Kuran calismasi - Hamza ER'in Kişisel Sayfasına Hoş Geldiniz. - Blogcu



« Önceki |

28/9/2006

Kur’an’da beyan edilen ifsad hareketleri

        “Fe-se-de” fiil kökünden gelen fesad, bozulma, kokuşma, itidalden çıkma, anlamlarına gelir. “Efsede” bozdu, ifsat etti, itidalden çıkardı, kokuşturdu demektir. Kur’an’da geçtiği ayetlerde bu kavram, “yeryüzünde fitne uyandırıp, insanların durumunu ve yaşama yollarını doğruluktan saptırıp, dini ve dünyevi çıkarları zedelemek” mesajını içerir. “Müfsid” ise bu eylemi işleyen, bozan, bozgunculuk çıkartan demektir.(1)

            Zıttı ıslah,sulh ve muslih olan bu kavram Kur’an’da, özellikle kainatın ayakta durabilmesi, belirlenen düzen ve denge içerisinde varlığını sürdürebilmesi için, tevhid akidesine vurgu yapılarak geçmektedir.

“Eğer her ikisinde (gökte ve yerde) Allah'ın dışında ilahlar olsaydı, elbette, ikisi de fesada uğrardı.. Arşın Rabbi olan Allah onların nitelendiregeldikleri şeylerden yücedir.” (21/Enbiya22)

            Yani Allah’dan başka ilahların olması gerçeğinin bu evrenin ahengini bozacağı belirtilmekte, fesadın kaynağı olarak ilk noktaya işaret edilmektedir; Şirk...

Bu öyle bir kaynaktır ki, sadece yaratılış itibari ile Allah’ın eşi ve benzerinin olması ciddi bir fesad sebebi olmakla beraber, Allah’ın yaratmış olduğu kullarının, hak olan hükümleri evirip çevirmeleri, kendi arzuları doğrultusunda belirlemeye yani tahrif etmeye çalışmalarının da çıkış noktasını oluşturmaktadır. Yaratılmış olan kulların bu çabası, yeryüzünde meydana gelen en büyük ifsad halidir.  

“Eğer hak, onların heva (istek ve tutku)larına uyacak olsaydı hiç tartışmasız, gökler, yer ve bunların içinde olan herkes (ve her şey) fesada(bozulmaya) uğrardı.....” (23/Mü’minun 71)

            Göklerin ve yerin egemenliği sadece Rabbimiz olan Allah(c.c.)’a aittir. Yaratmada ortağının olması evrendeki dengenin bozulma gerekçesi olduğu gibi, yeryüzündeki hüküm koyma, yönetme yetkisine müdahale etme cüretinde bulunmak da bu sefer yeryüzünün fesada uğramasında sebep teşkil etmektedir. Çünkü yeryüzünde ne kadar insan varsa o kadar doğru,arzu,ihtiras, ve söz olacaktır. Ve güçlü olan kendi arzuları doğrultusunda belirlediği hükümleri diğer insanlığa dayatacağından kaos, kargaşa eksik olmayacak, yeryüzü adalet ve hak harcı ile imar olacağına, zulüm ve batıl ile ifsad olacaktır.

            Tüm insanlığın boyun eğeceği, rıza göstereceği hükmün insan üstü, yani ilahi olması gerekir ki nefisler tatmin olsun, sükunet ve nizam sağlansın.

Fesad ve müfsid kavramlarını tam olarak anlayabilmek için, Kur’an’da beyan edilen diğer ifsat edici davranışları da incelememiz gerekmektedir.

Bu ifsad davranışlarından öyle biri var ki, tarih boyu tüm müfsidlerin ortak karakteri olmuştur. Bu ortak karakter, kendilerine gelen peygamberi yalanlamaları, vahyi reddetmeleri, bununla da kalmayarak diğer insanlarında bu ulvi hakikatle buluşmasına mani olmaktır.

İnkar ederek Allah’ın yolundan alıkoymak :

        “İnkâr edip de Allah'ın yolundan alıkoyanlar; biz, işledikleri fesada (bozgunculuğa) karşılık, onlara azab üstüne azab ilave ettik.” (16/Nahl 88)

“Hayır, onlar ilmini kuşatamadıkları ve kendilerine henüz yorumu gelmemiş bir şeyi yalanladılar. Onlardan öncekiler de böyle yalanlamışlardı. Zulmedenlerin nasıl bir sonuca uğradıklarına bir bak.Onlardan ona inananlar var ve ona inanmayanlar da vardır. Rabbin bozgunculuk çıkaranları daha iyi bilir.” (10/Yunus 39,40)

            Bu ortak davranışın dışında, Kur’an’da adı geçen kavimler ve  kendilerine özgü fesadlıklarını incelemek, içerisinde yaşadığımız çağ ile mukayesesini yapabilme adına oldukça önemlidir. Çünkü bu kavimlerin helak olmalarının altında alışkanlık haline getirdikleri azgın tavırları yatmaktadır. Onlar helak oldular. Peki şimdi kim, ne kadar zamandır, hangi gerekçeler ile helak edilmekle karşı karşıya?

* AD Kavminin İfsadı :

            Ad kavmi, Nuh(a.s.)’ın kavminden sonra yeryüzüne halifeler yapılan bir topluluk olarak Kur’an’da anılmaktadır.(2) Bu kavim asli kulluk görevlerini, dolayısıyla ahiret gerçeğini unutup, zamanla azgınlaşarak dünyaya, oyun ve eğlence içerisine daldılar. Cezalandırma için yakaladıkları vakit adaletsizce ve zorbaca tuttular. Kendilerini ikaz etmek için Allah(c.c.) tarafından seçilen kardeşleri Hz. Hud(a.s.)’ı yalanladılar ve reddettiler.

Dünyaya bağlılık ve yararsız yapılar(köşkler,saraylar) inşa etmek :

"Siz, her yüksekçe yere bir anıt inşa edip (yararsız bir şeyle) oyalanıp eğleniyor musunuz? Ölümsüz kılınmak umuduyla sanat yapıları mı ediniyorsunuz?" (26/Şuara 128,129)

 Adaletsiz muhakeme ve yargılama :

"Tutup yakaladığınız zaman da zorbalar gibi mi yakalıyorsunuz?" (26/Şuara 130)

Bu ayetlerde fe-se-de fiili geçmese de fecr suresi 7-12. ayetlerinden hareketle Ad kavminin bu fiillerinin fesad eylemleri olduğu anlaşılmaktadır.

 “Görmedin mi, Rabbin ne yaptı Âd kavmine? Direkleri (yüksek binaları) olan, İrem şehrine? Ki ülkeler O vadide kayaları yontan Semûd kavmine? içinde onun benzeri yaratılmamıştı, Kazıklar (çadırlar, ordular) sahibi Firavun'a? Ki onların hepsi ülkelerinde azgınlık ettiler. Oralarda fesadı (kötülüğü) çoğalttılar.” (89/Fecr 7,...12)

* SEMUD Kavminin İfsadı :

            Semud kavmi, kendinden önceki Ad kavminin mağaraları oyarak güçlü, görkemli kaleler inşa etme hastalığını devam ettirmiştir.

"(Allah'ın) Ad (kavminden) sonra sizi halifeler kıldığını ve sizi yeryüzünde (güç ve servetle) yerleştirdiğini hatırlayın. Ki onun düzlüklerinde köşkler kuruyor, dağlardan evler yontuyordunuz. Şu halde Allah'ın nimetlerini hatırlayın, yeryüzünde bozguncular olarak karışıklık çıkarmayın." (7/Araf 74)

Fakat en ön plana çıkan ifsat eylemi, Allah(c.c.)’ın elçisini öldürebilmeyi göze almalarıdır.

Allah(c.c.)’ın elçisini (Hz. Salih a.s.) öldürmeye teşebbüs :

“Şehirde dokuzlu bir çete vardı, yeryüzünde fesad (bozgun) çıkarıyorlar ve dirlik-düzenlik bırakmıyorlardı. Kendi aralarında Allah adına and içerek, dediler ki: "Gece mutlaka ona ve ailesine bir baskın düzenleyelim, sonra velisine: Ailesinin yok oluşuna biz şahid olmadık ve gerçekten bizler doğruyu söyleyenleriz, diyelim." (27/Neml 48,49)

* SEDUM Kavminin İfsadı :

            Hz. İbrahim(a.s.)’e ilk iman eden Hz.Lut (a.s.), peygamberlik ile görevlendirilerek kavmi olan Sedum’a tebliğ etmeye başlamıştır. Hz. Lut(a.s.)’un kavmi hiç kimsenin yapmadığı bir fesad fiilini işlemekteydi. Bu çirkin fiil, kavmin erkeklerinin  eşcinsel ilişkiyi istemeleri ve yaygınlaştırmalarıydı.

Sapıkça bir eylem, eşcinsellik :

“Lut’da; hani kavmine demişti: "Siz gerçekten, sizden önce alemlerden hiç kimsenin yapmadığı 'çirkin bir utanmazlığı' yapıyorsunuz. Siz, (yine de) erkeklere yaklaşacak, yol kesecek ve bir araya gelişlerinizde çirkinlikler yapacak mısınız?" Bunun üzerine kavminin cevabı yalnızca: "Eğer doğru söylüyor isen, bize Allah'ın azabını getir" demek oldu. (Lut) Dedi ki: "Rabbim, fesat çıkaran (bu) kavme karşı bana yardım et."” (29/Ankebut 28,29,30)

Mal yağmalamak için yol kesmek :

            Hz. Lut (a.s.)’ın kavmi ile diyalogunu içeren yukarıda ki ayete baktığımızda Sedum kavminin bir diğer fesad özelliği göze çarpmaktadır. Bu ifsad türü, insanların temiz helal kazançlarına kolay bir şekilde gasp ederek haksız kazanç sağlamalarını sağlayan yol kesicilik, yani haramiliktir.

