« Önceki | Sonraki »

10/8/2008

Ey AKIL Sahipleri,Kurtuluşa Erebilmeniz İçin Allah’tan Korkun (1)

“Rabbinizden size indirilene (Kur'an'a) uyun. O'nu bırakıp da başka dostların peşlerinden gitmeyin. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!” (2)
          Allah’a iman iddiasında bulunanların, uymakla, tabii olmakla mükellef oldukları temel ölçü Kur’an’dır. O mukaddes ölçü, doğru ile yanlışı ayırt etmemizi sağlayan, sımsıkı sarılmakla kurtuluşa ereceğimiz bir Furkan’dır.
          İnsanın, kendisi hakkındaki ve alem hakkındaki gerçek bilgiyi yalnızca bu (Kur’an) verebilir, hayatının gerçek amacı ve konusunu ona yalnız bu (Kur’an)  anlatır ve ahlakını, toplumsal hayatını, kültür ve medeniyetini üzerine bina edeceği prensipleri ona, ancak bu kılavuz öğretebilir. (3)
           Bir kişi, hayatına yön veren, ahlakını oluşturan, hareketinin, mücadelesinin içini dolduran vahy dışı herhangi bir ölçüyü, ister kabul etsin, isterse etmesin, Allah’ın yerine veli edinmiş, dost kılmış olur.
           Peygamberimiz Hz. Muhammed(s.a.v.)’de veda hutbesinde : “Mü'minler! Size iki emânet bırakıyorum. Onlara sımsıkı sarıldıkça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. Bu emânetler, Allah'ın kitabı Kur'ân ve O'nun Peygamberinin sünnetidir.” (4) buyurarak, Mü’minlerin heva ve arzularına göre hareket edemeyeceğini, iki değerli emanetin dışında asla bir yol aranamayacağını vurgulamıştır.
           Birbiriyle et ve tırnak gibi olan bu iki ölçü, neye nasıl inanacağımızı belirler. Dost düşman, helal haram, sulh kıyam kavramlarının içini doldurur. Bize, “bence” egosuyla hareket etme fırsatını vermez. İnsan hayatının tüm evrelerinde aktif ve belirleyici olur. Başıboş bırakılmadığımızın bilincini kalplerimize işler. Kişide büyük bir mutmainlik sağlar.
           Bu hakikat, tabelası altında çalışma yapılacak cemiyetlerin seçiminde, beraber hareket edilecek grupların belirlenmesinde de tek meşru etken olmalıdır. Kendi irademizle verdiğimiz her kararın, Allah indinde bir karşılığının olacağı unutulmamalıdır.(5) Bu sebeple, tasdik edilen beyanatların ve altına imza atılan manifestoların, Kur’an ve Sünnet ölçüsüyle değerlendirmeye alınması zorunludur.
          Bu önemli çağrıya dudak bükerek, sorumsuzca ve lakayt bir şekilde yaklaşanların, tarihin önemsenmeyenler çöplüğüne terk edilme riskini de göze aldıkları aşikardır.
Farkına vardığınız gibi sözü, son günlerde mesajı bayraklaştırılan bir oluşumun taleplerine getirmek için uğraşıyorum. Zaten terk edilen İslami söylemlerin, dünyevileşmenin de etkisiyle, yerini liberal ve demokrat bir üsluba bırakmasının acısı yüreğimizdeki tazeliğini koruyorken, otobüs durakları ve gazete sayfalarında gördüğümüz ilanlarla büyük bir irkilme yaşadık. “Kayıt yok, şart yok, Egemenlik Milletindir.” “Türkiye Cumhuriyeti, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir. Ne bir eksik ne bir fazla.”
            Evet, Beyazıt’ta, üniversite meydanlarında yumruklarımızı kaldırarak “LA” dediğimiz değerlerdi bunlar. “Kalbimizde korku yok Allah’tan başkasına, biz son vermeye geldik kullara kul olmaya” marşını seslendirirken, son bulması için söz verdiğimiz hukuk ve sistemin ta kendisiydi bu gördüklerimiz.
           Bu gördüklerimiz onlardı da, altına imza atanlar, tasdik edenler, insanları bu değerlere davet edenler, nasıl oldu da sıklığıyla övündüğümüz saflarımızın içindeki fertlerden oluşabildi. Nasıl oldu da tevhid mücadelesini kaleme alan, gür ve hiddetli haykırışlarla kitlelere nasihat edenler buna iştirak etti. Hiç mi altına imza attıkları manifesto ve sloganları tefekkür etme ihtiyacı hissetmediler. Ya da, o çizgiye mi geldiler…
Hareketin Manifestosu Ciddi Sorunlar İçermektedir.
            Bir hareket hakkında fikir yürütebilmek için, onun tüzüğüne, manifestosuna bakmak gerekir. Her ne kadar farklı kulvarlarda yer alan kişilerin söylemleri, o harekete kendilerince bir anlam katsa da, kamuoyuna deklare edilen temel hedef ve prensiplerin esas olduğu, onun üzerinden bir değerlendirme yapılması gerektiği  malumdur.
            Ortak akıl hareketi adıyla oluşturulan platformu da, kendi hazırlamış oldukları manifestolarına bakarak değerlendirdiğimizde, birçok temel problem göze çarpmaktadır.
            Öncelikle sınırlarının çizimimde müdahil olunmayan, emperyalist projelerin ciddi bir aşamasını oluşturan ulus devlet anlayışı kutsanmakta, onun kazancı, kaybı ve baş aktörlüğü üzerinden hesaplar yapılmaktadır.
          Hadiseye ulus devlet kabulüyle bakıldığından, “komşu, bölge” gibi tanımlarında gayri meşru olduğu, yani İslami temelli olmadığı görülmektedir.
           Bu problemli bakışın gerçekleştirdiği “temel sorun” teşhisi de problemlidir. “Halka siyasi projelerin bir malzemesi olmaktan fazla değer vermeyen, demokrasiyle, seçimle oluşan iktidarlara itibar etmeyen seçkinci anlayış”, kutsanan ulus devletin temel sorunu olarak tanımlanmaktadır. Oysa gerçekte, çeşitli propaganda araçları ve zihinleri ifsad eden yayınlarla, düşünebilme yeteneği köreltilmiş halk yığınlarının, bu engellerden kurtulabilmesi, yaratılışının sebeplerini sorgulaması, Allah’ı, O’nun istediği gibi tastik edebilmesi, kulluğunun farkına vararak prangalarından kurtulabilmesi, yani iman edebilmesi, imana ulaşabilmesinin derdi, değil bu toprakların tüm insanlık için temel bir sorundur.
          Hareketin ana sloganlarından olan “Kayıt yok, şart yok, Egemenlik Milletindir.” anlayışı, insanlığı seçkinci sınıfların prangalarından, demokratik sivil yönetimlerin prangalarına davet etmektedir. Davet edilen bu yeni pranga, insanlığın zihinlerini, yaşamlarını, hayallerini, hedeflerini ve inançlarını dumura uğratma konusunda ötekini asla aratmayacaktır, hatta aratmamaktadır. Bu yaklaşımla insanlar, Kur’an’ın tanımıyla Tağutun birinden bir diğerine davet edilmektedir.
           Ayrıca, ortak akıl hareketi tarafından Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 6. maddesine isnat edilerek sloganlaştırılan bu ifadenin, devamındaki açıklamayla beraber okunduğunda halen gösterilmeye çalışıldığı gibi masum görülüp görülmediği platform tarafından izah edilmelidir.
           Kanun maddesinin devamındaki “Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır. Egemenliğin kullanılması, hiç bir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ, kaynağını Anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz.” ifadesiyle halkın egemenliğinin, değiştirilemez ve sorgulanamaz devletin temel niteliklerinin ön kabulünden sonra bir anlam ifade ettiği belirtilmektedir. Yani laik, demokratik ve Atatürk milliyetçiliğine bağlı bir akideyle hazırlanan anayasanın, bu değiştirilemez ve sorgulanamaz çerçevesine bağlı kalan bir halk,  bunun uygulayıcısı olacak kişilerin seçiminde yetkilidir. Egemendir!
            Manifestoda, milli bütünlüğün korunması hususu da sıkça yer almaktadır. Burada millilikten  kast edilen, anayasada tanımlanan Türk milletidir. Atatürk milliyetçiliğinin içini doldurduğu milli bütünlüğün zarar görmesi endişesi, manifestoda yer alan temel sorunlardan biri olarak tanımlanmaktadır.
           Metinde yer alan, “insanların özgür olarak doğduğu, hiçbir ayrım gözetmeksizin bütün insanların tüm hak ve özgürlüklerden yararlanabileceği”  ifadesinin kulağa hoş gelen popülist bir yaklaşım olduğunu da söylememiz gerekir. Müslümanların kendi değerlerine göre tefekkür etmeden atladıkları batı menşeli kavramların, okundukları gibi masum olmadığı unutulmamalıdır.
           Özgürlük alanı, içini batılı zihnin doldurduğu bir alandır. İnsanların rahatlıkla yararlanabilecekleri özgürlüklerin neleri kapsadığı, batılı hayat tarzına bakıldığında malumdur. Bu özgürlükler müstehcenliği, eşcinselliği, çıplaklığı, nikahsızlığı da kapsamaktadır. Modern tefeciliği mubah görmektedir. Zinakar bir toplum yetiştiren kurumlar oluşturmakta ve onları koruma altına almaktadır. Her türlü ürünün, kısıtlanmadan kolayca halka sunulduğu geniş bir yiyecek, içecek portföyü vardır. Sınır anlayışı, limit çıtası, çok ama çok aşağılardadır bu özgürlük anlayışının. Nasıl olurda Allah’a hesap vereceğinin farkında olanlar, denetimsiz, kontrolsüz yaratılmış gibi hareket edebileceğini düşünebilir. Ve böyle bir hayat tarzına davette bulunabilir.
           Ayrıca bu özgürlük alanını bayraklaştıranların, insanların harama yönelmelerinin önüne geçmek, din ve akıl emniyetlerini sağlayabilmek için çalışmalar yapan islami bir idareyi de baskıcı ve zorba olarak tanımlamalarının zorunlu olduğunu bilmeleri gerekir.
           Özgürlük tanımı kutsanınca, idealize edilince, onun zihniyet zemini olarak belirtilen demokrasi de teslim olunması gereken tek anlayış olarak kabul görmektedir. Bundan dolayı hareketin manifestosunda insanlar, demokrasiye sahip çıkmaya davet edilmiştir.
          Daha düne kadar, Hakimiyetin Allah’a ait olduğu sloganlarıyla yol alanlar, kitleleri coşturanlar, beşeri ideolojileri şirk ve küfür bağlamında analiz edenlerin geldiği bu nokta endişe vericidir. Bu kesim, masum bir yönetim biçimi olmayan, ardından kendi hayat tarzını beraberinde getiren demokrasiye kolayca teslim olarak, yıllarca etkiledikleri talebelerinde de bir hayal kırıklığı ve ümitsizlik ortamı oluşturmuşlardır.
           İslam devleti söylemlerinden, dinin bireysel ahlaki bir tercih olduğu noktasına gelinince, devlet anlayışının tasavvuru ve içeriği de değişmiştir. Talepler, hukukun üstünlüğü temelinde gelişen ve ona dayanan yeni bir anayasa anlayışına evrim göstermiştir. Devletin değiştirilemez ve sorgulanamaz niteliklerine bağlı kalan özgürlükçü bir anayasaya anlayışına…
            Özgürlüklerin ve demokrasinin teminatı olarak gösterilen gerçek bir hukuk devletinden kast edilenin, İslam hukuku olmadığı da zaten aşikardır. Tuhaf olan, mevcut hukuk anlayışını yıllardır, “kendi dini değerlerine sırt çevirmiş, medeni kanunu İsviçre’den, ceza kanunu İtalya’dan, ticaret kanunu Almanya’dan almış” şeklinde eleştirenlerin bugün geldikleri noktadır.
             Hareketin bayraklaştırdığı,“Türkiye Cumhuriyeti, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir. Ne bir eksik ne bir fazla.” sloganıyla, yetinilmesi istenen tablonun çerçevesi de zaten çizilmiştir.
Nasıl Bir Örneklik?
           Müslümanlar olarak her dönem, çevremizde yaşanan tüm haksızlıklara karşı çıkmamız bir kere imani bir görevimizdir. Peygamberimiz  Hz. Muhammed(s.a.v.)’in “Bir kötülük gördüğünüzde onu elinizle düzeltin; buna gücünüz yetmezse, diliniz ile düzeltin; buna da gücünüz yetmezse kalbinizden buğz edin. O kötülerle ve kötülükle beraber olmayın”(6) emri, iman dolu kalbin zulümle, münkerle barışık olamayacağını bizlere öğretir.
             Bu öğretiyle, İslami olana hayat hakkı tanımayan Kemalist, darbeci anlayışlara karşı duruşumuzun nasıl olması gerektiği zaten netlik kazanmaktadır. “La ilahe illallah” bir beri olma, karşı duruş direktifidir. Tüm cahiliye anlayışları bu “La” ile reddedilir. Bu reddediş onun toplum üzerinde ki egemenliğinin son bulabilmesi için gerçekleştirilen mücadelenin sadece ilk basamağıdır. Yani sadece bir kabul etmeme değildir “La”, imanın değerlerinin hayata hakim kılınabilmesi için sürdürülen seferberliği de içermektedir.
           “La” diyerek reddettiğimiz sadece egemen olan zalim, müşrik, cahiliye anlayışları değildir. Bu anlayışların yerine inşa edilecek İslam toplumunun oluşum sürecindeki muhtemel batıl araçlar ve yöntemlerde reddedilmektedir. Yani Allah’ın muradına uygun bir tevhid toplumu, gene Allah’ın muradına uygun nebevi yöntemlerle inşa edilmelidir. Öyle edilecektir. Bundan dolayı, bir zulme tepki gösterebilmek adına ortaya konan alternatif çıkışlar nebevi kaynaklı değilse, başka bir cahili anlayışa insanları sevk ediyorsa, kabul edilmesi asla beklenemez.
           Darbe ve postal korkularına karşı geliştirilen demokrat ve liberal haykırışlar içerisinde müslümanın sesi yer alamaz. Müslüman gene haykırışını yapar, gene gerekli kıyamını sergiler, ama kendi değerlerinin tüm bu çatışmaların çözümü olduğu gerçeğini vesile kılarak insanları Allah ve Rasül’üne imana davet eder. Egemen olan baskın zihniyetin çarpıklığını dile getirmek, islami bir oluşumun gerekliliğinin ve sürekliliğinin önemiyle anlam bulur.
           Bu net söylem ve tavrın Müslümanlar tarafından ertelenmesi, perdelenmesi üç kere zulümdür. Birincisi liberal ve demokrat kirli kimliğine bulaşılarak helake kapı aralanır. İkincisi kendilerini takip eden, örnek alan kitleleri yanılttıklarından dolayı veballeri artar. Üçüncüsü ise, beraber olunan ve erdemli bir duruş takınan darbe karşıtı liberal düşüncedeki insanların, İslami yöntemle buluşması bir şekilde engellenmiş olur.
          Özgüvenlerini kaybetmiş, ağızları bir karış açık şekilde, büyük bir hayranlıkla bu insanların eteklerine tutunarak oradan oraya savrulan eski İslamcılar, ellerindeki cevherin değerini unutmuşlardır. Liberal aydın kesimin de hidayete ve kurtuluşa muhtaç olduğu gerçeğinden hareket edilemediğinden, merhametli ve davetkar bir tavır yerine o görüşe eklemlenilmiştir.
           Müslümanlar, ancak kendi dinleri temelinden hareket ettikleri zaman ideal şahitlikler gösterebilirler. Ancak bu şekilde baskılara karşı duran liberal kesimin de içerisinde olduğu halk kitlelerinde etki uyandırabilirler.
           Tüm insanlığın, arayıp da örnekliğini göremedikleri ideal, izzetli oluşumlarla beraber saf tutmaları da buna  bağlıdır.

