günümüzde küreselleşme tanımlamaları, dünya büyük bir köy ifadeleri ile ulus kimlikleri önemsemeden gerçekleştirilen kutuplaşmalar, Müslümanların sürekli model olarak ortaya koyduğu sınırsal değil inanç ve eylem birlikteliği anlayışına geri dönüldüğünü göstermektedir. Ama bunu gerçekleştiren Müslümanlar değil, ABD, Hristiyan Avrupa ülkeleri, Rusya, Çin, Hindistan gibi Asya ülkeleridir. Halkı Müslüman ülkeler, daha vahşet ve katliamlara karşı bile zorla toplayabildikleri ve vakit geçirdikleri İslam Konferansı Örgütü ile bu değişimi yakalayabilecek gözükmemektedirler. Çünkü emperyalist güçlerin kuklası ve işbirlikçisi idareciler başlarında yer almaktadır.
Tüm bu sahte yakınlaşmalar ve piyon idarecilerden beri olan tüm mü’minlerin, tevhid çatısı altında toparlanarak projeler geliştirmeleri artık bir zorunluluk olmuştur. Rabbi Allah, Rehberi Kur’an, önderi Hz. Resulullah, söylemi selam olan bu topluluğun teşekkülü, yeryüzünün ıslahı, adalet ve hakk harcı ile imarının sağlanması, insanlığın imana ulaşmalarındaki engellerin bertaraf edilebilmesi için kaçınılmazdır.