* MEDYEN Şehri Halkının İfsadı :

            Medyen şehri halkına tebliğ etmek üzere kardeşleri Hz.Şuayb(a.s.) görevlendirilmişti. Ayetlere baktığımızda Medyen halkının içerisinde bulunduğu ifsad davranışlarını şöyle sıralayabiliriz:

Ölçü ve Tartıda adaletsizlik :  (3)  

Ticaret yaparken insanların mallarını değerinden düşük göstermek :

“Medyen (toplumuna da) kardeşleri Şuayb'ı (gönderdik. Şuayb onlara:) Dedi ki: "Ey kavmim, Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka ilahınız yoktur. Size Rabbinizden apaçık bir belge (mucize) gelmiştir. Ölçüyü ve tartıyı tam tutun, insanların (hakları olan mallarını) eşyasını değerinden düşürüp-eksiltmeyin ve düzene (ıslaha) konulmasından sonra yeryüzünde bozgunculuk (fesad) çıkarmayın. Bu sizin için daha hayırlıdır, eğer inanıyorsanız." (7/Araf 85)

İhtilalcilik yaparak kargaşa çıkarmak :

“Halkın eşyalarını değerinden düşürmeyin ve yer yüzünü ihtilâlcılıkla fesada vermeyin”(26/Şuara 183)

Allah yolundan alıkoymak :

             Esasında tüm inkarcı topluluğun genel bir özelliği olan “insanların iman etmesine engel olma” eylemi, ayetlerde Medyen halkı ile ilgili olarak bariz bir şekilde kullanılmaktadır. Onlar kendileri inkar ettikleri gibi, şehirde ki diğer insanların Allah’ın elçisi ile buluşmasına, O’nu dinlemelerine, hidayet bulmalarına set çekmeye çalışmaktaydılar.

"O'na iman edenleri tehdit ederek, Allah'ın yolundan alıkoymak için ve onda çarpıklık arayarak (böyle) her yolun (başını) kesip-oturmayın. Hatırlayın ki siz azınlıkta (ve güçsüz) iken O, sizi çoğalttı. Bozgunculuk çıkaranların nasıl bir sona uğradıklarına bir bakın." (7/Araf 86)

* FİRAVUN’UN İfsadı :

Firavun, Rablik iddiasını yıkan bir mesajın sahibi olan Hz. Musa(a.s.)’ın, Allah(c.c.) katından getirmiş olduğu ayetlere yalanlama ve inkar yoluyla haksızlık yaparak, en temel ifsadını sergilemiştir. (4)

Allah’ın ayetlerine karşı haksızlık etmek :

“Sonra bunların (peygamberlerin) ardından Musa'yı ayetlerimizle Firavun'a ve önde gelen çevresine gönderdik; onlar ona (ayetlerimize) haksızlık ettiler. İşte bozgunculuk çıkaranların nasıl bir sona uğradıklarına bir bak.” (7/Araf 103)   

            Bu haksızlık sırf büyüklenme, kibir ve zulümlerinden kaynaklanmaktaydı.(5)

“Vicdanları kabul ettiği halde, zulüm ve büyüklenme dolayısıyla bunları inkar ettiler. Artık sen, müfsidlerin (bozguncuların) nasıl bir sona uğratıldıklarına bir bak.” (27/Neml 14)

Halkı bölerek zayıflatıp, sonra katletmek:

“Gerçek şu ki, Firavun yeryüzünde (Mısır'da) büyüklenmiş ve oranın halkını birtakım fırkalara ayırıp bölmüştü; onlardan bir bölümünü güçten düşürüyor, erkek çocuklarını boğazlayıp kadınlarını diri bırakıyordu. Çünkü o, fesatçılardandı (bozgunculardandı).” (28/Kasas 4)

            Tarihte müfsidlerin,zalimlerin daima başvurdukları bu yöntem işe yarıyor ki günümüzün firavunları tarafından da uygulanmaktadır. Bir bölgede egemenlik kurmadan önce o topraklarda ki halkı çeşitli özelliklere göre fırkalara ayırdıktan sonra güçsüz düşürmek, işgalleri kolaylaştırmakta hatta bu işgaller bizzat bu fırkalar birbirlerine kırdırılarak gerçekleştirilmektedir.

* İsrailoğullarının İfsadı :

            Hz. Musa’(a.s.)’ın önderliğinde firavun’un zulmünden kurtulan israiloğulları, apaçık şahit oldukları mucizelere rağmen tevhid üzere duramamış, sürekli fitne ve fesadın baş aktörleri olmuşlardır.

“Kitapta İsrailoğullarına şu hükmü verdik: "Muhakkak siz yer(yüzün) de iki defa bozgunculuk çıkaracaksınız ve muhakkak büyük bir kibirleniş-yükselişle kibirlenecek-yükseleceksiniz.” (17/İsra 4)

Allah(c.c.) cimridir derler :

Arapça bir deyime göre, 'elleri zincirlenmiş' kimse, son derece cimri bir kişidir. Bununla Yahudilerin demek istediği, Allah'ın cömert olmayı bıraktığıydı. Yahudiler yüzyıllarca en bayağı durumlara düştükten ve tüm ulusal kurtuluş ümitlerini yitirdikten sonra, kaybolmuş şanları için yas tutmaya ve kendileri karşı cimrilik gösteriyor diye Allah'ı suçlamaya başladılar. İçlerindeki beyinsizler, "Allah öylesine sıkılaştı ki, hazinelerin kapılarını bize karşı kapattı. Bizim için belâlâr ve felâketlerden başka yanında hiçbir şeyi kalmadı." demeye kadar gittiler. Bu tavır yalnızca Yahudilere has değildir. Başka toplumlardaki beyinsiz kişiler de Allah'a dönmek yerine, başlarına bir felâket geldiğinde böylesi günah sözleri söylerler. (6)

“Yahudiler: "Allah'ın eli sıkıdır" dediler. Onların elleri bağlandı ve söylediklerinden dolayı lanetlendiler. Hayır; O'nun iki eli açıktır, nasıl dilerse infak eder. Andolsun, Rabbinden sana indirilen, onlardan çoğunun taşkınlıklarını ve inkârlarını arttıracaktır. Biz de onların arasına kıyamet gününe kadar sürecek düşmanlık ve kin salıverdik. Onlar ne zaman savaş amacıyla bir ateş alevlendirdilerse Allah  onu söndürmüştür. Yeryüzünde bozgunculuğa çalışırlar. Allah ise bozguncuları sevmez.  (5/Maide 64)

Karun servetini kendinden bilerek müstekbirleşti :

            Mal ve serveti ile günümüzde bile ismi deyim halini alan Karun, sahip olduğu servetini kendi zekası, üstünlüğünden bilerek azgınlaştı. Öyle ki sahip olduğu serveti, kendisi için ahirette bir kurtuluş değil, azabını arttıracak bir unsur olarak simgeleşti.

“Gerçek şu ki, Karun, Musa'nın kavmindendi, ancak onlara karşı azgınlaştı. Biz, ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarları, birlikte (taşımaya) davranan güçlü bir topluluğa ağır geliyordu. Hani kavmi ona demişti ki: "Şımararak sevinme, çünkü Allah, şımararak sevince kapılanları sevmez."

 "Allah'ın sana verdiğiyle ahiret yurdunu ara, dünyadan da kendi payını (nasibini) unutma. Allah'ın sana ihsan ettiği gibi, sen de ihsanda bulun ve yeryüzünde bozgunculuk arama. Çünkü Allah, bozgunculuk yapanları sevmez." (28/Kasas 76,77)

 * Hıristiyanların ifsadı :

            Hristiyanlar Hz. İsa(a.s.) hakkında iftiralar uydurmakta, Onun (haşa)Allah’ın oğlu olduğunu iddia etmektedirler. Bu kutlu peygamberin yaratılışı ise Kur’an’da açık bir şekilde beyan edilmekte, bu hakikatten yüz çevirenlerin müfsitler olduğuna vurgu yapmaktadır.

 Hz. İsa(a.s.) Allah’ın oğludur dediler :

“Şüphesiz, Allah katında İsa'nın durumu, Adem'in durumu gibidir. Onu topraktan yarattı, sonra ona "ol" demesiyle o da hemen oluverdi.” (3/Al-i İmran 59)

            Bu net bilgiye rağmen kendi bildiklerinde diretecek olanlar, tevhid akidesini bozma çalışması yapmaktadır. Ve Allah bu ifsatçıların hiç şüphesiz ki farkındadır.

“Şüphesiz bu, gerçek bir olayın haberidir. Allah'tan başka ilah yoktur. Ve şüphesiz Allah, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir. Eğer yüz çevirirlerse elbette Allah, fesat çıkaranları bilir.” (3/Al-i İmran 62,63)

* Münafıkların İfsadı :

Ekini ve nesli helak ederler :

“O, iş başına geçti mi (ya da sırtını çevirip gitti mi) yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya, ekini ve nesli helak etmeye çaba harcar. Allah ise, bozgunculuğu sevmez.” (2/Bakara 205)

Islah iddiasıyla ortaya çıkan yalancıdırlar :

“Kendilerine: "Yeryüzünde fesat çıkarmayın" denildiğinde: "Biz sadece ıslah edicileriz" derler.

 Bilin ki; gerçekten, asıl fesatçılar bunlardır, ama şuurunda değildirler.” (2/Bakara 11,12)

Allah’ın ahdini onayladıktan sonra bozarlar :

“Ki (bunlar) Allah'ın ahdini, onu kesin olarak onayladıktan sonra bozarlar, Allah'ın kendisiyle birleştirilmesini emrettiği şeyi keserler ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarırlar. Kayba uğrayanlar, işte bunlardır.” (2/Bakara 27)

            Münafıkların bütün bu tavırlarının bizlere bildirilmesi, Rabbimiz Allah(c.c.) tarafından bir rahmet olarak görülmesi gerekmektedir. Çünkü bu ayetler, ıslah etmek iddiasıyla ortaya çıkan tüm çağdaş münafıkların ekini, yer altı ve yer üstü kaynaklarını nasıl heba ettiğini, Allah’ın eşsiz ikramlarını nasıl topluma adil bir şekilde dağıtamadıklarını daha net bir şekilde görmemize katkı sağlamaktadır.

Kur’an’ı Kerim’de adı geçen kavimler ve işledikleri fesad davranışlarının dışında, ayrıca yetimleri toplumdan dışlamak, onları gözetmemek de ifsad edici bir tutum olarak belirilmiştir.

“Hem dünya (konusun)da, hem ahiret (konusunda). Ve sana yetimleri sorarlar. De ki: "Onları ıslah etmek (yararlı kılmak) hayırlıdır. Eğer onları aranıza katarsanız, artık onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah bozgun (fesad) çıkaranı ıslah ediciden bilir (ayırdeder). Eğer Allah dileseydi size güçlük çıkarırdı. Şüphesiz Allah güçlü ve üstün olandır, hüküm ve hikmet sahibidir." (2/Bakara220)

            Ayrıca Yusuf(a.s.)’un kıssasına baktığımızda, hükümdarın su tası, çantalarında çıkan Yusuf(a.s.)’un kardeşleri panik yaparak “biz fesad çıkarmak için buraya gelmedik.”(7) demişlerdir. Ayetten, hırsızlığın fesad hareketlerinin içerisinde değerlendirilmesinin gerektiği anlaşılmaktadır.