1- (5/Maide 100)
2- (7/Araf 3)
3-  Tefhimul Kuran (7/Araf 3.ayetinin tefsiri)
4-  Mâlik, el-Muvatta, 2/899 (Kader, 3); Müslim, 2/889-890 (Hadis No: 1218); Ebû Dâvûd, 1/442 (Hadis No: 1905); et-         
     Tirmizî, 5/662-663 Hadis No: 3786, 3788); İbn Mâce, 2/1025 (Hadis No: 3074)
5- (99/Zilzal 7-8)
6- Müslim 49-50-78, İbn Mace 4013, Ebu Davut 4340, Tirmizi 2263, Nesei 5011

7/5/2008

Toplumun Temiz Akideye Sahip Olabilmesi İçin Muvahhid Modellerin Var Olması Zorunludur.

                                      www.sutunhaber.com'a verdiğimiz röportaj

 


 

SUNUŞ:

          Türkiye’deki İslami Cemaatler özellikle 28 Şubat sonrası büyük bir değişim sürecine girdi. Bu değişim öyle noktalara vardı ki, dün laik sistemi yerden yere vurarak Tevhid’den, cihaddan bahseden İslami Hareketlerin bir çoğu, STK’laşarak mevcud sistemle uzlaşma alanları oluşturmaya başladı. Sütun Haber olarak “İslami Hareket nereye gidiyor?” sorusuna cevaplar ararken Araştırmacı-Yazar Hamza Er’in İslami Hareket üzerine yazdığı yazılar dikkatimizi çekmeye başladı. Halen Vuslat Dergisi’nde yazılar yazan Hamza Er’le İslami Hareket’in dünü ve bugünü, Müslümanların demokrasi ile girdikleri ilişki biçimi, 28 Şubat’ın sonuçları, AKP’nin gerçek misyonu, cemaatlerin STK’laşması, İran Devrimi ve Tekbir Giyim üzerine ufuk açıcı bir sohbet gerçekleştirdik.

          Hamza Er genç yaşına rağmen Türkiye İslami Hareketi üzerine kafa yoran, faydalı tespitlerde bulunan önemli bir isim. Sorularımıza verdiği cevapları okuduğunuzda aynı kanıya sizin de varacağınızı düşünüyoruz.

                                                 RÖPORTAJ: www.sutunhaber.com TANER ALTUN

 

- İslamcı söyleme sahip olan gruplar 28 Şubattan sonra büyük bir değişim ve çözülme yaşadılar. Bu değişim ve çözülmenin sebepleri sizce nelerdir?

         28 Şubat sürecini Müslümanlar üzerinde bir kırılma noktası olarak kabul edebiliriz. Ama önce şu sorunun cevabının verilmesinin daha önemli olduğunu düşünüyorum: 28 Şubat’a gelene kadar, hedefleri olan, net prensipleri ve ilkeleri olan, programlı çalışan oluşumlar mı vardı da 28 Şubat süreci mi onları dağıttı?

 

- Size göre bu sorunun cevabı nedir?

          Kesinlikle hayır. Ben bu topraklarda İslami söyleme sahip oluşumların yola çıkış amaçlarını ortaya koyan, belirleyen net manifestolarının olduğuna inanmıyorum. Müslümanlar, önlerine gerçekçi hedefler koyma, kısa, orta ve uzun vadeli programlar oluşturma konusunda bir kere hazırlıklı değillerdi. Takipçilerini, açık ve net hedeflerle tatmin edemediler. Bundan dolayı, 70’li yılların sonlarından günümüze kadar, heyecan ve harekete yönelik sık sık fikir geçişleri yaşandığına şahit olduk.

          Bununla beraber, İslami çalışmaların, yani sohbet ortamlarının gündeminin sadece orada kaldığı ve kitleleşemediği kanaati, bu çalışmaları yürüten Müslümanlarda motivasyon kaybı oluşturdu. Konuşulan fikirlere, egemenlerin kontrolünde ki kamuoyu tarafından ilgisiz kalınması, azınlık psikolojisini derinleştiriyordu. Artık irşad çalışmaları, kendin çal kendin söyle ithamları ile önemsiz görülmeye başlanmıştı. Kitaplarda okunan bilgilerin hayata yönelik karşılığının olmaması, hedeflenen fethin bir türlü gerçekleşmemesi, yılgınlığa sebebiyet verdi. Çalışmaların kendini tekrar eden bir hal aldığı düşüncesi hakim olmaya başladı. Bundan dolayı, İslamcıların, daha popüler olan, hemen gündemleşen, kısa vadede sonuçlarını göreceklerine inandıkları politik sürece katılma dürtüleri, 28 Şubatla birlikte aktif bir hal aldı ve harekete geçti.


- 28 Şubatın sonunda savrulma olarak adlandırdığımız geçişlere zaten istek mi duyulmaya başlanmıştı?

          28 Şubat bazı İslami yapıların değişim arayışlarını meşrulaştırdı. Derinliklerinde yaşadıkları çatışmalardan dolayı yönelmeyi arzu ettikleri yola daha rahat girecek bir bahane işlevi gördü. Bu değişimi dile getirmeleri, açıklamaları, ilkelerinden taviz verme gibi algılanacağından, böyle bir adım atamıyorlardı. 28 Şubat buna bir vesile oldu. Yeni misyonlarını üstlenme noktasında bir sebep, bahane oluşturdu. Kendi içlerinde ki tavır ve yöntem değişikliğini artık meşru bir izaha dayandıracaklardı. Ben kasanın içindeki ezik domateslerle sağlamının ayırt edilmesine katkı sağladığı için 28 Şubat’ı büyük bir hak eleği olarak tanımlıyorum. Rahmet olarak görüyorum.

 

- 28 Şubat’ı nasıl rahmet olarak tanımlayabiliriz?

          28 Şubat bir musibettir. Asla tasvip edilemeyecek zorbalıkların yaşanmasının sebebidir. Bu ayrı. Ama 28 Şubat’la birlikte, mevcut sistemi cahiliye unsurlarından dolayı tağuti bir yapı olarak adlandıran, bilinçli ve bütüncül ayrışmayı esas alan, İslami düzen, İslam toplumu, İslam ümmeti, Tevhid ve şirk mücadelesi gibi kavram ve idealleri askıya kaldırmayanlarla, bu kavram ve sözlerden uzaklaşan insanların ayrışmasını sağlandı. Saflarımızı yeniden gözden geçirdik ve sebat gösterenleri tanıdık.

          Herhangi bir işkence ve ciddi baskı görmeden, sanal korkularla yılların grupları çalışmalarına son verebiliyorlarsa, metot ve yöntem değiştirebiliyorlarsa, fikirleri pamuk ipliğine bağlı bu çalışmaların, toplumsal bir dönüşüme katkı sağlamalarının mümkün olmadığı görüldü. Tekrar söylüyorum, 28 şubat bilinen amaçları ve sonuçları ile tasvip edilmese de, Müslümanların başlarını ellerini arasına alarak düşünmelerine, muhasebe yapmalarına ve güçlerini tespit etmelerine vesile olmuştur. Bu da bir rahmet değil midir?


                                  AKP İSLAMİ HAREKETE ZARAR VERİYOR

 

- AKP iktidarını oluşturan kadroların çoğu eski İslamcılardan oluşuyor. AKP iktidarı sizce Türkiye’deki islami harekete olumlu veya olumsuz anlamda nasıl bir etkide bulunuyor?

          AKP iktidarı, Nebevi çalışma yöntemlerinin takipçisi olmaya çalışan İslami cemaatlerin köküne dinamit koymuştur. AKP bu topraklardaki İslami Harekete zarar vermiştir.

İslami yapıların ağabeylerini, öncülerini, kendi içerisine çekmiştir. Bugüne kadar dile getirdikleri söylemlerinin aksini ifade ettikleri bir şemsiye olmuştur. Bu camialar, hükümetin vaat ettiği imkanlardan istifade etmeye başladıklarından, AKP iktidarının koltuk değneği konumuna düşmüşlerdir. Gençlik çalışmaları, AKP’nin gençlik kolları haline gelmiştir.

          Bu tercih, bu zamana kadar okunan değerli alimlerin, şehitlerin eserlerine ihanettir. Darul Erkam’ları örnek alarak gerçekleştirilen çalışmaların oluşturduğu birikime ihanettir. Müslüman genç neslin zihinlerinde yer eden öğretilerle, pratikte tercih edilen arasında ki çelişkileri görerek yaşayacakları muhtemel bir depresyonun müsebbibi olunduğundan büyük bir vebaldir. Cahiliye kanunlarıyla hükmedebilme yetkisini talep eden AKP içerisinde yer almanın olağanlaştırılması, İslami Hareketin temeline konan en büyük dinamittir.

 

- Sizce olumsuzluklar sadece politik sürece katılmakla mı sınırlı?

          Hayır, neden olunan sorunlar bu kadarla sınırlı değil. AKP iktidarı, İslamcı kesimi sadece politize etmekle kalmamış, laik Kemalist devlet ile barıştırma misyonunu da üstlenmiştir. Müslümanlara yeni hedefler, yeni idealler çizmiştir. Özgürlük alanlarının açık olduğu “Demokratik Cumhuriyet” hedefi, yetinilmesi gereken bir ideal haline gelmiştir. Demokratik Cumhuriyet’te, insanlara hangi yasalar ile hükmedildiği, ne adına hükümet edildiği göz ardı edilmiştir. Önemsizleştirilmiştir.

          Ayrıca AKP hükümeti ve idarecileri, ABD’nin küresel projelerinin baş aktörü konumundadır. BOP’un eş başkanı olmakla övünen AKP’nin lideri değil midir? Ilımlı İslam’ın örnek ve model ülkesi Türkiye değil midir? Ilımlı İslam, ABD ve emperyalist projelerine ses çıkarmayan, asla hükümet olmayan, cihatsız ve mücahitsiz bir din anlayışıdır. Bu projeyle beraber milyonlarca dolar, dünyanın bir çok bölgesinde olduğu gibi Türkiye’de de dağıtılmadı mı? Bu paralarla hangi tip Müslüman yetiştirilmek amaçlanıyor sanıyorsunuz?


-Amaç nedir?

          Bize nasıl Müslüman olacağımızı utanmadan öğretmeye kalkışmanın adıdır ılımlı İslam. ABD bunu üstlendi. Bu cüretkârlığı, halkı Müslüman ülkelerde ki maşalarıyla yapıyor. Türkiye’de de AKP ve etrafında toplanan teşekküller bu misyona hizmet ediyor. Modern dünyanın değerlerine göre bir hayat tarzı sunuyorlar. Aileyi, kadını, genci, yanlış tanımlayarak deforme etmeye çalışıyorlar. Müslümanların tüketim anlayışları, tatil kültürü, kılık kıyafet tarzı hep bu süreçle değişime uğramıştır. Müslüman kızlarımız, örnek alacakları Amineleri, Zeynepleri ve tüm hayırlı kadınları terk etmişlerdir. Bu tahribatın sonuçları anlatmakla uzar gider. Bu dönüşümün etkisinin sadece bu topraklarla sınırlı kalmayacağını, çevre ülkeler içinde örnek alındığını hatırlatmam, tehlikenin boyutları açısından bizlere fikir vermelidir.

 

- Yazılarınızda sürekli Müslüman ve ötekiler arasında safların ayrılması gerektiğini vurguluyorsunuz. Böyle bir şeye neden ihtiyaç var?

          Günümüzde saflar ve o safların mensupları net olarak görülemiyor . Bakın Hz. Adem’den beri süregelen mücadele, Tevhid ve şirk safları arasında gerçekleşmiştir. Tarih boyunca insanlık iki kutba ayrılmıştır. Bunlardan birisi olan şirk safının ileri gelenleri, kendi iradelerini, hevalarını ilahlaştırarak Allah’a şirk koşmuşlar, o dönemde yaşayan insanları da kendilerine boyun eğdirebilmek için çaba harcamışlardır. Bu anlayışın sistemleşmiş hali, tağuti düzen olarak tanımlanmaktadır. Tevhid safında ise nebiler, Resuller ve onların takipçileri yer almaktadır.
Şimdi bizler yaşanmış olan bu tarihi hadiselerin sebep, sonuç ve muhataplarını çok rahat görebilmekte ve tasnifte zorluk çekmemekteyiz. Çünkü yaşanmış bir tablo vardır önümüzde.

          Ama günümüzün modern cahiliye dünyasında bu safların ayrışmasında zorluklar yaşamaktayız. Çünkü bir insan Müslüman olduğunu beyan etmekte, namaz kılmakta, ama aynı zamanda Allah’ın emir yasaklarına muhalefet eden, ilahi hükümlere aykırı olarak hükmeden yönetici iradelere teslim ve tabi olmaktadır. Yine insanlar, Müslüman olduklarını beyan etmekle beraber, çağın ideolojilerini benimsemekte, bu ideolojilerin tezatlıklarını sorgulamadan, Müslümanlık ünvanıyla beraber aynı cümlede kullanabilmektedir.


- Hangi ünvanlardan bahsediyorsunuz?

          Demokrat, milliyetçi, laik, sosyalist gibi ek ünvanlardan bahsediyorum. Günümüzde, Hakkın değil halkın çoğunluğunun egemenliğini esas alan demokrasi anlayışını benimseyerek demokrat Müslüman, dinin hayata müdahale edemeyeceğini esas alan laiklik ilkesini savunarak laik Müslüman olmak mümkün görülmüyor mu? En azından olunduğu iddia edilmiyor mu?
Aynı zamanda bir ırkın üstünlüğünü temel alan, o ırkın çıkar ve menfaatleri doğrultusunda hareket etmeyi benimseyen milliyetçilik ülküsünü, ekonomik uygulamalarda ki bazı benzeşen zerrelerden dolayı sosyalizm ideolojisini, Müslümanlıkla özdeşleştirerek, milliyetçi-Müslüman ve sosyalist-Müslüman ucubeliği yaygın değil mi?

          Bugün ciddi bir kavram kargaşası yaşanmaktadır. Müslüman olarak Allah ve Resulüne iman ettiğini iddia edenlerin, laik-Kemalist yaşam tarzının ayakta kalması, devam etmesi noktasında çabaladığına, meydanlara indiğine, sandıklara gittiğine şahit olduğumuz bir dönemde yaşıyoruz.

 

- Fikirleri açıkça ortaya koyarak bu ayrışmayı sağlayabilir miyiz?

          Sadece fikir üreterek başarılı olamazsınız. Cahiliyenin her türlüsünden kendisini soyutlamış, sadece Allah ve Rasulünün beyan etmiş olduğu hayat tarzına teslim olmuş, saf ve arı bir Müslüman kimliğini ortaya çıkaramazsak, bu prototipleri insanların önüne model olarak koyamazsak, sohbetlerimiz, davetlerimiz, konferanslarımız ve yazdıklarımız bir anlam ifade etmeyecektir. Bu faaliyetlerin model karşılığı olmadığından, olunamadığından etkisi de olmayacaktır. Tevhidi yazıp ve anlatan bir hatibin, Allah’ın emirlerine muhalif hükümleri icra etmekte istekli olanlara kitleleri yönlendirmesi, kirli kimlikler ve kişiliğini yitirmiş fertleri oluşturmaktadır. Bu insanlardan öğrenilen din, mustazaflara umut olacak bir din değildir.

          Bugün, özellikle gençlerimiz terk edilmişlerdir. Kendilerine anlatılan fikirlerin sahipleri olan ağabey ve hocalarının, o fikirlere aykırı yerlerde bulunduklarından terk edilmişlerdir. Cami avlusuna bırakılan bebekler gibi, fikirsel yetimler olarak ortada bırakılmışlardır. Bu gençlere, toplumda oluşan ve zorla dayatılan safların müminlerin safı olmadığını, müminlerin tüm bu ortamlardan beri olduklarını ispatlamamız zaruridir. Kirli, puslu, çirkin bir kimlikten arınmış net bir İslami kimliğe, gençler ve tüm insanlık davet edilmelidir.

          Bugün bunun modelliğinin ortaya konması, yapılması gereken en zaruri ameldir. Toplumun temiz akideye sahip olabilesi için, muvahhid modellerin varolması, ortaya çıkması zorunludur.


          DEMOKRASİ İSLAM’LA BAĞDAŞMAZ

 

- Bahsetmiş olduğunuz ideolojilerden olan Demokrasi rejimi, özellikle 28 Şubat sonrası Müslümanlar tarafından benimsenmeye, sahiplenilmeye başlandı. Demokrasi ile İslam arasında hiç bir ilişki, uyuşma yok mu?