Müfsidlerin cezası :

Allah'ın Hz. Peygamber'i (s.a) göndermesinin nedeni, dünyada dirlik-düzenlik tesis etmesi içindir. Buna göre sadece insan değil, hayvan ve bitkiler bile bu düzenin koruması altındadır.

İslamın hakim olduğu bu tür toplumlarda kanun ve düzeni bozmaya çalışanlar, müfsidler, Allah'a ve Rasülü'ne harp açmıştırlar. Cezalandırılacakları hüküm ise Kur’an’da belirtilmiş, suçun nitelik ve boyutuna göre hakimin içtihadına bırakılmıştır.(8)

“Allah'a ve Resûlü'ne karşı savaş açanların ve yeryüzünde bozgunculuğa çalışanların cezası, ancak öldürülmeleri, asılmaları ya da elleriyle ayaklarının çaprazca kesilmesi veya (bulundukları) yerden sürülmeleridir. Bu, dünyadaki aşağılanmalarıdır, ahirette onlar için büyük bir azab vardır.”(5/Maide 33)

                Müfsidlerin dünyevi cezalandırılmaları dışında ahirette de büyük bir azab görecekleri, bu azabın kat kat olacağı bildirilmektedir.

“İnkâr edip de Allah'ın yolundan alıkoyanlar; biz, işledikleri bozgunculuğa karşılık, onlara azab üstüne azab ilave ettik.” (16/Nahl 88)

 Müfsidlere karşı ıslah edicilerin ittifak yapması gerekmektedir :

Müfsidler, fasid tavırları için nasıl ittifak halinde iseler, ıslah edici konumunda olan iman edenlerinde aynı şekilde bir arada olmaları gerekmektedir. Bu birliktelik bir binanın tuğlaları gibi sımsıkı hal almalı,yeryüzünde fesadın yaygınlaşmaması için ilahi bir zorunluluk olarak görülmelidir.

“İnkâr edenler birbirlerinin velileridir. Eğer siz bunu yapmazsanız (birbirinize yardım etmez ve dost olmazsanız) yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozgunculuk (fesat) olur.” (8/Enfal 73)

            Bu görev içlerinde bulundukları şatafattan, önlerini göremeyenlerin değildir. Vurdumduymazlığın pençesinde, adeta ölümünü bekleyen sorumsuzların değildir. Kıblesi kadına, altına, barınaklara endeksli kişiliklerin hiç değildir.

            Bu ıslah görevi fazilet sahibi, duyarlı, ahireti önceleyen, Allah(c.c.)’a karşı kulluğunun bilincine vakıf iman erlerinindir. Hiçbir güce boyun eğmeyen, muvahhid yiğitlerindir.

“Sizden önceki nesillerden onlardan kurtardığımızdan pek azı dışında yeryüzünde bozgunculuğu önleyecek fazilet sahibi kişiler bulunmalı değil miydi? Zulmedenler ise, içinde bulundukları refahın peşine düştüler. Onlar, suçlu-günahkarlardı.”  (11/Hud 116)

Cennet fesad çıkarmayarak, ıslah yolunu tercih edenleridir :

            En büyük adalet sahibi olan Rabbimiz tabii ki fesad çıkaranlar ile ıslah edicileri bir tutmayacak, büyük fedakarlılarla, mallarını, canlarını bu uğurda feda edenleri cennetiyle mükafatlandıracaktır.

“Yoksa Biz, iman edip salih amellerde bulunanları yeryüzünde bozgunculuk çıkaranlar gibi (bir) mi tutacağız? Ya da muttakileri facirler gibi (bir) mi tutacağız?” (38/Sad 28)

“İşte ahiret yurdu; biz onu, yeryüzünde büyüklenmeyenlere ve bozgunculuk yapmak istemeyenlere (armağan) kılarız. (Güzel) Sonuç takva sahiplerinindir.” (28/Kasas 83)

Sonuç :

            Hak ve batıl varolduğu sürece müfsidler ve muslihler de olacaktır. Bizim için önemli olan, Rabbimizin bahşettiği bu ayetlerden, batılın, fasıkların, müşriklerin, kafirlerin ve müfsidlerin davranış biçimlerini çözerek onlardan sıyrılabilmek; muvahhidlerin,muttakilerin, mü’minlerin, muhsinlerin ve muslihlerin saflarına iştirak ederek ömrü Allah(c.c.)’ın razı olduğu tarafta bitirebilmeyi başarmaktır.  

“Düzene konulması (ıslah)ından sonra yeryüzünde bozgunculuk (fesad) çıkarmayın; O'na korkarak ve umut taşıyarak dua edin. Doğrusu Allah'ın rahmeti iyilik yapanlara pek yakındır.” (7/Araf 56)

           

Dipnotlar:

1- Kur’an’da Temel Kavramlar Ali ÜNAL 

2-(7/69)

3-(26/181,182,183- 11/85)

4-(10/91,92) 

5-(7/127)

6- Tefhimu’l Kur’an MEVDUDİ 

7- (12/73)  

8- a.g.e. MEVDUDİ  

(ayrıca bkz. 26/152 – 30/41 – 47/22 – 27/34 – 18/94 – 2/251 – 2/30)

28/9/2006

HAYATIN ANAHTARI: AYETE’L- KÜRSİ

       Kur’an’ı Kerim’in içerisinde  bazı ayetlere olan ilgimiz oldukça fazladır. Yasin suresini, Amener Resulü ile başlayan Bakara 285-286. ayetlerini, Ayete’l-Kürsi ismiyle tanıdığımız Bakara 255. ayetini bunlara örnek olarak gösterebiliriz. Bu ayetlerin, özellikle belli günlerde yüzünden okunması üzerinde çok önemle durulmuş, fakat anlamı, verdiği mesajı öğrenme ve üzerinde düşünme gibi çalışmalar nedense ihmal edilmiştir. Oysa Yasin suresi bir Tevhid suresidir. Amener Resulü diye tanıdığımız ayetler kulun Rabbine yakarışının çok muhteşem bir örneğidir. Ayete’l-Kürsi ise İslam düşüncesinin ana esaslarını içeren, Allah (C.C.)’ın sıfatlarıyla doludur.

        Ebu Hureyre’den nakledilen bir rivayette Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur :

“Her şeyin bir tepesi vardır. Kur’an’ın tepesi de Bakara suresidir. Ondan baştacı olan bir ayet vardır: “Ayete’l Kürsi” (1)

İnşallah biz bu yazımızda Ayete’l-Kürsi’nin mesajı üzerinde durmaya çalışacağız.

“Allah. O'ndan başka ilah yoktur. Diridir, kaimdir. O'nu uyuklama ve uyku tutmaz.Göklerde de, yerde de ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmaksızın O'nun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, önlerindekini ve, arkalarındakini bilir. Onlar ise Dilediği kadarının dışında, O'nun ilminden hiç bir şeyi kavrayıp-kuşatamazlar. O'nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır. Onların korunması O'na güç gelmez. O, pek yücedir, pek büyüktür.” (2)

        Bu ayet, yüce Allah’ın tek ve ortaksızlığı, sıfatlarının noksansızlığı, kuşatıcılığı ve kudretinin vurgulanması ile ilgili en kapsamlı, en etkileyici Kur’an ayetlerinden birisidir.

Dilediğini yapma yetkisine sahip olan Allah (C.C.)’ın inanılması gereken tek ilah olduğu, O’nun dışında bir takım insanların kulluk sundukları düzmece ilahların, inkar edilmesi gerektiği gerçeği haykırılmıştır.

v     Ayet; kesin sözlü bir tek Allah inancını yansıtan, "Allah, O'ndan başka ilâh olmayan...".ifadesi ile başlamaktadır.

Bu kesin sözlü ve katıksız tek Allah inancı, İslâm düşüncesinin dayandığı ve hayatın tümüne ilişkin, İslâm'ın kaynağını oluşturan temel bir esastır. Kulluğu ve ibadet eylemlerini sırf Allah'a yöneltme ilkesi bu düşünceden doğmaktadır. Buna göre hiçbir insan, Allah'tan başka bir kimseye kul olamaz, Allah'tan başka hiçbir mercie ibadete yönelemez, kendisini Allah'tan ve Allah'ın uygun görüp emre bağladığı mercilerden başka hiç kimseye itaat etmekle yükümlü sayamaz. Bütün değer yargılarını, Allah'a dayandırması gerektiği  gibi, Allah'ın terazisinde ağırlığı olmayan herhangi bir sosyal değer yargısının da hiçbir önemi olmadığını keşfeder.

Yine bu çarpıcı ifade, Hz.İsa’nın Rab olarak kabul edildiği Teslis(üç ilah) anlayışının savunulmasının da karşısında yer alır.

Bu şekilde yegane Rab ve ilah olarak kabul ettiğimiz  Allah (C.C.)’ın, gücü ve kudretinin anlaşılmasında,bize yardımcı olacak sıfatlarının bilinmesi gerekmektedir.İşte ayetin devamı da, bu bilgiye ulaşmamızda bize rehber olmaktadır.

v     "...diri, yarattıklarını gözetip yöneten..."

Allah'ın sıfatlarından biri olan “Hayy” (hayat sıfatı) O'nun kendinden kaynaklanır, hayatlarını yaratıcılarının bağışına borçlu olan tüm yaratıkların hayatı gibi başka bir kaynaktan gelmez. Aynı zamanda bu hayat ezelî ve ebedîdir, yani ne başladığı ve ne de bittiği bir nokta vardır. Başka bir deyimle bu hayat sıfatı, zaman kavramından bağımsızdır. Bu gerekçe ile bu anlamdaki hayat da sadece Allah'a özgüdür.

 Hayy (diri) olan Allah (C.C.) aynı zamanda Kayyum’dur. “Kayyum” yüce Allah'ın bütün varlıkları gözetip yönetmesi, bunun yanısıra her varlığın varoluşunun O'na dayanması anlamına gelmektedir. İnsan, bu hikmete ve tedbire dayalı ve ana hatları çizilmiş kaideler uyarınca yaşar; değer yargılarını bu sistemden alır; bu arada bu değer yargılarını kullanırken yüce Allah'ın sürekli gözetimi (murakabesi) altında bulunur.

Yoksa mesele eski Yunan filozoflarından olan Aristo'nun düşündüğü gibi değildir. Ona göre Allah, yaratıklarından hiçbirini düşünmez; çünkü O, kendi zatından başka hiçbir şey üzerine düşünmeyecek derecede yücedir. Ona göre Allah, yaratıp kendi haline bıraktığı varlık alemi ile ilişkisini kesmiş oluyordu.