          Demokrasi ile İslam arasında en küçük bir bağ kurulması bile söz konusu olamaz. Demokrasi ile İslam’ı birbirine yakın göstermek vahye hakarettir. İslam, Allah’ın egemenliğinin hayata hakim kılınmasını amaçlar. Allah’ın, insanlar için koyduğu hayat prensiplerinin egemen olması gerekir. Bu ilahi yasaları uygulayacak idareciyi, yani müminlerin emirlerini seçme konusu, o yasalara boyun eğmiş kişilerin işidir, sorunudur. Demokrasi ise, halk çoğunluğunun egemenliğini esas olarak kabul eder. Çoğunluk olmak, o çoğunluğun kendi yasalarını ve idarecilerini seçme konusunda ki tek geçerli kriterdir.

          Ayrıca, Müslümanların idarecilerini seçme konusu, eksik bırakılmış bir konumudur ki ithal seçeneklere yönelme ihtiyacı gündeme gelmiştir. Veya soruyu şöyle soralım: Müslümanlar neden bir yönetim biçimi olan demokrasiyi tartışıyorlar? Allah ve Resulüne tam teslim olmuş topluluklar oluştu da, iş sadece müminlerin başına imam seçmeye mi kaldı? Tabii ki hayır. İş buna kalsa bile, emirlerini seçme konusunda başvurulacak yer Resulün önderliğidir, örnekliğidir.

 

- Demokrasiyi masum bir yönetim şekli olarak görmediğinizi söyleyebilir miyiz?

          Batı toplumunun, kendine has sorunlara yönelik ürettiği bir ideoloji olan demokrasi, hemen alınarak tüketilecek kadar masum değildir. Müslüman topluluklar üzerinde egemen olan sistemler, o toplumun egemenlerinin, çıkar ve menfaatlerine hizmet eden kanunlarla idare edilmektedir. Halka bu cahiliye kanunlarıyla kim hükmedecek sorusunun cevabını bulmak için sarınılan bir yöntemdir demokrasi. Bu nasıl göz ardı edilebilir ki…
          Bu düşünce, bugün namaz kılan, oruç tutan bir Müslümanın, ABD’de başkan adayı olmasını önemli göstermek ve görmek kadar yanlıştır. ABD’nin menfaatleri doğrultusunda belirlenmiş yasalara, sınırları çizilmiş iç ve dış politikalara en iyi kimin bağlı kalacağının seçimi, Allah’ın dinine tam bağlı olan muvahhidlerin arayış ve çalışmalarının konusu asla olamaz. Böyle bir adayın da zaten tevhidi idrakinin olmadığı aşikar olarak kabul edilmelidir. Bu örneğin, gayri İslami hükümlerin esas kabul edildiği tüm toplumlar için mukayese olması, aynı yaklaşımla değerlendirilmesi gerekmektedir.


            GERÇEK İNKILAP DÜŞÜNCELERDE GERÇEKLEŞİR

 

- Yakın zamanda İran’a bir gezi gerçekleştirdiniz. İran devrimi, İslamcılar tarafından yapılan bir devrim olarak biliniyor. Sizce amaçları açısından İran devrimi başarıya ulaşmış mıdır? Gözlemlerinizden bahseder misiniz?

          Ben, İran’dan geldikten sonra ilk olarak şunu ifade ettim: “Bir ülkenin tabelasının İslam cumhuriyeti olması o toplumun halkının dindarlaştığının göstergesi olamaz.” Bunu söylememim sebebi, İran halkının genel olarak İslam devrimine hazırlıklı olmadığını hissetmemdir. Dini değerlere teslimiyette sorunlar olduğunu görmemdir. Bu teslimiyetten bahsederken, sadece devlet yasalarını kastetmiyorum. Bireysel anlamda, müminliğe taliplik noktasında bir gevşeklik fark ettim. Devrimin önderlerinin İslam inkılabının ağırlığının farkında olarak, bunu kaybetmemek için gerçekleştirdiği bir takım uygulamaların, baskı olarak adlandırılmasının sebebi de bu gevşeklik zaten. Ama devletin bu mücadelesinin, halkı İslami olana sevk etmek ve İslam’ın gerçek bir tercih haline dönüşmesini sağlamak olduğuna inanıyorum.
         İran inkılâbının kemale ermediğini, -8 sene süren Irak savaşını, dünya tarafından uygulanan tecrit ve boykotu, küresel yansımaları olan dünyevileşme rüzgarının etkilerini- şerh düşerek söyleyebilirim. Gerçek devrimin daha çok zamanı vardır. Düşüncelerde gerçekleştirilecek inkılabın, gerçek bir zafer olduğu, artık Müslümanlar tarafından anlaşılmalıdır. Bu geziden sonra, toplumsal dönüşümün yasalarının aynı olduğu, bir toplumun dönüşebilmesi için halkının zihinsel ve ameli anlamda değişmesi gerektiği hakikatine olan bağlılığım daha çok pekişti. Yani önce bir iç devrim gerekmekte. Düşünce alanında inkılâbını gerçekleştirmiş bir halk, içerisinden çıkaracağı idarecilerle ve oluşan kanunlarla bir çatışma yaşamaz. Onunla uyum içerisinde olur.

 

- İslam siyasal yönü itibariyle günümüz dünyasına neler vaat ediyor?

          İslam’ı siyasal ve sivil gibi kategorilere ayırmak, onu beşeri ideolojilere benzetme tehlikesini doğurmaktadır. Bu tehlike, sadece bir dünya görüşü, siyasal sistem olarak İslam’ı değerlendirerek onun kazandırdıklarını dünya, yani maddi ölçüyle tartmaya kalkışmaktır. Ekonomik vaatleri nedir, eğitim ve hukuk alanında ki çözüm önerileri nelerdir gibi sorular öncelik teşkil edemez. İslam dini, getirdiği değerlere teslim olmak şartıyla muhatabı olan insana tek gerçek kazancı işaret eder. Allah’ın rızasına ulaşıp cennet nimetlerine kavuşmak. İman ettiği taktirde bir köleyle krala vaat ettiği aynıdır: “Cennet.” Bundan dolayı, kazancı dünyevi ölçülerle değerlendiren Ebu cehil “zenci bir köleyle beni bir tutan din olmaz olsun” diyerek hadiselerin kendi isyan penceresinden nasıl göründüğünü bizlere göstermiştir.
          İnsan, tevhid dini ile fıtratına kulak vermeye çağrılmaktadır. Temiz fıtratına. Kendisini yaratanın, yaratıcının farkında olmaya davet edilmektedir. İnsana düşen, Allah’ın ipine sarılmak ve gönderdiği mesaja kulak vermektir. Kendisi gibi yaratılmış olan ve ilahlık taslayanların tamamını reddederek sadece Alemlerin Rabbine kulluk yapmak, insanı tüm prangalarından kurtarır. Özgürleştirir.
          İslam’ın esas aldığı temel konu budur. Sadece, yalnızca Allah’a kulluk yapmaya içten talip olmak, emin bir şekilde itaat etmeye hazır hale gelmek. Evet, bu yüreğe, bu zihniyete sahip müminlerin teşekkülüdür asıl ve esas amaç. Böyle fertler egemen olduklarında, toplumsal sorunlarına çözüm olacak değerleri zaten dinlerinden çıkaracaklardır. Ve bunu uygularken de, önce Allah’ın hükmünün yerine getirilmesinin mutmainliği onları kuşatır, sonra o hükmün sebep olduğu dünyevi intizamı değerlendirirler. Ama ana eksen de Allah’ı razı etmek ve nimetlerine kavuşmak vardır. Habeşistan hicretinde Necaşi, sizin sorunuza benzer bir soruyu Hz.Ali’nin kardeşi Hz. Cafer’e sormuştu. İsterseniz O’nun cevapları ile sözlerimi bitireyim: “Hz. Muhammed(a.s.) bizi bir olan Allah’a ibadet etmeye davet diyor. Atalarımızın taptıkları putları terk etmemizi söylüyor. Bize doğru söylemeyi, emanete ve akrabalık bağına riayet etmeyi, komşularla güzel geçinmeyi, haramdan ve kan dökmekten sakınmayı bildiriyor. Fuhuştan, yalandan, yetim malı yemekten, namuslu kadınlara iftira etmekten, gıybetten alıkoyuyor. Namazı, sadaka ve ihsana, oruca davet ediyor.”

          İşte bu değerlere teslim olmuş fertlerin sayısının artması, tabii ki bir topluma adalet, nizam, esenlik, barış ve sukunet olarak yansıyacaktır. Ama İslam, insanlar için bu tür dünyevi kazanımları, sonuçları ön plana çıkarmıyor. Tam bir kulluk ve teslimiyet istiyor, sonucunda da cenneti vaat ediyor.


            AKP OLMAYAN YASAKLAR ÇIKARIYOR

 

- AKP’nin çıkardığı başörtüsü yasasıyla ilgili görüşleriniz nelerdir? Sizce AKP hükümeti başörtüsü yasağını kaldırabilecek mi?

          Çıkarılan yasalar ve mahiyetlerinden söz etmeden önce, önemli bir hakikati hatırlatmak istiyorum. Allah ve Rasulünün, biz müminler için belirlediği açık bir emri yerine getirirken, birilerinin izin ve müsaadesinin sorulması asla söz konusu olamaz. Çünkü Müslümanlar, sadece Allah’a teslim olmuş kullardır. Bu sebeple ilahi emirlere itaati yerine getirirken, hiçbir dünyevi çıkar ve kazanımdan dolayı erteleme veya iptal etme düşüncesine kapılmazlar.

         Bu şablon, tesettür emri içinde geçerlidir. İbadetlerimizin tartışma konusu olması, referanduma sunulması gibi teklifler çok rahatsız edicidir. Herhangi bir politik yapının, başörtüsü konusunda ileri geri hamleler yapması, biz müminlerin tesettüre olan sadakatlerini değiştirmez. Yaşadığımız zaman diliminde, imanımızın gereği olan ibadetlere yönelik yasaklara karşı koymak da imani bir görevdir. İman ispat ister. Fedakarlık ister. Bizden, öncekilerin çektikleri başımıza geldiğinde, sabır ve kararlılık ister. Firavunların, Nemrutların zulmüne karşı, Musa azmi, İbrahim sadakati ister. Onlardan himmet dileyerek zillete düşmeyi değil.
          Mevcut yasalar içerisinde bu durumu değerlendirdiğimizde ise, AKP’nin anayasada olmayan bir yasak türettiğini söyleyebiliriz. Şu anda ilk öğretimde başörtüsünü yasaklayıcı maddeler gündeme alınmıştır. Kamusal alanda, başörtülü çalışmanın önüne geçen yasalar düzenlenmektedir. Adeta 3-5 tane kızın üniversitede öğrenim görebilmesi için, bir ülkenin tüm başörtülü kadınları kurban edilmek istenmektedir. YÖK kanununun 17. maddesinde, örtünün takış şeklinin detaylarını belirleyen, sınırlayan değişiklikler üzerinde tartışılmaktadır.
          Yani, AKP’nin %50’ye yakın bir oy oranına rağmen, yasakları net bir şekilde kaldırıcı irade sergilememesi, hatta suçu toplumsal baskı oluşturulmadığını söyleyerek mağdurlara atması, hükümet olmasına rağmen iktidar olamadığının bir ispatıdır. AKP, sadece yasakları sürdürmek ve mağduriyeti gidermek konusunda pasif kalmamış, Müslümanların enerjilerinin kontrol edilmesini de sağlamıştır.
          AKP, bırakın yasakları kaldırmayı, yasaklara karşı oluşması gereken islami muhalefetinde önüne geçmeyi başarmıştır. Son yedi yıldır yaşananları, bir başka parti iktidarı yaşatsaydı, emin olun meydanlar bu kadar sessiz kalmazdı.


            TESETTÜR BİR HAYAT TARZIDIR

 

- Tekbir giyim geçtiğimiz günlerde başörtüsü defilesi düzenledi. Tekbir giyimin başörtüsünün içini boşalttığına, manasına zarar verdiğine dair eleştiriler var. Siz bu konu hakkında neler düşünüyorsunuz?

          Bir kere, bu tür defilelerle tesettür anlayışının, hiçbir yakınlığının olmadığını söylemek gerekir. Ama önce, bu sürece nasıl gelindiğini bir hatırlayalım.Türkiye’de muhafazakar burjuva, Refah partisinin en güçlü olduğu dönemlerde ortaya çıkmaya başladı. Çırağan sarayında gerçekleşen düğünler, parti kadınlar komisyonlarının bir tebliğ aracı olarak seçtikleri defileler, gencecik lider çocuklarının altlarında ki Mercedes otomobiller, bu sürecin başlangıç sinyallerini vermekteydi. AKP iktidarı ile bu hayat tarzı zirve yapmıştır. Artık genç kızlarımız, günümüz lider eşlenin kıyafet şeklini ve yaşam biçimini model almaktadır.

          Bu kıyafet ve defileleri, İslam ve onun ön gördüğü örtüyle açıklamak doğru olmaz. Çünkü tesettür bir hayat tarzıdır. Sadece başörtüsü tesettür değildir. Tesettür, örtünmekten yürüyüşe, konuşma şeklinden bakışlara kadar, her türlü davranışı kontrol eden ilahi bir teslimiyettir. Cazibe ve dişiliğin sokağa yansımasının önüne geçmeyi murad eder. Sergilenen defile, kapitalizmin kadının onurunu ayaklar altına alan, onu sergideki mal konumuna sokan anlayışının bir yansımasıdır.   

         Defilenin, mankenlerin giydiği kıyafetlerden tutun da, önce namazda Kabe’ye yönelmiş yüzlerini, işveli yürüyüşleriyle mankenlere çeviren erkeklere kadar hiçbir islami yönü bulunmamaktadır. Evlatlarımıza kötü örnek olması tehlikesini peşinden getirmektedir. Bu deformasyona karşı, mümine ablalara, annelere çok iş düşmektedir. Eskiden Tekbir dendiğinde Allahu Ekber akla gelirdi. Ama şimdi ki evlatlarımız için, ucube kıyafetler üreten ve bunları mankenlerle sergileten bir firma akla gelmektedir.
          Bir de, bu tür cüretkar hadiselerin, Müslümanların tepkisizliğinden cesaret aldığını da hatırlatmak istiyorum. Defile sonrası, bırakın tepki göstermeyi, islami kesimin rağbet gösterdiği gazete ve T.V’ler, olayı normal bir hadise gibi geçiştirmişlerdir.

 

            STK’LAR CEMAATLEŞMEYE ZARAR VERİYOR

 

- Son yıllarda, İslami cemaatler STK’laşmaya başladı. Her gurup kendini bir sivil toplum örgütünün bünyesinde ifade ediyor. İslami cemaatlerin STK’laşması hakkındaki fikirlerinizi öğrenebilir miyiz?

          STK anlayışının dünyanın bir çok yerinde bilinçli olarak öne çıkarıldığını ve yayıldığını düşünüyorum. Bu yapılanma, küresel projelerin bir parçasıdır. Emperyalist zihniyet, dünyanın bir çok yerinde ki hesaplarını bu kuruluşlar eliyle gerçekleştirmek istemektedir. Son Gürcistan ve Ukrayna devrimlerini bu çalışmalara örnek olarak gösterebiliriz. STK’lar sayesinde toplumlar, özellikle Müslüman toplumlar, açık, şeffaf ve bu şekilde yönlendirilmeye kolay bir hale getirilmek istenmektedir.
          Halkı Müslüman olan ülkelerde yürütülen Sivil toplum yapılanmalarının, ılımlı İslam projesine hizmet eden ciddi etkenler olduğuna inanıyorum. Bu bilinçli yürütülen bir projedir. Müslümanlar, cemaatleşmeyi terk ederek bu projeye kolayca yem olmuşlardır. Nebiler ve takipçileri muvahhidler, bulundukları cahiliyeye kesin bir “La” diyorlardı. Kendilerini STK’larla ifade edenlerin “La’sı” sınırlı olmaktadır. Çünkü denetim ve kontrol “La” denmesi gereken egemenlere aittir.

          STK’laşma ile cemaat anlayışı yitirilmiştir. Cemaatler, evler ve Darul Erkam’ların teşekkülü terk edilmiştir. Cemaatler, kayıtlarının devlet tarafından tutulduğu, denetlendiği, hareket alanlarının belirlendiği tabelalı yapılara dönüşmüştür. Müslümanların yakınlarıyla, komşularıyla, çevresiyle gerçekleştirdiği sıcak irşad çalışmaları iptal olmuştur. Bu çalışmalar yerini, kürsülerden verilen kuru akademik bilgilere bırakmıştır. Darul Erkam’da bu yoktur. Birebir muhatabıyla ilgilenmek, gözlerinin içine bakmak, yüreğinde ki derdi ona aktarmak, sıkıntılarını sormak, irtibatı devam ettirmek, örnek olmak, model olmak vardır. STK’ların çalışmalarında ise, hatip konuşur ve gider. Dinleyici dinler ve dağılır.

          Tüm bunlarla beraber, sivil toplum modelinin etkin olmasıyla, müslümanların öncelikleri, müfredatı, metod ve kullandıkları literatür de değişmiştir. Çalışmaları, piknik, ana okulu, yardım dağıtma gibi alanlara hapsedilmiştir. Ayrıca, ibadet için varolma hakikati, STK’laşma sonucu, STK için varolma tehlikesini de peşinden getirmektedir.

9/3/2008

Devrimin 29. Yılında İran İzlenimleri

          İran Radyo ve Televizyon Kurumu, devrimin 29. yılında gerçekleşen etkinliklerin takip edilmesi ve ülkenin teknolojik gelişiminin gözlemlenebilmesi amacıyla Türkiye’den 25’i aşkın gazeteci ve yazarı ülkeye davet etti. Bizimde içinde yer aldığımız bu heyetle, İran’ın T.V., Radyo ve haber ajanslarını inceleyerek, tıbbi çalışmaların yapıldığı enstitülerden bilgi alma fırsatını yakaladık. Ayrıca ülkenin önemli vilayetlerinden olan Tahran, Kum, İsfahan ve Meşhed’de bulunarak, İran’daki rejimin halk üzerinde ki yansımalarını gözlemleyebilme imkanına sahip olduk.
Bu 8 günlük programla ilgili izlenimlerimizi, bir seyahatname şeklinde değil, merak edilen bazı konularla ilgili tahliller yaparak aktarmayı daha uygun bulmaktayız.


“Baskılar Ülkesi” Eleştirisi Karşısında İran:
           İran, halkına karşı baskıcı tavırlar takınan, bir takım zorlama ve kısıtlamalarla rejiminin ayakta kalmasını sağlayan bir ülke olarak tanıtılmakta. Bu zorlamaların en belirgin sembollerinden birisi başörtüsü zorunluluğu. Özel yayıncılığa izin verilmemesi, yayınlanacak kitap ve vizyona girecek sinema filmlerinin sıkı denetiminin sağlanması da yapılan eleştirilerin başında yer alıyor. Bu baskı ifadesini anlayabilmek için özgürlük tanımının doğru yapılması gerektiğini düşünüyorum. Batının ürettiği, içini kendi hayat anlayışıyla doldurduğu özgürlük tanımına göre hareket ederek, bir ülkenin kural tercihlerinin sorgulanmasının ne derece isabetli olacağı tartışılmalıdır. Eşcinselliğin olağan görüldüğü, dini değerlere ve peygamberlere rahatça hakaret edildiği, müstehcen programların kolayca sergilendiği bir özgürlük anlayışının kabul edilemezliğinde asgari ittifak sağlanmalıdır.

  