Günümüz beşeri ideolojilerinin ortaya çıkması, bu zihniyetin devam ettiğinin  bir sonucudur. Çünkü bu fikir akımları referans olarak vahyi almadıkları gibi, vahyin inşa edeceği bir toplumun ortaçağ karanlıklarında boğulacağı hakaretlerini de yapmaktan geri kalmamışlardır. Kendi oluşturdukları toplumlarda, kabul ettikleri ilahın, tabiat ile ilgili işleri düzenlediğini ama işlerimizde müdahale edememe gibi bir konumda olduğunu uygulamaları ile iddia etmişlerdir. Oysaki Allah (C.C.), hem göklerin ve hem yerin Rabbi olarak  Kayyum’dur; yani gözetir ve yönetir.

“(O) göklerin, yerin ve ikisi arasındaki şeylerin Rabbidir. Şu halde O'na kulluk et; O'na kulluk etmek için sabırlı ve metânetli ol. Hiç O'nun bir adaşı (benzeri) olan birini biliyor musun? (Asla benzeri yoktur).” (3)

v     Bu gözetme ve yönetme, bir an bile uyku ve uyuklamaya tutulmayan Allah’a özgüdür.

Yüce Allah ile hiçbir varlık arasında bir benzerlik asla söz konusu değildir. Allah (C.C.), gizli uyuklamaktan (dalgınlıktan) ya da sürekli uykudan, her ikisinden de kayıtsız şartsız bir kesinlikle münezzehtir.

Şu dehşet verici evrende yer alan sayısız atomun, hücrenin, canlı varlığın, cansız nesnenin, bütün bunları gözetimi ve denetimi altında tutan ve bütün bu varlıkların, Allah'ın tedbirine dayalı olarak ayakta durması çok etkileyici bir gerçektir. Oysa tahrif edilmiş bir kitap olan Kitab-ı Mukaddeste yaratıcı, yaratılanın sıfatlarına benzetilmiş, ve bozuk bir ilah anlayışı ortaya sunulmuştur :

"Ve yedinci gün Allah yaptığı işi bitirdi. Ve yaptığı işlerin hepsini bırakarak yedinci günde dinlendi." (4)

"Rab sanki uykudan uyanır gibi ve güçlü bir adamın şarap nedeniyle nara atması gibi uyandı." (5) Elbette Allah tüm bu zayıflıklardan uzaktır.

v     "Göklerde ve yeryüzünde ne varsa O'nundur."

Kaydı, şartı, kaybedilme ihtimali ve ortaklığı olmayan bir mülkiyettir bu... Gerçek mülkiyet sırf Allah'a bağlanınca,insanların hiçbir şeye malik olmadığı sonucu ortaya çıkar. Bu durumda insanlar sadece, her şeyin mülkiyeti elinde olan, tek mülk sahibinin vekilleridirler. Bu durumda bu vekillik işlevlerini yerine getirirken onlara yetki veren asıl mülk sahibinin şartlarına uymak zorundadırlar. Asıl mülk sahibi olan Allah (C.C.) bu şartlarını Peygamberler vasıtası ile insanlığa açıkça bildirmiştir. İnsanlar bu şartların dışına çıkamamalı, onları çiğnememelidirler.

Yüce Allah'ın göklerde ve yerde bulunan canlı-cansız herşeyin gerçek maliki olduğu gerçeğinin insan bilincinde kökleşmesi, herşeyin sınırlı süreli bir emanet olduğunu, süresi dolunca bu ödünç emanetin sahibi tarafından geri alınacağını bilmesi, doyumsuzluğun, tamahkârlığın, cimriliğin, ihtirasın ve amansız servet yarışının şiddetini düşürmeye, aşırılığını törpülemeye yeterli bir faktördür. Bu bilinç aynı zamanda kanaat, elde edilen rızka ilişkin hoşnutluk, eldeki imkânlar ölçüsünde özveri ve cömertlik duygularını aşılamanın; insan kalbini varlıkta da yoklukta da güven duygusu ile doldurmanın da teminatıdır. Böylece kaybedilen ya da elden kaçan maddî imkânlar karşısında insanın hayıflanması, yazıklanması, kafasına taktığı ve peşinden koştuğu şeyler uğruna kalbinin yanıp tutuşması önlenmiş olur!

 v     Göklerin ve yerin mülkiyeti Allah (C.C.)’a aitken "İzni olmadıkça O'nun katında kim şefaatçı olabilir?"

Geçmişte, Mekkeli müşrikler taptıkları putlarının kendilerini Allah(C.C.)’a yakınlaştırdığını, söylemekteydiler. Ayrıca Hristiyanlar, Allah (C.C.) için -haşa- oğul edindiğini ya da değişik şekillerde ortağı olduğunu iddia ederek, -haşa- Rab İsa’nın kendileri için şefaatçi olacağına inanmaktadırlar. Yahudiler ise O'nun, yardımını, -haşa- O'nun yakını olduklarından (seçilmiş topluluk) alacaklarını düşünmektedirler. Bu anlayış bazı Müslüman toplumlara sıçramış, kendileri için kurtarıcı olacağı, hesap gününde himayesine girerek sırat’ın kolayca geçileceği kişilerin varlığına ciddi bir şekilde inanılmaya başlanmıştır.

"İzni olmadıkça O'nun katında kim şefaatçı olabilir?" vurgusu ise tüm bu bozuk inanışları; peygamberlerin, meleklerin vs. Allah'tan şefaat dileyeceklerini ve O'nu bağışlamaya zorlayacaklarını sanan kimselerin yanlış fikirlerini reddeder. Bu tür kimseler, yaratıklarının hiçbirinin, değil O'nu bağışlamaya zorlamak, O'nun önünde duramayacağı ve şefaat edemeyeceği konusunda uyarılmaktadırlar. Evrenin Hakimi'nin izni olmaksızın hiçbir peygamber, hiçbir melek ve hiçbir kul O'nun önünde bir tek söz bile söyleyemeyecektir.

v     "İnsanların önünde ve arkalarında bulunan ve olup-biten herşeyi bilir. Onlar O'nun bilgisinin sadece dilediği kadarını kavrayabilirler."

Bu ifade genel olarak Allah'ın bilgisinin yaygınlığını ve herşeyi kapsayan niteliğini anlatan mecazî olmayan yalın bir ifadedir. İnsanlar ise sadece Allah'ın bilmelerine izin verdiği şeyleri bilebilirler. İnsanların bu gerçek üzerinde uzun uzun kafa yormaları gerekmektedir.

Özellikle evrenin ya da hayatın herhangi bir alanında edindikleri bilgi ile hemen şımarıklığa kapıldıkları şu günlerde bu kafa yormaya daha çok ihtiyaçları vardır.

Her şeyi mutlak, kapsamlı ve eksiksiz olarak bilen, sadece yüce Allah (C.C.)'tır. O, kulları tarafından bilgisinin bazı bölümlerinin keşfedilmesine izin verebilir.

Fakat insanlar bu gerçeği unutarak Allah (C.C.)'ın edinmelerine izin vermiş olduğu bilgiler ile şımarmış; kendilerine bu bilgileri bağışlamış olan Allah (C.C.)’a bu nimetlerin karşılığında şükretme yoluna gitmemişlerdir. Tersine pohpohlanmış ve ilâhi bağışa karşı nankörce davranarak asi olmuşlardır.

v     "O'nun Kürsî'si (egemenliği) gökleri ve yeryüzünü kaplamıştır; Bunları koruyup gözetmek O'na ağır gelmez."

Normal olarak hükümdarlık, egemenlik anlamını içeren Kürsi (koltuk, taht) kelimesi, dilimizde ki kullanılışı gibi iktidar yerine kullanılmaktadır. O halde "Allah'ın Kürsî'si, gökleri ve yeri kaplayınca" O'nun egemenliği de gökleri ve yeryüzünü kaplamış demektir.

Eğer Kur'an'ın kendine özgü üslubunu, ifade biçimini iyi kavrayacak olursak onun içerdiği bu tür ifadeler etrafında yapılan tartışmalara girmek gereğini duymayız, bunun yanısıra bu amaçla Kur'an-ı Kerim'in yalınlığını ve berraklığını büyük oranda bozan Batı kaynaklı yabancı felsefi kavramları ödünç almaya kalkışmayız.

Göklerin ve yeryüzünün egemenliği kendisine ait olan Allah (C.C.)’ya, bu egemenliği koruyup gözetmek asla ağır gelmez.

v     "Yüce ve büyük olan O'dur."

Burada dikkat etmemiz gereken çok çarpıcı bir mesaj vardır. Ayet "O, yüce ve büyüktür." demiyor. Bunun yerine "Yüce ve büyük olan O'dur" diyerek, bu sıfatların, ortaksız bir biçimde, sadece Allah (C.C.)’a özgü olabileceği gerçeğinin zihinlere kazınması  sağlanmaktadır.

Gerçekten yücelik ve ululuk sıfatları sadece Allah'a özgüdür, bu sıfatlarda başka hiçbir ortağı yoktur. Eğer kullardan biri kendisini dev aynasında görerek bu dereceye yükseldiği saplantısına kapılırsa, Allah (C.C.) onu dünyada horluğa ve aşağılığa, Ahirette de azaba ve perişanlığa mahkum edecektir.

"Orası Ahiret yurdudur.Onu, yeryüzünde böbürlenmeyip, bozgunculuk peşinde koşmayanlara veririz. (Güzel) akibet ise takva sahiplerinindir." (6)

Yine yüce Allah, helâk olmanın eşiğindeki Firavun'dan sözederken "O, kendini beğenmiş bir azgın zorba idi" buyurmaktadır..(7)

Artık açıklamasını öğrenen bir kul, Ayete’l-Kürsi’yi okurken, gökleri idaresi altında bulunduran Allah (C.C.)’ın yeryüzünde de tüm işlerine müdahale etme hakkına sahip olduğunun şuuruna varır.

Diri olan ve kendisini hiçbir zaman uyuklama  ve yorgunluğun tutmadığı Rabbinin sürekli gözetimi altında olduğunu düşünerek, O’nun belirlediği sınırları aşmamaya çalışır.

Zerre kadar hayr ve şerrin karşılığının alınacağı bir gün olan hesap gününde, dünyada empoze edilen her türlü şatafatlı, varlıklı, şahsiyetlerin, din tüccarlarının peşine gidilmesinin kendisine bir fayda sağlamayacağını, kendisine güvenilip dayanılacak olanın sadece Allah (C.C.) olduğunu bilerek ibadetlerine şirk karıştırmaz.

Namazlarımızdan sonra, yatmadan önce, herhangi bir darlığa düştüğümüzde, ezberimizden sayısız kereler okuduğumuz Ayete’l-Kürsi, işte budur. Bu ayeti, üzerinde tefekkür etmeden, hızlı bir şekilde, birden çok okumakla yetinirsek, yukarıda belirttiğimiz muhteşem mesajına da yazık etmiş oluruz.