                  ŞAHIN AYAKLARI                             
          Baskı olarak tanıtılan uygulamaları doğru değerlendirebilmek için, devrimi oluşturan şartları ve halkın konumunu doğru tahlil etmek gerekir. Pehlevi hanedanının ülkenin yönünü tamamen batıya çevirmesi, laik hayat tarzını hakim kılma arzusu, dini yaşam biçimine karşı yasaklar koyarak zorba uygulamalara girişmesi, ülkenin petrol zenginliğini kendi şahsi servetine yönlendirmesi ve kendisine muhalif olan kişilere işkence yaparak ölümlerine sebebiyet vermesi üzerine halk şahı devirmiş ve yönetimi ulemaya devretmiştir. Yani İran halkının geleneksel din anlayışı, şahın hızlı batılılaşma serüvenine karşı islami meşruiyet reflekslerini göstermiş, bütünsel bir sistem olarak yeni İran’ın oluşumuna katkı sağlamıştır.
          Ancak bir ülkenin tabelasında İslam Cumhuriyetinin yazması, o ülkenin halkının dindarlaştığının göstergesi olamayacağını İran için açıkça söyleyebiliriz. İran halkının genel olarak bir İslam devrimine hazırlıklı olmadığını, devrimin önder kadrosunun, bu emanetin ağırlığının farkında olarak kaybedilmemesi uğruna bir takım uygulamalar içerisine girdiğini görüyoruz. Yani İran’da baskı olarak adlandırılan yaptırımlar, halkın İslami rejimi içselleştirmesi ve İslam devriminin kazanımlarının elden gitmemesi için gerçekleştirilmektedir. Devletin bu mücadelesi, halkı islami olana sevk etmek, İslamın gerçek bir tercih haline dönüşmesini sağlamak içindir.
         İslami bir yönetim, halkı, çekici ve cazibeli olan dünyevi davetlere karşı koruyarak, toplumu ifsad edecek ve şehvetleri uyandıracak etkilerden uzak tutabilmelidir. İran’daki T.V. ve Radyoların özelleştirilmemesini, sinema ve yayınlarda ki sıkı denetimi, uygulanması zor olsa da çanak anten yasağını, bu bağlamda anlayabiliyorsunuz. Özellikle Türkiye’deki dizilerin toplum üzerinde ki etkisini, sinema filmlerinin zihinsel tahribatını, gazete ve dergilerdeki müstehcenliğin tetiklediği cinsel suçları düşündüğümüzde, neyin baskı, neyin özgürlük olarak tanımlanabileceğinin yeniden konuşulması gerektiğine inanıyorum.
Bad Hijab’a karşı mücadele ediliyor.
          İran deyince ilk akla gelen başörtüsü takma zorunluluğudur. Yurtdışından gelen bayanlarında bu zorlamayla karşılaşması hep eleştirilmiştir. Bizim heyetimizde bulunan bazı bayan gazetecilerde başlarını örtmek zorunda kalmışlardı. Bu meseleyi orada çok düşünme imkanı bulduk. Eleştirel yaklaşan arkadaşlarımızda vardı. Girişte, bir seyahatname değil, izlenimlerimi yazacağımı belirttiğimden hemen tespitlerimi aktarmak istiyorum.
          Tahran’da, kadınların %70’i(Bu oran bana ait) saçlarının gözükmesine aldırış etmeden başörtüsü takıyor. Yani saçının birazı veya yarısı açıkta kalıyor. Hatta Türkiye’deki başörtüsü yasağından dolayı İran’a okumaya giden bazı kızların, bu tür kapanma şeklinden etkilenerek başörtüsü hassasiyetlerini kaybettiklerini öğrendiğimizde çok şaşırmıştık. Başörtüsü yasağından dolayı İran’a git, orda başını örtme konusunda gevşeklik göster, çok büyük bir garabet…
        İran’da buna “Bad Hijab” diyorlar. Yani “kötü örtünme”. Devlet iletişim kurumları ile halkı bu konuda bilinçlendirmeye çalışıyor. Tahrana ulaştığımız gün, Tahranın en uzun caddesi olan Veliyy-i Asr caddesinde toplanan iki bin ortaokul ve lise öğrencisinin, Tahran üniversitesine kadar güzel örtünme yürüyüşü gerçekleştirdiğini öğrendik. Yürüyüşü organize eden Tahran Talim ve Terbiye Kurumu Müdürlüğünün,  yürüyüşün İslam devrimi değerlerinin nesilden nesile aktarılması amacıyla gerçekleştirildiğini ve yeni neslin de devrimin değerlerine bağlı olduğunu göstermek istediklerini bildirmesi, İran’da devrim sürecinin tamamlanmadığını ispatlamakta.
          Başörtüsü zorunluluğu genelin maslahatı açısından tercih edilmekte. Her ne kadar saçlarının önü gözükse de 8 gün boyunca hiçbir bayan vücudu görmememiz zihnin meşguliyetine imkan vermiyor.
          Saçların gözüktüğü örtünme tarzının mezhebi bir dayanağının olduğunu da düşünmemek gerekir. Örtünmeyi sindirememiş kişiler için, kusursuz bir örtünme sağlamanın denetiminin zorluğu düşünüldüğünde, saçı gösteren şekle devletin asgari nokta olarak müsamaha ettiğini düşünebiliriz. Yabancı bayanlar için örtü zorlaması ise, kanaatimce İran devletinin ideolojik bir tercihi. Yani bu ülkeye geliyorsan başına örtü atacaksın. İran böylece İslami hassasiyetle beraber, ilkesel bir kural koyarak kendini kabul ettirmeye çalışıyor.

Televizyon ve radyo devletin kontrolünde.
           Davetlisi olduğumuz Radyo ve Televizyon Kurumu (İRİB), İran’da üst düzey bir konuma sahip. İRİB genel müdürü, İran’da bakanlar kurulu toplantılarında yer almakta. Şah zamanında Fransızların kontrolünde olan kurum, devrim sonrası tamamen yeni rejimin denetiminde ve hizmetinde kullanılıyor. Özel yayıncılığa imkan verilmemesinden dolayı da “baskıcı” eleştirileri ile karşılaşan İran’ın, televizyon ve radyoculuğu serbest bırakma gibi bir lüksünün olmadığını düşünüyorum. Devrime hazır olmayan halkın süreç içerisinde bilinçlenmesi ve zihinsel olarak bir devrim yaşayabilmesi için dış etkilerden ve faydasız meşguliyetlerden korunması gerekiyor.
          Bize kurumun amaçları hakkında bilgi veren İRİB medya açılım sorumlusu Lütfullah SİYAHKERİ’de 2 yaşından 80 yaşına kadar her kesime hitap ettiklerini, bu ağır sorumluluktan dolayı özellikle aile yapısını tahrif edici, yozlaştırıcı yayınların oluşturacağı olumsuz sonuçlara karşı denetimin şart olduğunu vurguladı.  Devlet denetiminde olan İRİB’in, bir devlet kurumu sorumluluğu ve ciddiyetiyle hareket etmesini sağlamanın yadırganmaması gerektiğini söyledi.
          Televizyon ve radyo kurumunun devlet kontrolünde olmasını, yıllarca tek kanallı ve kalitesiz yayın yapan TRT’yle mukayese etmek doğru bir karşılaştırma olmaz. Çünkü İRİB’in devrimden önce tek bir yayın kanalı varken bugün yüzden fazla yayın kanalına ve çeşitliliğe sahip. 8 tane milli, 7 tane uluslar arası yayın kanalı bulunuyor. 4 eyalette o bölgenin kendi dilleriyle yayın yapan bölgesel televizyon ve radyo kanalları mevcut. Ayrıca İran, batı dünyasına İngilizce yayın yapan PRESS TV ve Arap ülkelerine Arapça yayın yapan EL ALEM televizyon kanalıyla, kendi derdini anlatabilmenin mücadelesini veriyor.
          Fikir özgürlüğünün, tüm düşünce ve inançlara saygı gösterildiği, bir savaşa yol açmadığı müddetçe mümkün görüldüğü İRİB’de, cinsel öğelere yer vermeden yüzden fazla kanalı ilgi çekici kılmanın zorluğuna işaret ediliyor. Tüm programların temelinde insan olduğu belirtilerek, insani değerleri tahrip edecek unsurlara yer verilmediğinin altı çiziliyor.
Devrim sonrası İran Sineması :
           İran’da sinemaya yönelik büyük bir eğilim var. Türkiye’den bile sinema okumak için birçok öğrenci İran’daki üniversitelere kayıt yaptırmış. İran’ın sinema sektöründeki başarısı esasında bilinen bir gerçek. Ancak devrim süreci bu gelişime set çekmemiş. Aksine sinemanın, halkın bilinçlenme sürecine hizmet edecek bir araç haline getirilmesi amaçlanmış. Hollywood’a nazire yaparcasına kurulan büyük film platolarında, Nil nehri,Kenan şehri,eski Mısır aynı anda bulunuyor. İrşad bakanlığına bağlı olan Farabi film şirketi, senaryoları, dışarıdan gelen sinema filmlerini ve tüm yapımları denetliyor. Böylece yoğun talebin olduğu sinema filmlerinden ne halk mahrum kalıyor, ne de rejimin rahatsız olacağı unsurları barındıran filmler sergileniyor.
           İran’da 8-10 günde bir vizyona giren filmler dört tür içeriyor. Toplumsal olayların işlendiği filmler, Askeri, polisiye filmler, devrimi anlatan, cihad ve şehadet içerikli filmler ve Kur’an kıssalarından yola çıkarak hazırlanan tarihi filmler.Hz.Meryem, Hz.Ali ve Ashabı Kehf, Türkiye’de de yoğun bir şekilde izlenen bildiğimiz filmlerden. Bu filmler Şehreki Gazel platosunda çekiliyor. Ayrıca İran’ın çizgi filmler konusunda çok başarılı bir noktaya geldiğini ve böylece her kesime yönelik irşad çalışmalarının sürdürüldüğünü söyleyebiliriz.     


Kadınlar hayatın içerisinde oldukça aktif
          Baskı olarak adlandırılan uygulamalara bakarak İran’da insanlar, özellikle kadınlar işlevsiz bırakılıyor diyemeyiz. İran’da kadınlar Türkiye’deki kadınlardan daha aktif ve girişken bir şekilde hayatın içerisinde yer alıyor. Hassas genetik çalışmaların yapıldığı enstitülerden, devletin temel iletişim kurumlarına kadar kadın çalışanlar üst düzey görevlerde bulunuyor. Üniversite eğitimi almış ve almakta olan hanımların oranı da bir hayli fazla. Asla göstermelik olmayan, aksine yön veren, etki gücü olan pozisyonlarda bulunan kadınların özgüvenlerinin yüksek olduğunu söyleyebilirim.
Kapalı, içe dönük bir kadın profili ile karşılaşmayı bekleyen ekibimizde ki bir çok arkadaşımızın, caddelerde gördükleri bayan şoförlerin fazlalığı, hatta arabadan inip kavga edecek boyutta olmaları karşısında şaşırdıklarına şahit olduk. Yani örtünmenin kadını hayattan soyutlayan, dışlayan bir unsur olarak gösterilmesinin propagandasından farkında olunmasa da etkileniliyor.
          Çok ilginçtir ki batılı gazete ve televizyonlarının İran’ı tanıtan kamera ve fotoğraf karelerinde genelde kadın unsuru kullanılıyor. Çador (İran geleneksel örtüsü) giymiş kadınların cep telefonu ile konuşmaları, otomobil kullanmaları, hatta parklarda oturup sohbet etmeleri büyük bir olay gibi görüntüleniyor. Bunun arka planında şu anlayış yatmakta: “Çarşaf, çador, örtü ilkel bir tercihtir. Cehalet ile özdeştir. Günümüz modern dünyasında yeri yoktur. Bu şekilde giyinmekle beraber elinde cep telefonu olan bir kadın büyük bir tezat oluşturmaktadır. Birbirine zıt olan bu iki unsurun aynı karede olması objektifleri onlara çevirir.”
          Maalesef bu anlayış neticesinde bazen, “aaa kadın yemek yiyor”, “baksana elinde ki telefonla fotoğraf çekiyor”, “bunlarda parklarda oturup sohbet ederlermiş” şeklinde abartılı ve karşı tarafı sıkan noktalara gelindiğine şahit oldum. Hayatın içerisinde rutin işlerinizi yaparken, birilerinin uzaylı görmüş gibi elinde ki fotoğraf makinesiyle peşinizde dolaşmasının normal karşılanacak bir yönünün olmadığı bir gerçek. Bundan dolayı, İranlı kadınlar ve hayat içerisinde ki pozisyonları hakkında doğru kaynaklardan bilgi almanın önemine vurgu yapmak istiyorum.
Dünyevileşme rüzgarı İran’ı da etkiliyor.
          İran yönetimi halkın güzel hijab bilincine kavuşabilmesi için mücadele ediyor. Esasında devlet örtü dışında temel bir çok ibadi konuda halkın gelişimi için yönlendirmelerde bulunuyor. Bu mücadele sonucunda, inkılabın değerlerine göre gelinen nokta kamil değil. Bunu Tahran’ın caddelerini izleyerek anlayabilirsiniz. Ben rahmani bir havayı  İran’da soluyamadığımı belirtmek isterim. Örtü gibi, diğer temel ibadi uygulamalarda da bir gevşeklik olduğunu düşünüyorum. 
Fakat İran’da gerçekleşen inkılabın çok da yaşlı olmadığını unutmamak gerekir. Her ne kadar İslam inkılabının 29 yaşında olduğu hesaplansa da, 1980-1988 yılları arasında ki Irak savaşının yapılanma süresine dahil edilmemesi gerektiğine inanıyorum. Yani İran’daki rejimin 18 yaşında olduğunu ve inkılabın fikri ve düşünsel yansımasının tam olarak görülememesinin çok şaşırtıcı olmadığını söyleyebiliriz. Buna ayrıca, dünya tarafından boykota uğrama ve tecrit edilmeyi de eklememiz gerekir.
          Hatta, son dönemde tüm Müslümanları kuşatan dünyevileşme rüzgarının İran’dan bağımsız olamayacağını da düşünerek analiz yapmaya çalışmalıyız. İbadetlerde yaşanan gevşeklik, batı yaşam tarzına duyulan özenti, konfor ve tüketim hastalığı, Türkiyeli, Suriyeli, Mısırlı Müslümanları etkilediği gibi İran halkını da etkisi altına almıştır.
           Diğer taraftan İran halkının şöyle bir dezavantajı da söz konusudur: “Yönetim İslami bir yönetimdir, halkın ıslah edilebilmesi için faaliyetler yapmak onun işidir.” İşte bu anlayış, halkın her şeyi devletten bekleme tembelliğine sebep oluyor. Böylece ferdi kulluk görevleri genelde askıya alınarak, gönüllü ıslah çalışmalarında da azalma görülmekte.
         Yaptığımız sohbetler sırasında bu durumun, “İnsan yaratılış icabı ölüme yaklaşınca ibadetlere daha çok yönelir. Daha önce İran’da savaş ortamı vardı. İnsanlar ölüme yakın olduğundan ibadi yaşam da ön safhadaydı. Ama şu an durum öyle değil. İnsanlar da tüketim artıyor, insanlar liberalleşiyor, modern dünyanın kültürel dayatmasından onlarda etkileniyor.” sözleriyle tarif edilmesi, bizim tespitlerimizi de güçlendirmektedir.


                          ESİR ALINAN İNGİLİZ ASKERLERİNİN BOTU

ABD’ye meydan okumak Ahmedinejad’a yetmiyor.
            Dünyanın karizması en yüksek liderlerinden biri olan İran Cumhurbaşkanı Dr. Mahmud Ahmedinejad’a İran halkının kızgın olduğunu öğrendiğimizde çok şaşırmıştım. Konuşma fırsatı bulduğumuz bir çok İranlı, Ahmedinejad’ın Türkiye’de daha çok sevildiğini ama İran içindeki politikalarının yeterince bilinmediğinden söz ettiler. İranlılar, seçim öncesi İran petrol gelirlerini halkın sofrasına indirmeyi vaat eden Ahmedinejad’ın, petrol gelirlerindeki artışa rağmen bunda başarılı olamadığından yakınıyorlar. Petrolün varil fiyatı 20 dolardan, 70-80 dolara çıkmasına rağmen ülkede pahalılık arttı, yaşam koşulları kötüleşti diyorlar. Buna sebeb olarak, devletin verdiği kredilerin geri dönüşünün olmaması, askeri yatırımlar ve dış yardımlar görülüyor. Ekonomideki bu başarısızlık, sadece güce teslim olan halk kesimi içerisinde, İslam’ın başarısızlığı olarak değerlendirilme tehlikesini peşinden getiriyor.
           Gençlerin daha çok reformcu olarak isimlendirilen tarafa yakın olduğu belirtilen İran’da, geleneksel kesimin desteğini alan Ahmedinejad’ın sadece ABD ve İsrail çıkışlarının halkı memnun etmek için yeterli olmadığını söyleyebiliriz.
Nükleer teknoloji bir tehdit mi?
           Ekibimizden bir arkadaşımızın görüştüğü İran’da etkin konumda bulunan Molla Misbah, nükleer teknolojiyi kitle imha silahı olarak kullanmanın haram olduğunu söyledi. Ancak Misbah, eğer ABD ve İsrail saldırır, İran halkını yok etmeye yönelik girişimlerde bulunurlarsa, müdafaa haklarının saklı olduğunun unutulmaması gerektiğini de hatırlattı. Büyük inkılap gününde, Azade meydanına doğru gerçekleşen yürüyüş boyunca, israil’e gönderme yapan atom sembollü afişlerin yer alması herhalde bu açıklama bağlamında değerlendirilmeli… 


Sonuç:
          Bir toplumun dönüşebilmesi için halkının zihinsel ve ameli anlamda değişmesi gerekiyor. Yani önce bir iç devrim gerekmekte. Düşünce alanında devrimini gerçekleştirmiş bir halk, içerisinden çıkaracağı idarecilerle ve oluşan kanunlarla bir çatışma yaşamaz. Onunla uyum içerisinde yaşar.   
Toplumsal dönüşümün bu yasalarının İran’da tam tecelli etmemesine rağmen gerçekleşen devrim, o devrim ilkelerine hazır olmayan bir halk için rahatsızlık verici olabiliyor. Bundan dolayı İran’da, halkı rejimle tam barışık yapabilmenin mücadelesi halen devam ediyor. Dışa yansıyan bazı uygulamaların, zorlama ve kısıtlama olarak tanımlanmasının ana sebebi de bu… Devletin din adına yaptığı bu kısıtlamalar olumsuz sonuçlar doğurabiliyor.
           Sistemin kendini ifade edebildiği tüm propaganda ve haber alanları kullanılmaya çalışılıyor. Televizyon, radyo, sinema, gazete ve haber ajansları bu temel imkanlardan ve serbest bırakılmayacak kadar da stratejik öneme sahip…
            İran devleti halkın eğitimi ve bilinçlenmesi için uğraş verirken, onları bir arada tutacak unsurları da kullanmaktan geri kalmıyor. ABD ve İsrail düşmanlığı bu harcın temelini oluşturuyor. Mesela, her ne kadar çok kalabalık ve coşkulu olarak tanımlansa da, ben devrimin 29.yıl kutlamalarında coşkuyu göremediğimi söylemek isterim. Dindar halkla, modern hayatı benimsemiş kişiler, “israil’e ölüm” sloganında birleşiyorlardı. “Ne kadar iyi işte” denilebilir. Ama varlığını bir düşman üzere kuran rejimlerin, düşmansız kaldıklarında bu sefer halka ne sunacakları tehlikeli bir sorun.
           İran’da 79 yılında yaşanan devrim halkın iradesiyle gerçekleşse de sadece yönetim çapında kalmamalıdır. Gerçek devrimin daha çok zamanı vardır. Düşüncelerde gerçekleştirilecek devrimin gerçek bir zafer olduğu artık Müslümanlar tarafından anlaşılmalıdır. 


                          KUM'DA BİR MOLLA

        İRAN'LI BEBEK İSRAİL'E KARŞI

                                                                               (Vuslat Dergisi Sayı:81) 

18/2/2008

HAMAS Lideri Halid MEŞAL: "Irak'ta Filistinli Demek Kurban Demektir."

Röportaj :  


IHH insani yardım kuruluşunun 2007 yılı kurban çalışması kapsamında bulunduğumuz Suriye’de, zor koşullarda yaşayan Filistin Mülteci kamplarına da yardım ulaştırma imkanına sahip olduk. Bu kamplarda ki izlenimlerimizi ve yardım çalışmalarımızı, Hamas’ın Suriye’de sürgünde yaşayan lideri Halid MEŞAL ile değerlendirme fırsatı bulduk. Bölgenin etkin liderlerinden olan Halid MEŞAL ile görüşebilmek, bizler için tüm yorgunluğumuzu unutturan önemli bir buluşmaydı.  


Hamza ER : Öncelikle Türkiyeli Müslümanların çok içten selamlarını ve muhabbetlerini sizlere sunmak istiyorum. Dualarında ve yardımlarında sizleri unutmadıklarını bilmenizi istiyorlar.
Türkiye’de yaşayan Müslümanlar bu sene, I.H.H. insani yardım kuruluşu vesilesiyle 112 ülkede kurban çalışması gerçekleştirdiler.
Bunlardan, özellikle Filistin, Ürdün, Suriye, Lübnan, Irak, Afganistan ve Çeçenistan gibi, gerek işgale maruz kalmış, gerekse mağdur olanları topraklarında barındırmış ülkelerin, önem sırasında diğerlerine göre bir adım daha önde olduğunu düşünüyorum. Bu düşüncemizin ne kadar doğru olduğunu, Suriye Irak sınırında ki Filistin mülteci kamplarını gezdikten sonra daha iyi anlamış bulunmaktayız.
Rasulullah(s.a.s.), “Müslümanlar bir vücudun azaları gibidir, bir uzva bir şey olsa diğeri onun acısını hisseder” buyurmuştur. Bu nebevi anlayışa bağlı olarak bizler bu seneki bayramı, kendimizden, ailemizden gördüğümüz sizlerle geçirmekten büyük memnunluk duymaktayız.
 
 Mülteci olmak, Filistin halkının yarıdan fazlasının karşılaştığı bir problem olarak karşımıza çıkıyor. Bu durumun sebep olduğu en temel zorlukların ne olduğunu düşünüyorsunuz?
Halid MEŞAL : Öncelikle ailenizi bırakarak bayramı burada Filistinli kardeşlerinizle beraber geçirmeyi tercih ettiğinizden dolayı çok teşekkür ederim. Bu İslam kardeşliğinin teşekkülü için ciddi bir adımdır.
Şunu bir kere unutmamalıyız ki, Filistin halkının yarısı haksız bir işgal sebebiyle kendi topraklarında mağdur edilmektedir. Diğer yarısı da, dünyanın değişik bölgelerinde dağınık bir vaziyette mülteci hayatı yaşamak durumunda bırakılmıştır. Yani bu doğal olmayan bir sonuçtur.
Tüm bu kamplarda yaşamak durumunda kalan Filistinliler, çok büyük zorluklarla karşı karşıyalar. Çektikleri ana zorluk vatanlarından uzak yaşıyor olmalarıdır. Kamplarda yaşıyor olmak doğal olan değildir. Bazı kampların durumu iyidir. Suriye içerisindeki ve bazı Ürdün kamplarında olduğu gibi…
Ancak Lübnan ve Irak sınırındaki kampların durumu oldukça kötüdür. Hakikatse, bir insanın yaşamı için gerekli olan şartlar tamamıyla sağlanamadığından dolayı kamp hayatının genelde  zor olduğudur.     