Kaynaklar :

Fizilal’il Kur’an........ Şehit Seyyid Kutub

Tefhimu’l Kur’an .....Mevdudi

Et-Tefsirü’l-Hadis.... İzzet Derveze

1-Hazin ve ibn Kesir

2-(2/Bakara 255)

3-(19/Meryem 65)

4-(Tekvin, 2:2)

5-(Psalms 78:65.)

6-(28/Kasas Suresi 83)

7-(44/Duhan Suresi 31)

28/9/2006

SEVGİ KAVRAMI VE EN AÇIK BELİRTİSİ : FEDA OLABİLMEK

Yaşamın tüm alanında kullanılan bir kavram olan Sevgi, acaba bizlerde neyi çağrıştırmaktadır?, Tüm insanlığın sevgiye yüklediği anlam aynı olabilir mi?, Yoksa iman edenlerin Sevgiye bakışları farklımıdır?, En çok sevgi duyulacak kim olabilir? Ve neden O’na en çok sevgi duyulmalıdır?, İman etmeyenlerin, hayatlarında en çok değer verdikleri varlıklara duydukları sevginin ölçüsü Mü’minler için ne ifade etmektedir?

Tüm bu sorular aslında çok basit gibi görülen bir konunun ne kadar çok açılımının olabileceğini bizlere göstermektedir. İlahi kitabımız olan Kur’an’a baktığımızda, Sevgi kavramının imani yanının bulunduğunu, hatta imanın, ibadetin ve tüm salih amellerin merkezi, çekirdeği olduğunu  görmekteyiz.

Kavram olarak Sevgi :

Sözlüklerde sevme hissi, muhabbet olarak tanımlanan Sevgi,  iradeli varlığa ait bir vasıftır. Hayvanların kendi içlerindeki muhabbeti,sevgi olarak değil ancak içgüdüsel davranışlar olarak algılanabilinir. Oysaki insan neyi, nasıl ve neden seveceğini düşünür, karar verir ve bu sevginin karşılığı davranışlarda bulunmaya başlar.

Hayatlarını ve tüm davranışlarını Kur’an’ın (vahyin) inşa etmiş olduğu Mü’minler, Sevgi kavramını da yine rehberleri olan Kur’an’a göre anlamaya çalışırlar. Yememeleri gereken gıdaları, gitmemeleri gereken yerleri, yapmaları zorunlu olan amelleri Allah (c.c.)’ın istediği gibi belirleyen Mü’minler, kimlere karşı sevgi beslenebileceğini, sevgi gösterilmemesi gerekenleri, sevgisinin neyi gerektirdiğini, kimin sevgisinin, kazanılması gereken bir sevgi olduğunu ve hangi gücün sevgisinden mahrum olmanın gerçek hüsran olduğunu yine Allah (c.c.)’ın bildirdiklerinden öğrenirler.

Kur’an’da Sevgi Kavramı : 

Sevgi, sevme, Kur’an’da insan ve Allah(c.c.) için kullanılmaktadır. Kainatı yaratan, göklerin yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbi olan Allah(c.c.) imtihan alanı olan dünyada kendi emirlerine itaat eden ve yasaklarından sakınan kullarını seveceğini; bu sevgiden mahrum olan insanların hüsranda olduklarını, onlara yardım edecek hiçbir gücünde olmadığını bildirmektedir.

Yine Kur’an’da Mü’minlerin sevmesi gerekenler belirtilerek, inkarcılara karşı kalplerde muhabbetin olamayacağı vurgulanmaktadır.

Allah (c.c.)’ın Sevgisi :

Her şeyin olduğu gibi sevginin de kaynağı  Allah(c.c.)’tır. Çünkü O VEDUD’dur. Yani çok sevendir.

“Rabbinizden bağışlanma dileyin; sonra O'na tevbe edin. Muhakkak ki Rabbim çok merhametlidir, (müminleri) çok sever.” (11 Hud 90)

Allah’ın VEDUD olması demek, O’nun çok seveceği ve O’nu çok seven birilerinin olması demektir. O sevgiyi kullarıyla paylaşmakta  “O onları, onlarda O’nu sevmekte” dir. (5/Maide 54)

Gerçek müflis Allah’ın sevgisinden mahrum olanlardır:

Kıyamet günü, insanların tek bir alanda toplandıkları zaman, annenin emzikli bebesini dahi umursamayacağı o anın dehşetinden; dünyada sahip olunan sahte dostlar, mensup olunan kavim, her türlü dünyevi makam ve rütbe, asla fayda sağlamayacaktır. Böyle bir günde, o günün de sahibi  olan Rabbimiz Allah (c.c.)’in ilgilenmediği, yüzüne bakmadığı, sevgisinden mahrum bıraktığı kimseler gerçek iflasa uğramış (müflis) kişiler olacaktır.

“Onlar ebediyen lânet içinde kalırlar. Artık ne azapları hafifletilir ne de onların yüzlerine bakılır.” (2/Bakara 162)

a- Allah (c.c.) kimleri sever :

* Kendi yolunda çarpışanları sever.

“ Allah, kendi yolunda kenetlenmiş bir yapı gibi saf bağlayarak savaşanları sever.”( 61 Saff 4)

Her türlü dünyevi bağlardan sıyrılarak, fitnenin,zulmün kökünü kazımak için yola çıkan mücahidler Allah(c.c.)’ın sevgisine mahzar olan bir amel işlemişlerdir.

* İyilik eden, güzel davranan ve dürüst olanları sever .

“O takvâ sahipleri ki, bollukta da darlıkta da Allah için harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da güzel davranışta bulunanları sever.” (3 Al’i İmran 134)

 “Sözlerini bozmaları sebebiyle onları lânetledik ve kalplerini katılaştırdık. Onlar kelimelerin yerlerini değiştirirler (kitaplarını tahrif ederler). Kendilerine öğretilen ahkâmın (Tevrat'ın) önemli bir bölümünü de unuttular. İçlerinden pek azı hariç, onlardan daima bir hainlik görürsün. Yine de sen onları affet ve aldırış etme. Şüphesiz Allah iyilik edenleri sever.” (5 Maide 13)

“ Allah yolunda harcayın. Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. Her türlü hareketinizde dürüst davranın. Çünkü Allah dürüstleri sever.” (2 Bakara 195) bakınız :(3/148,  5/93, 5/13 )

Kazanmış olduklarının kaynağının Allah (c.c.) olduğunun şuuruna vararak infak etmek, yetimlerin haklarını gözetmek, kardeşlerinin kusurunu örtmek, iman edenlere karşı kalplerde kin beslememek, ahitlere bağlı kalmak, toplum içerisinde dürüst ve emin bir kimliğe sahip olmak mü’minlerde bulunması gereken özelliklerdendir.

* Sabredenleri sever.

“ Nice peygamberler vardı ki,beraberinde birçok Allah erleri bulunduğu halde savaştılar da, bunlar,Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşeklik ve zaaf göstermediler, boyun eğmediler. Allah sabredenleri sever.”(3 Ali İmran 146)

* Tevekkül edenleri(Kendisine güvenenleri) sever.

“O vakit Allah'tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için dua et; iş hakkında onlara danış. Kararını verdiğin zaman da artık Allah'a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever.” (3 Al-i İmran 159)

* Günahlardan sakınanı, Korunanı sever.

“ Mescid-i Haram'ın yanında kendileriyle antlaşma yaptıklarınızın dışında müşriklerin Allah ve Resûlü yanında nasıl (muteber) bir ahdi olabilir? Onlar size karşı dürüst davrandıkları müddetçe siz de onlara dürüst davranın. Çünkü Allah (ahdi bozmaktan) sakınanları sever.” (9 Tevbe 7)

“ Ancak kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklerden (antlaşma şartlarına uyan) hiçbir şeyi size eksik bırakmayan ve sizin aleyhinize herhangi bir kimseye arka çıkmayanlar (bu hükmün) dışındadır. Onların antlaşmalarını, süreleri bitinceye kadar tamamlayınız. Allah (haksızlıktan) sakınanları sever.” (9 Tevbe 4)

Kötü bir ameli işlememek, ona giden tüm yollardan uzak kalmakla gerçekleşebilir. Haram havuzuna doğru akan kanallardan herhangi  birine girildiğinde varılacak yer malumdur. Bu sebeple sakınmak, korunmak manalarına gelen takvayı, kuşanmak, muttakilerden olmak, Kur’an’ın hidayetine kavuşulmasının şartlarından gösterilmiştir.

“O kitap (Kur'an); onda asla şüphe yoktur. O, müttakîler (sakınanlar ve arınmak isteyenler) için bir yol göstericidir.” (2/Bakara 2)

* Tevbe eden, temizlenenleri sever.

“ Onun içinde asla namaz kılma! İlk günden takvâ üzerine kurulan mescit (Kuba Mescidi) içinde namaz kılman elbette daha doğrudur. Onda temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da çok temizlenenleri sever.” (9 Tevbe 108)

bakınız : (2 /222)

* Adaletli olanları sever.

“Hep yalana kulak verir, durmadan haram yerler. Sana gelirlerse, ister aralarında hüküm ver, ister onlardan yüz çevir. Eğer onlardan yüz çevirirsen sana hiçbir zarar veremezler. Ve eğer hüküm verirsen, aralarında adaletle hükmet. Allah âdil olanları sever.” (5 Maide 42)    bakınız:  (46/9,  60/8)

b- Allah(c.c.)’ ın sevgisini esirgeyeceği kimseler :

* Kafirler:

“ De ki: Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.” (3 Al-iİmran 32)

“Zira Allah, iman edip iyi işler yapanlara kendi lütfundan karşılık verecektir. Şüphesiz O, kâfirleri sevmez.”(30 Rum 45)

* Zalimler

“İman edip iyi davranışlarda bulunanlara gelince, Allah onların mükâfatlarını eksiksiz verecektir. Allah zalimleri sevmez.” (3 Al-i İmran 57)  bakınız:   ( 3/140 )

* Günahkarlar:

Allah faizi tüketir (Faiz karışan malın bereketini giderir), sadakaları ise bereketlendirir. Allah küfürde ve günahta ısrar eden hiç kimseyi sevmez.” (2 Bakara 276)

“Kendilerine hıyanet edenleri savunma; çünkü Allah hainliği meslek edinmiş günahkârları sevmez.” (4 Nisa 107)

* İsrafçılar:

“ Ey Adem oğulları! Her secde edişinizde güzel elbiselerinizi giyin; yeyin, için, fakat israf etmeyin; çünkü Allah israf edenleri sevmez.” (7 Araf 31)   bakınız:  (6/141)

* Bozguncular:

“Allah'ın sana verdiğinden (O'nun yolunda harcayarak) ahiret yurdunu iste; ama dünyadan da nasibini unutma. Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de (insanlara) iyilik et. Yeryüzünde bozgunculuğu arzulama. Şüphesiz ki Allah, bozguncuları sevmez.” (28 Kasas 77)       bakınız :   ( 2/205,  5/64 )

* Şımaranlar: 

“Karun, Musa'nın kavminden idi de, onlara karşı azgınlık etmişti. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarlarını güçlü kuvvetli bir topluluk zor taşırdı. Kavmi ona demişti ki: "Şımarma! Bil ki Allah şımarıkları sevmez." (28/Kasas76)

* Kendini beğenen büyüklenenler:

“Şüphesiz ki Allah, onların gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir. Doğrusu Allah, kendilerini büyük görüp hakkı kabul etmeyenleri sevmez.”  (16/Nahl 23)      bakınız:  (4/36-37   31/18   57/23-24)

* Haddi aşanlar:

“Ey iman edenler! Allah'ın size helal kıldığı temiz şeyleri haram saymayın. Ve aşırı da gitmeyin. Çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez.”    (5/Maide 87)              bakınız : (7/55)

* İhanet eden, Hain ve nankörler:

  Eğer bir kavmin, sözleşmeye aykırı bir hainlik yapmasından korkarsan, savaştan önce aynı şekilde antlaşmayı bozduğunu kendilerine bildir. Çünkü Allah hainleri sevmez.”  (8/Enfal 58)       bakınız :  (22/38) 

Hainlik, nankörlük kişiler arasındaki münasebetlerde görülebilen bozuk davranışlardandır. Fakat bunun en tahammül edilemeyecek olanı insanın, kendisini yoktan var eden, sayısız nimetler ile nimetlendiren, yanlışa düşmesini engellemek için yol gösterici elçiler ve Onlar ile beraber kitaplar gönderen Allah (c.c.)’ya karşı almış olduğu tavırdır. Bu tavır, sahip olduğu geçici nimetlerden dolayı kibirlenmek, kendini yeterli görmek, Allah (c.c.)’ın uymamızı istediği kaynağı reddederek, başına buyruk yaşamaya kalkışmaktır. Bu, hiç ölmeyecekmiş gibi ölçüsüz davranmak, kendisi asi olduğu gibi diğer insanlarında kendisine tabi olmaları için çaba harcamaktır.

* Aşırılar:

“Size savaş açanlarla Allah yolunda çarpışın. Fakat haksız saldırıda bulunmayın.(aşırıya kaçmayın)  Çünkü Allah, haksız saldırıda bulunanları (aşırıya kaçanları) sevmez.”  (2/Bakara 190)

* Kötü sözü açıkça söyleyenler:

“Allah, zulme uğrayanların dışında, çirkin sözün açıkça söylenmesinden hoşlanmaz. Allah her şeyi hakkıyla işiten, hakkıyla bilendir.”  (4/Nisa 148)

Bir toplum dini olan İslam, fertler arasındaki bozuklukların, reklamının yapılarak, meşru gösterilmeye çalışılmasına asla müsaade etmez. Çünkü bir virüs gibi kişiden kişiye geçebilecek olan bu kötü halin, toplumun altına konmuş bir dinamit görevi göreceği çok açıktır.

Mü’minlerin Allah’a ve O’nun dinine bağlılık ölçüsü :

Mü’minler Allah’ı severler. Peki bu sevginin ölçüsü nedir?

Sevgi somut olarak ifade edilebilecek bir kavram olmadığına göre Onu ancak tezahürleri ile tanıyabiliriz.

Böyle bir yaklaşım içerisinde diyebiliriz ki; Sevgi paylaşmaktır, fedakarlıktır, itaattir, dertlenmektir, ağlamaktır, savaşmaktır, öldürmektir, ölmektir... Seversin iman edersin, iman edersin, itaat edersin.

Allah’ı sevmek, Onun emir ve yasaklarına kayıtsız ve şartsız itaat etmektir. O’nun Resulüne tam bağlılıktır. Yeryüzünde halifelik görevini kabul edip, fitnenin tamamen yok olup Hakkın yer yüzüne hakim olabilmesi için Adalet ve özgürlük mücadelesinin, lokomotifi olabilmektir sevmek...

*  SEVMEK Allah’a itaattir.

“Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (33 Ahzab 36)

Sevginin ilk adımı sevilenin sözünü dinlemektir. İtaat etmektir.  Bir çırağın ustasına duyduğu sevginin göstergesi, işyerini temiz tutmak, mesai saatlerine riayet etmek, onun göstermiş olduğu işleri eksiksiz yapmaya çalışmaktır. Tüm bunları ihlal eden bir çırağın sayısız defa “usta seni çok seviyorum” demesi çok anlamsız kalacaktır. Bunun gibi evli çiftlerinde  birbirlerine karşı sevgilerini ispatlayan davranışları olmalıdır. Hoşlanmadıkları şeyleri terk etmek, hediyeleşmek, kötü ve kırıcı sözlerden kaçınmak gibi...

Bir de bu sevilen Kainatın Rabbi olan Allah (c.c.) ise, en ufak bir tereddüt etmeden yoluna bağlanmak, “Ey iman edenler” diye başlayan ilahi hitaba kulak vermek, hayatın, ibadetlerin ve ölümün O’nun belirlediği gibi olabilmesi için çaba harcamak gerekir. Yoksa, zillet çukurunda yüzüp, müstekbirlere omuz vererek onların ömürlerini uzatanların, kuytu köşelerde, “el-vedud, el- vedud, Allah, Allah”  sözünü tekrar etmeleri Allah sevgisinin ispatı asla olamayacaktır.

* SEVMEK Rasulüne itaattir.

“(Resûlüm! ) De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” (3 Al-i İmran 31)

Hz. Muhammed SAV. Sevdiğimiz Allah (C.C.)’ın elçisidir. Bizler  Allah’ın emrini, kelamını Rasulü aracılığı ile öğrenip, O’nun hayatına geçirmesi ile idrak etmekteyiz. Bundan dolayı Hz.Muhammed’i devreden çıkararak veya Ona saygısızlık yaparak Allah’ı seviyorum iddiası boş ve geçersiz bir iddiadan öteye geçmeyecektir.

* SEVMEK Dua etmektir, Allah (c.c.) ile irtibat (tefekkür) halinde olmaktır.

“Kullarım sana, beni sorduğunda (söyle onlara): Ben çok yakınım. Bana dua ettiği vakit dua edenin dileğine karşılık veririm. O halde (kullarım da) benim davetime uysunlar ve bana inansınlar ki doğru yolu bulalar.”(2 Bakara 186)

Allah’ı seven sürekli olarak O’nunla iletişim halinde olmak ister. Kulun Rabbi ile iletişimi, konuşması Namazdır,

Duadır. Bizler sıkıntılarımızı giderecek, dayanacak, güvenecek, af diledik mi bağışlayacak tek mercii olarak Allah(c.c.)’yı kabul ettiğimizden, irtibatımızı kesmemeli,  namaz ve dualarımızı önemsemeli tabi ki bunu aracısız yapmalıyız.

* SEVMEK  Müşriklerin putlarına olan sevgilerinden daha fazla Allah’ı sevmektir.

“İnsanlardan bazıları Allah'tan başkasını Allah'a denk tanrılar edinir de onları Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah'a olan sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır. Keşke zalimler azabı gördükleri zaman (anlayacakları gibi) bütün kuvvetin Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın azabının çok şiddetli olduğunu önceden anlayabilselerdi.” (2 Bakara 165)

Müşrikler ibadet ettikleri putlarını tabi ki severler. Onlara bağlıdırlar. Batıl yollarında ısrarlıdırlar. Fedakardırlar, her türlü sıkıntı ve ezayı çekmeyi göze alırlar. Tarih boyunca İnkarcılar batıl davaları için elçilerle mücadele etmişlerdir. Ordular toplamışlar, mallarını ve evlatlarını bu yolda heba etmişlerdir.

Nuh kavminin ve özellikle Hz. Nuh’un oğlunun, son anda dahi boğulmayı göze alarak batıl davasındaki ısrarı, Lut kavminin sapık hareketlerinde karalılıkları, Hz. Salih’in dönemindeki dokuzlu çetenin propaganda faaliyetleri, Firavunun hakimiyetini korumak için gösterdiği çaba, yine yahudilerin Allah’ın elçilerini öldürmeyi göze alacak kadar ki cesaretleri! (vahşetleri) ve tüm Mekke’nin sahip olduğu her şeyi kaybetme pahasına Hz. Muhammed’e karşı gösterdiği mücadele...

Ve günümüz ; tüm haçlı ordularının dört bir yandan toplanarak İslam alemine açmış olduğu savaş, yüzlerce gönüllü casususun Ortadoğu da görev yaparak Osmanlıyı bölme mücadelesi, halen yeryüzü kaynaklarına sahip olabilmek için yapılan işgaller, savaşlar...

İşte, Mü’minlerin, Allah(c.c.)’a ve O’nun dinine bağlılığı, tüm bu batıl koşudan daha fazla koşmak, inkarcıların batıl fikirleri için harcadıkları enerjiden daha fazlasını harcamak ile ölçülmelidir. Mü’min, dini için daha fazla zaman ayırmalı, daha fazla kişiye ulaşmaya çalışmalı, daha fazla malını sarf etmeli, gerektiği anda hiç tereddüt etmeden, adaletin ikamesi için sıkıntıya, acıya ve ölüme hazır olmalıdır.

Şu soruları kendimize bir soralım; acaba, ne kadar Sevdiğimizi iddia ettiğimiz Allah’ın, dini için mücadele ediyoruz, uykusuz kalıyor, dertlenerek ağlıyoruz? Veya ne kadar gelecek ile ilgili planlar, programlar hazırlıyoruz? Kendimizi yetiştirebiliyor muyuz? İman mücadelesi içerisinde, yerimizin neresi olduğunu düşünüyor muyuz?  Yoksa hepimiz vagon olmaya mı karar verdik de bizi çekecek bir lokomotif mi bekliyoruz.?

Allah’ın dininin hakkını vermeden O’nun yolunda meşakkat çekmeden, dil dökmeden, ter dökmeden, kan dökmeden, Ben Allah’ı seviyorum demek, boş ve kuru bir laftan başka bir şey değildir. Eğer bizler inkarcıların kendi dinlerine karşı gösterdikleri samimiyet ve bağlılıktan daha fazla Allah (c.c.)’yı sevmez ve O’nun yolunda gayret sarf etmezsek yeryüzünde fitnenin sancağı sürekli dalgalanır ve bizlerde bundan sorumlu olmaktan kurtulamayız.

Vazifesini ihmal eden topluluklar için Rabbimiz, kendisinin İslam davasının gerçek neferlerini yaratacağını, görevini gereği gibi yapmayanların ancak kendilerine zarar verebileceklerini bildirmektedir.

 “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki) Allah, sevdiği ve kendisini seven, müminlere karşı alçak gönüllü (şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah'ın, dilediğine verdiği lütfudur. Allah'ın lütfu ve ilmi geniştir. - Sizin dostunuz (veliniz) ancak Allah'tır, Resulüdür, iman edenlerdir; onlar ki Allah'ın emirlerine boyun eğerek namazı kılar, zekâtı verirler. (5 Maide 54-55)   

28/9/2006

AİLEMİZİ ATEŞTEN KORUYABİLMELİYİZ

“Ey inananlar! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. Onun başında, acımasız, güçlü, Allah'ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve emredildiklerini yapan melekler vardır.”  (66/TAHRİM 6)

Buhari'de İbn Ömer'den rivayet olunduğuna göre, Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: "Hepiniz yöneticisiniz ve yönettiklerinizden sorumlusunuz. Hükümdar halkından, erkek ailesinden, kadın kocasının evinden ve çocuklarından sorumludur."

            Acaba bu ayet tüylerimizi diken diken yapıyor mu?, Yüreklerimizde endişenin, sıkıntının oluşmasına sebep olabiliyor mu?, Beni yaratan, yoktan var eden Rabbimin bu dehşet ikazından, mesajından dolayı neler yapmam lazım diyebiliyor muyuz?

            Hadi kendimizi ateşten korumaya çalışıyoruz diyelim, ehlimizi, ailemizi ateşten korumak nasıl olacak?

            Belki bazılarımızın ilk defa tanık olduğu, bu ayeti kerime bir müslümanın, ailesinden mesul olduğunu, onların Mümin, muvahhid fertler olarak yaşamalarına gayret sarfetmek zorunda olduğunu bizlere aktarıyor. Hatta emrediyor. KORUYUN !

            Kalabalık bir ortamda cüzdanınızı koruduğunuz dan aha fazla, işyerinizi, dükkanınızı sigortalayarak, kapısına bekçi koyarak koruduğunuzdan daha fazla, o güzelim gıpgıcır aracınızın çizilmemesi için gösterdiğiniz özenden daha fazla, kasko gibi yöntemlerle çalınma ve kazalara karşı koruma arzunuzdan daha fazla....

Evet çok çok daha fazla ailenizi koruyun. Çünkü bu dünyevi unsurlar, telafi edilebilir. Ama Yakıtı insanlar olan bir ateşle karşılaştıktan sonra telafisi yoktur. Geriye dönüşü yoktur. Ahlamak, keşkeler yoktur. Mazeret yoktur. Hepsi Allah katında artık geçersizdir.

Peki aile fertleri birbirlerini ateşten nasıl koruyacak?

Temel yaratılış amacımız olan Allah’a karşı kulluk görevlerimizin gerçekleşmesi ve gerçekleştirilmesi ile bu işe başlanacak, evler en büyük zulüm olan şirk pisliğinden arınacak, erkek ve kadın tüm aile fertleri La ilahe illallah Muhammedur rasulullah diyerek girdiğimiz iman kapısını muhafaza edeceklerdir.

 O kapıdan ihtiraslar, nefisler asla girmeyecek, Allahın emirlerinin önüne geçemeyecektir. Bu kapıya sağlam imanlarını, güçlü iradelerini nöbetçi kılacaklardır.

Sadece Allahdan yardım istenecek, sadece ona kulluk edilecek, bence böyle olur, bence şöyle olur gibi nefsani düşüncenin önüne geçilerek “Allah ne olmasını istiyorsa öyle olur, O ne istiyorsa öyle olacak” anlayışı bu evlerde hakim olacaktır.

“Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (33/Ahzab 36)

Yani o evde sadece Allah’ın sözü geçer. Hz. Muhammed (s.a.v.) bir anda o eve girse, misafir gelse hiç panik yapmadan, kendilerinden emin bir şekilde misafir edecekleri muttaki bir ortamdır çünkü o evler.

Evde bir koşuşturma yaşanmaz Peygamber kapıda bekletilerek T.V deki magazin kanalının kapatılması, ev deki müstehcen resimlerin olduğu gazetelerin koltukların altına sokulması için uğraşılmaz. Çünkü bu aile hedef olarak cenneti seçmiştir. Bu tür ailenin boş saçma meşguliyetlere ayıracak  vakitleri yoktur.

Kur’an ve seccade ortaya atılmaz. Çünkü Kur’an zaten sürekli başucu kitabıdır. Sürekli okudukları bir kitaptır. Beş vakit namazın ikame edildiği bir evdir, Allahın zikredildiği, ilim çalışmalarının yapıldığı bir ortamdır zaten o ortam...

Yeryüzünü ifsad eden müstekbirlere sevgi ve merhamet gösterilmez o evlerde. Onlara meyledilmez. Mescidi Aksayı yıkma planları yapan, bebek kadın demeden  katleden yahudi katillerle, Irak ve Afganistan’ı işgal eden pazaryeri ve hastanelerin üzerine bombalar yağdıran, Abd ve müttefiklerinin temsilcileri ile, gülücüklü fotağraflar çektiren, ayaklarına gidenleri dost kabul etmez. Dostunu düşmanını çok iyi bir şekilde tanıyan bir ailedir Bu ateşten korunan aile.

Gözlerini haramdan koruyan, çekici gelen dünya ziynetlerini önemsemeyen bir ilişkidir bu  evlerde ki aile ilişkisi.

“Nefsanî arzulara, (özellikle) kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük insanlara çekici kılındı. Bunlar, dünya hayatının geçici menfaatleridir. Halbuki varılacak güzel yer, Allah'ın katındadır.”  (3/Al-İ İmran14)

Ateşten korumak evin iki büyük ferdi olan anne ve babayı kapsadığı gibi, bu  evlerde babalar ve analar evlatlarını da her türlü batıl davetten, sapkınlıktan, boş meşgaleden yani ateşten sakındırmanın telaşını yüreklerinde hissederler. Çocuğun rabbini doğru bilmesi, güzel ahlakı kuşanması, namazına sımsıkı sarılması, için çaba sarfederler.

Bu çaba evlatlarının büyüdüğü, bir yuva kuracağı döneme ulaştığında da devam eder. Nasıl bu zamana kadar kendileri ateşten sakınan ve birbirlerini sakındıran bir aile kurmuşlarsa evlatlarının da böyle bir yuva kurmasını arzu ederler. Ve bu amaçla eş seçimini doğru yaparlar.

Zengin-güzel-soylu ve  dindar vasıflarına sahip eş adaylarından, dindar olanını tercih ederler.

Şatafatlı, israf içerisinde düğünlerden sakınırlar. Allah’ın haram kıldığı hiç bir çirkin eylemi düğünlerine sokmazlar; yaklaştırmazlar.

 İffetli, evine sağdık, Allah dan gereği gibi sakınan bir bayanı evlatlarına tercih ederler. Çalışkan, hhlaklı, saygılı muvahhid ve mücahid bir erkeği kızlarına layık görürler.

            Ebû Hatîm el Müzenî (r.a.)’den rivâyete göre,  Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Dinini ve ahlakını beğendiğiniz bir kimse size dünür olarak gelirse kızınızı ona nikahlayın. Böyle yapmazsanız, yeryüzünde fitne ve bozgunculuk olacaktır.”  (Tirmizi 1085)

Eş seçiminde düşülen zaaflar, iman eden fertlerin birbirleri ile nikahlanmasının göz ardı edildiği bir toplum Hz. Peygamberin buyurduğu gibi fitne ve bozgunculuktan kurtulamayacaktır. Çünkü o evlerde ki ilişkiler menfaat düzeyinde kalmakta, eşlerden bir tarafın bozuk yapısı diğerinin zihnini ve eylemlerini zamanla tahrip etmekte, yetişen çocuklar bu düzensiz yuvaların içerisinden çıkmakta ve sonucunda, bu ailelerin yer aldığı toplum ifsattan kurtulamamaktadır. Hem bu sağlıksız toplumu imar edecek, hem de yeryüzüne umut olacak önderlerin böyle bir toplumun içerisinden çıkması zorlaşacaktır.

Rabbimiz, Kur’an’da bu tehlikeyi bizlere bildirmiş, nikah akdini Mü’min erkekler ve Mü’min kadınların gerçekleştirmeleri gerektiğini buyurmuştur.

“Müşrik kadınları, iman edinceye kadar nikahlamayın; iman eden bir cariye, -hoşunuza gitse de- müşrik bir kadından daha hayırlıdır. Müşrik erkekleri de iman edinceye kadar nikahlamayın; iman eden bir köle, -hoşunuza gitse de- müşrik bir erkekten daha hayırlıdır. Onlar, ateşe çağırırlar, Allah ise kendi izniyle cennete ve mağfirete çağırır. O, insanlara ayetlerini açıklar. Umulur ki öğüt alıp-düşünürler.”  (2/Bakara 221)

Bilindiği gibi iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak, biz mü’minlerin ertelenemez bir görevidir. Bu görevi yerine getirirken yıllarca uğraşıp, hiçbir fedakarlıktan kaçmadığımız zamanlar olmuştur. Ne için,bir kişinin imanına vesile olmak. Şuur kazanmasına sebep olmak.

Tüm bu çabalarla beraber, evlerimizde bir fidan gibi bekleyen, ne verirsek onu alabilecek konumunda olan evlatlarımızı, kutsal hedeflere yönlendirerek, örnek bir muvahhid ve mücahid olarak insanların arasına gönderebilmemiz daha zahmetsiz görünmektedir. İşte bu yönlendirmeyi sağlayabilecek olan, Vahyin terbiye ettiği, ideal Kur’an ailesidir.

Böyle bir aileyi oluşturabilmek, fertlerin üçer dörder katlı evlerde oturmalarından, iyi arabalara binmelerinden, birinci sınıf kolejlere evlatlarını gönderebilme arzularından, daha hayırlıdır.

Böyle bir aileyi oluşturabilmek, içerisine güneş doğan günden daha hayırlıdır.

Vahyin terbiye ettiği bir aile, hedeflediğimiz, dert edindiğimiz, Tevhidin ve adaletin hakim olduğu bir toplumsal dönüşümün gerçekleştirilebilmesi için zaruridir. Böyle bir dönüşümün dert edinilmesi ise her bir Mü’min yürek için kaçınılmaz olmalıdır.

Bu ilahi ikazlar, yakıtı insanlar olan ateşten ehlini korumaya talip olanlar için gerekli mesajı vermektedir. Şimdi artık bize düşen, Mü’mine, saliha, iffetli, saygılı kız evlatlarımızın, mü’min, cesur, muvahhid, mücahid, muttaki erkek evlatlarımızla nikahlanmalarına vesile olmak, ve bunu, arzu ettiğimiz ideal topluma ulaşabilmemiz de ciddi bir adım olarak görebilmektir.

 

“Kötü kadınlar kötü erkeklere, kötü erkekler ise kötü kadınlara; temiz kadınlar temiz erkeklere, temiz erkekler de temiz kadınlara yaraşır.....”  (24/Nur26)         

16/9/2006

KAZANILMASI GEREKEN BİR DOST: KUR’AN-I KERİM

İnsanlar yaşamları süresince nice dostlara sahip olurlar. İyi bir dosta, iyi bir dostluğa gerçektende hepimizin ihtiyaç duyduğu bir gerçektir. Fakat burada önemli olan aldatmayacak, kötü günde yalnız bırakmayacak, menfaat ilişkileri gütmeyecek dostlukları kurabilmektir. İnsanların birbirleri ile ilişkileri anlamında baktığımızda bu tanıma uyması gereken tek dostluklar Mü’mince yaklaşım içerisinde olabilenlerinkidir.

Modern dünyada tamamen makam, para, şehvet ve şöhret gibi çıkar ilişkileri üzerine inşa edilen birliktelikler bu saydığımız etkenler kaybedildiğinde dağılabilmektedir. Tamamen dünyayı seçen, onu talep eden, ebedi olanın değil geçici olanın kabul gördüğü günümüzde, robotlaşan ilişkiler, şiddetli güvensizlik hızla artmaktadır. Birbirleri ile yapmacık bir şekilde maskeler altından konuşan insanlar bunun yanında artık birebir iletişimi de terk ederek sanal iletişim yolunu tercih etmeye başlamış ve geleceği karanlık, hiçbir sağlıklı beklentinin görülemediği bir döneme girilmiştir.

Tahrif edilmiş semavi dinler ve beşeri ideolojiler, toplumların hiçbir sorununa merhem olamayacak, hatta bırakın merhem olabilmeyi tahribatı arttıracak bir hal almışlardır.

İnsanlığı, içerisinde bulunduğu şartlar ne olursa olsun kurtuluşa götürebilecek tek reçete,  proje sahibi, her zaman genç ve diri olan, her çağa hitap edebilen Allah’ın kitabı Kur’an-ı Kerimdir.

Kur’an-ı Kerim, insanlığın  kendisine tabi olarak kurtuluşa erebileceği  bir rehber ve hidayet kaynağıdır. O yol göstericidir. O hiçbir fikri teori ile asla kıyas kabul edilemeyecek kadar yüce ve kusursuz bir kaynaktır. Çünkü o vahy’dir. Allah katından insanlığa sunulan bir lütuf, ilahi bir bildiridir. Bir hastanın tedavisi için doktor reçetesine duyduğu ihtiyaç gibidir insanlığın ona olan  ihtiyacı... Yalnız bir hasta tedavisini gerçekleştirecek reçeteyi sayısız defa okumakla şifa bulamaz. O reçeteyi almalı, bir eczaneye gitmeli, ilaçları temin ederek doktorunun belirttiği şekilde tatbik etmelidir. İşte bizlerinde gerçek problemi budur. Sayısını bilemeyeceğimiz kadar Kur’an-ı Kerim ve mealleri basılmasına, tefsir kitapları ellerimizin altında bulunmasına rağmen ilahi mesajın terbiyesi ile terbiyelenen, onun tedavi metoduna kendisini teslim edenler oldukça azınlıktadır. Bunun sebebi Kur’an’ın indiriliş amacı dışında kullanılmasıdır. Kur’an’a, M. Akif’in dediği gibi ya ölü toprağına üflemek yada  fal bakmak amacı için başvurulur olmuştur. Oysaki ondan faydalanabilmek için okumalı ve öğretilerini tatbik etmek gerekmektedir.

“Elif-Lâm-Mîm. Üzerinde hiçbir şüpheye yer olmayan bu ilâhî kelâm muttakiler için bir rehber (olarak indirilmiştir).” (2/Bakara, 1-3)

Allah’ın ayetlerine bu şekilde bakabilmeyi başaranlar ona karşı daima duyarlı olabilen mü’minlerdir.

“Ve onlar ki, Kendilerine Rablerinin âyetleri hatırlatıldığında ise, onlara karşı sağır ve kör davranmazlar.” (25/Furkan 73)

Herkesin tatmin olabileceği bir yaşamın oluşması, insan ilişkilerinin, dostlukların, arzu edilen hali alabilmesi, öncelikle Kur’an-ın alternatifsiz, tek dost olarak kabul edilmesinden geçmektedir.

(Ey insanlar) Rabbinizden, size indirilene(Kur’an’a) uyun ve O'ndan başka dostlara uymayın. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz! ” (7/Araf 3)

Kur’an öyle bir dosttur ki asla ihanet etmez. Ona karşı dostluk elini uzatan muhataplarına bol lütufta bulunur. Onları karanlıklardan aydınlığa, zilletten izzete, esaretten özgürlüğe ulaştırır.

“Allah, iman edenlerin velisidir. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlerin velileri de tağuttur, onları aydınlıktan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar cehennemliklerdir. Orada ebedî olarak kalırlar.” (2/ Bakara 257)

Kendisine önyargısız yaklaşıldığında imanları arttırır, insanın tüm şüphelerden arınarak gerçek bir tatmine ulaşmasını sağlar.

“Gerçek müminler ancak o müminlerdir ki, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir, âyetleri okunduğu zaman imanlarını arttırır. Ve bunlar yalnızca Rablerine tevekkül ederler.” (8/ Enfal 2)

 Aynı zamanda ilahi mesajın dostluğu sadece dünya ile sınırlı kalmamakta, hesap gününde günahların örtülmesi, ebedi nimetlere ulaşılması için de sebep olmaktadır.

“İman edip salih amel işleyenlerin ve Rableri tarafından bir gerçek olarak Muhammed'e indirilen kitaba inananların kötülüklerini Allah örter ve durumlarını düzeltir.”(47/Muhammed 2)

Ve kitaba o sımsıkı sarılanlarla namazı dosdoğru ve devamlı yerine getirenler(i elbette ödüllendireceğiz); dürüst ve erdemli olmayı benimseyen ve bunu öğütleyen kimselerin hakkını elbette ziyan etmeyeceğiz.” (A’raf, 7/170.)

Vahy, çağlar boyu tüm ifsadın ortadan kalkması için elçilere indirilmiş, ve bu vahyin muhatapları, ona tabi olarak, toplumsal düzenin kurulmasını sağlamakla beraber, aynı zamanda kendilerini kurtuluşa götürecek çok yüce bir ibadetinde içinde yer almışlardır. 

Rabbimiz, hem, insanın içerisinde az bir süre kalacağı yeryüzünde ömrünü huzurlu  geçirebilmesi için uyulması gereken kuralları bildirmiş, hem de dünyevi sükuneti de sağlayan bu kurallara uyulmasını ebedi olan ahiret nimetlerinin sebebi kılmıştır.

Böyle çifte kazancı sağlayan bir dostun dostluğunu reddederek, hesap gününde kendisine bile faydası dokunmayacak olanların sırf serveti rütbesi, ordusu, aşireti, güzelliği için peşinden gitmek oldukça basiretsiz bir yaklaşımdır.

Allah’ın mesajına muhatap olarak gerçekten inananlar, içinde bulundukları, tabi oldukları bâtıl dostlardan vazgeçmeye, gururlarını zedeleyici bir şey gözüyle bakmazlar. Allah'ın vahyine inanıp ona kulluk ve itaatı benimserler. Gururları onları hakikati kabul edip Rablerine itaat etmekten alıkoymaz. Çünkü Allah’a karşı hadlerini bilerek kendilerini asla yeterli görmezler.

BİZİM mesajlarımıza (gerçekten) inananlar, ancak, kendilerine tebliğ edildiği zaman önünde derin bir hayranlık ve saygıyla eğilenlerdir; (onlar,) Rablerinin sınırsız ihtişamını hamd ile yüceltenler ve asla büyüklük taslamayanlardır. (onlar) yataklarından (geceleri) kalkarak korku ve ümit içinde Rablerine yalvaranlardır ve kendilerine geçinmeleri için verdiğimizden başkalarına harcayanlardır. (Böyle davranan mü’minlere gelince,) yaptıklarından dolayı mükafat olarak (öteki dünyada) onları şimdiye dek gizli kalan hangi mutlulukların beklediğini kimse tahayyül edemez.” (32/Secde, 15-17)

Kalpleri ürperten, hidayet kaynağı olan, çağlara meydan okuyan, bir benzeri asla olmayan Kur’an’a duyulan ihtiyaç her geçen gün hızla artmaktadır. Keşmekeşin, çirkefliğin, kaos ve kargaşanın işgal ettiği dünyamızın kendisine tabi olmakla tüm bu sıkıntılardan kurtulacağı tek kaynak Allah’ın vahyi olan Kur’an’dır. O aynı zamanda bu olumsuzluklara karşı başlatılacak mücadelenin metodunu da içinde barındırmaktadır. Peygamber bununla kafirlere karşı mücadele etmekle görevlendirilmiştir. Ruhlara ve akıllara mücadelede o tek başına yeterlidir. Onda insanın iç alemini bütünü ile kuşatan, duyguların tüm kapılarını zorlayan, katı kalpleri sarsıcı, artık rahat edemeyecek biçimde yerinden oynatıcı bir özellik vardır.  Bu özelliği yeniden keşfetmek ve doğru kullanabilmek Kur’an dostlarının ertelenemez görevlerindendir.

Ne mutlu bu görevin şuuruna varabilen dostlara, Ne mutlu Kur’an’ın dostluğunu kazananlara...

“(De ki:) Ben ancak, bu şehrin (Mekke'nin) Rabbine  kulluk etmekle emrolundum. Her şey de zaten O'na aittir. Bana müslümanlardan olmam " emredildi. "Ve Kur'an'ı okumam (emredildi). Artık kim doğru yola gelirse, yalnız kendisi için gelmiş olur; kim de saparsa ona de ki: Ben sadece uyarıcılardanım.Ve şöyle de: Hamd Allah'a mahsustur. O, âyetlerini size gösterecek, siz de onları görüp tanıyacaksınız Rabbin, yaptıklarınızdan habersiz değildir.” (27/Neml 91-92-93)