Hamza ER : Dolaştığımız kamplarla ilgili bazı gözlemlerimizi sizinle paylaşmak istiyorum.
Suriye’de 500 bin Filistinli mülteci yaşıyor. Özellikle 1948 işgali ile mülteci konumuna düşerek 60 yıldır yurtlarından ayrı yaşayan Filistinlilerin, Kudüs bilincinin, Filistin’li kimliklerinin diri kalabilmesinin önemli olduğunu düşünüyoruz. Çalışmaların bu yönü ihmal edilmemeli. Bu tespitimize yönelik sizin görüşlerinizi öğrenebilir miyim?
Halid MEŞAL : Önemli olan asıl gerçek, nerede ve hangi koşullarda yaşarsa yaşasın bir Filistinlinin vatanına, topraklarına dönme düşüncesine daima sahip olmasıdır. Hayatın, yaşam şartlarının iyi olmasının yanında, bir Filistinli sadece onu düşünemez. Aynı zamanda vatanım için neler yapabilirimin derdini taşımalıdır. Gerek HAMAS, gerek dışarıda yaşayan diğer Filistinli örgütler olarak, daima bu düşünceyi derinleştirmeye çalışıyoruz.
Filistin halkı içeride olsun dışarıda olsun tek bir halktır. Bir kuşa benziyor. Kuşun iki kanadı vardır. Biri içeride diğeri dışarıda, bunlardan birisi kesilirse kuş uçamaz. İsrailliler, Filistin sorununun çözüm merkezini sadece Batı Şeria’ya kaydırmaya çalışıyor. Bir çözümden söz ederken sadece şu an ki sınırları kast ederek konuşuyorlar. Batı Şeria ve Gazze’yi... Ama öyle değil. Çünkü Filistin sorunu, tüm Filistin halkının sorunudur. Sadece belli bir parçanın sorunu değil.    

Hamza ER : ABD’nin Irak işgalinden sonra, Irak halkıyla beraber Filistinlilerde mağdur konumuna düşürüldüler. 1948 israil işgaliyle beraber ilk sürgünlerini yaşayan Filistinliler, ABD’nin Irak işgalinden sonra ikinci sürgünlerini yaşamak zorunda kaldılar. Irak’ta, Filistinlilerin maruz kaldığı bu tavrı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Halid MEŞAL : Demin bahsettiğimiz gibi mülteci bir Filistinli için hayat zor geçmektedir. Irak’ta yaşayan Filistinliler için durum daha da zordur. Öldürüldüler ve Irak’ı terk etmeye zorlandılar. Sürgüne tabi tutuldular. Bakın bizim için terörist diyorlar. Ama asıl terörist Bush’un kendisidir. Bush Afganistan’da, Somali’de olduğu gibi Irak’ta da halkımızı katlediyor. ABD’nin bölgede gerçekleştirdiği katliamlar, üzerleri örtülemeyecek kadar geniş boyutlardadır.
Biz bu katliamlara karşı Filistinlileri Bağdat’ta korumaya çalıştık. Tampon bir bölgede. Ama başaramadık. Maalesef orada kurbanlık durumuna düştüler. Irak’ta Filistinli demek kurban demektir. Onları bazı yerlerde misafir edebilmek için uğraş verdik. Başarılı olduğumuz yerler oldu ama başarısız olduğumuz yerlerde oldu. Maalesef Arap ülkeleri tarafından gösterilmesi gereken ilgide de eksiklik bulunmaktadır.

Hamza ER : Irak sınırında oldukça zor koşullarda yaşam mücadelesi veren bu insanlar için bir projeniz var mı?
Halid MEŞAL : Irak sınırında ki Filistinlileri başka ülkelere -mesela Sudan- taşımayı düşünüyoruz. Bu gerekleşene kadar hayatlarını ikame ettirecek yardımı yapmaya çalışıyoruz. Ancak onları şehir hayatına taşıyabilecek projelerimizin desteğe ihtiyacı var.    

Hamza ER : Size, gezdiğimiz kamplardan Filistin davası adına müjdeli bir haber vermek istiyorum. Bu kampların en zor koşullarda olanlarından Al Tanf kampında, en çok neye ihtiyaç duyuyorsunuz sorusunu sorduğumuzda, “biz ekmek, su istemiyoruz, Filistin’e gitmek istiyoruz” cevabını aldık.
Oralarda öyle gençlerle, çocuklarla karşılaştık ki, Filistin’de doğmamaları, o toprakları görmemelerine rağmen Filistin dediğimizde, sanki onlar o topraklardan çıkarılmış gibi gözlerinin içi hüzün ve umutla parlıyordu. Özellikle 12 yaşlarında ismi İbrahim olan bir çocuk kalabalıkları yararak yanımıza geldi, “nereye gitmek istiyorsunuz diye sorduğunuzu duydum, biz Filistinliyiz, bizim yerimiz, toprağımız Filistin” dedi. İnşallah bu bilinç Filistin’i, Mescid-i Aksa’yı özgür kılacaktır.
Halid MEŞAL : Allah’a hamd olsun ki bu inanç ve kararlılık bizim umudumuzdur. Bazıları Filistinlileri aç bırakarak, onların Kudüs’ten ve haklarından vazgeçeceğini düşünüyor. Oysa ki sizin de gördüğünüz o gençler, evlatlarımız,  Filistinlilerin vatanlarını ve ilkelerini asla satmayacağının bir kanıtıdır.

Hamza ER : Türkiye’de yaşayan Müslümanlara, yardımlarının, ülke sınırlarına sığmayarak dünya çapında gerçekleşiyor olmasından dolayı neler söylemek istersiniz?
Halid MEŞAL : Öncelikle sizlere ve kurumunuza, Filistin halkına ve diğer halklara yapmış olduğunuz yardımlardan dolayı çok teşekkür ediyoruz. Bu çalışmalarınız, İslam kardeşliğinin gereğinin bir parçasıdır ve İslam kardeşliğini daha bir derinleştirmektedir. Türkiye, ekonomik olarak, kaynaklar bakımından zengin imkanlara sahiptir. Türk halkının, bu imkanları diğer kardeşleri ile paylaşması güzel ve örnek bir davranıştır.
Son olarak, İslami düşüncede, anlayışta bildiğimiz bir gerçeği hatırlatmak istiyorum. Bu,  “Eğer bir topluluk iyilik yaparsa o iyilik ona döner” gerçeğidir. Rasulullah (s.a.s.), “Kulun maruf olanı, hayır olanı yapması, onu kötü ölümden, rezilce bir ölümden kurtarır” buyurmaktadır.

 

 

 

16/2/2008

2. Sürgünlerinde Filistinli Mülteciler

Giriş:
          Filistin toprakları üzerinde "İsrail" adıyla bir işgal devletinin kuruluşunun ve bu devletin BM tarafından resmen kabul edilişinin üzerinden geçen 55 yıl, ölüm, gözyaşı ve sürgün demekti bir Filistinli için… 
          1948 yılında, siyonist güçlerin topraklarını işgal etmesi ile başlayan sürgün hayatı, 9 milyon Filistinlinin 5 milyonunu mülteci konumuna sokmuştur. Yani Filistin içinde yaşayanların yarıdan fazlasının asıl mekanları değiştirilmiş, onlar mülteci kamplarına yerleşmek zorunda bırakılmışlardır.
 Zorla yurtlarından çıkarılan Filistinliler, ilk başta komşu Arap ülkeleri olan Lübnan, Suriye ve Irakta ki kamplara geçerek, sefil ve perişan olarak devam edecek bir hayata başladılar. Bu ülkelerden biri olan Irak’ta yaşayan Filistinlilerin sayısı 50 bine yaklaşmıştı. Filistinli mültecilere barınacak yer sağlayan Saddam rejimi, mültecilere maddi destek de veriyordu.
          Geçen 55 yılda, evlatlarını, torunlarını o topraklarda yetiştiren Filistinliler, bu sefer başka bir müstekbir gücün zulmüne şahit oldular. ABD’nin Irak’ı işgal etmesiyle değişen dengeler, Irak’ta yaşayan Filistinlileri de  etkiledi. Hem ABD askerleri, hem de işgal güçleriyle işbirliği içerisinde olan hükümete bağlı milisler tarafından, tehdit ve zorlamalarla karşılaştılar. Kimlik kartlarına bakılarak cinayetlerin işlendiği Irak’ta, katledilen mültecilerin tek bir suçu vardı; Filistinli olmak...
Ölüm ile hicret arasında tercih yapmak zorunda kalan yaklaşık 30 bin Filistinli mülteci, ikinci sürgün yerlerine ulaşmak için Irak’ı terk ettiler. Onlar, şimdi daha zor durumda; ve çevre ülkelerde yer bulmaya çalışıyor. Kimliksiz, pasaportsuz ve vatansız konumunda olan bu halkın 2500’ü, Suriye sınırında ki ilkel kamplarda hayat mücadelesi veriyor.
         IHH insani yardım kuruluşunun 2007 kurban çalışmasında Suriye’ye gönderilen ekibin içerisinde yer alarak, bu kamplardan olan El Tanf ve Hol kampını dolaştık. Girilmesine izin verilmeyen El Velid kampı hakkında da bilgi edinmeye çalıştık. İzlenimlerimi tek bir cümleye sığdırmam istenseydi, “Yeryüzünde bozgunculuk çıkartanların sebep olduğu acı, sadece vurduklarıyla sınırlı kalmıyor.” olurdu. 
                                                       İki Sınır Arasında Unutulanlar
El Tanf Mülteci Kampı :
           Şam’a 4 saatlik uzaklıkta bulunan El-Tanf kampı, Suriye’nin güneydoğusunda Irak sınırında bulunuyor. Şam’dan yola çıktıktan 1,5 saat sonra binalar, uçsuz bucaksız çöllere yerini bırakıyor. Irak sınırına malzeme taşıyan tırlardan başka bir şey göremiyorsunuz. Bu kamp, Suriye ile Irak sınırı arasında ki serbest bölgede yer aldığından, kampa yardımların ulaşması güçlükle gerçekleşiyor. Çünkü kampa girebilmek için Suriye’nin Tenf sınır noktasından çıkış yapılması gerekmekte. Bu durum, kamptaki Filistinlilerin iki sınır arasında açık hava hapishanesi koşullarında yaşamasına sebep oluyor.
Onlar Kampın Misafirleri...
          Kendisinden bilgi aldığımız kamp sorumlularından Muhammed Bahuri, 12.05.2006’da kurulan kampta 145 aile ve 560 kişinin yaşadığını söyledi. Kampı tanımak için soracağımız soruları özenle seçiyorduk. Örneğin onlara misafir sıfatını uygun bulmuştuk. Çünkü misafir, evine geri dönmek üzere yola çıkar. Yurtlarına dönme umutlarını kıracak ifadelerden sakınmamız gerekiyordu.
Bütün Sorunlar ABD’nin İşgaliyle Başladı.
          Neden bu kampta misafirliğe zorlandınız dediğim herkesten aynı cevabı almıştım; “Her şey Amerikanın Irak’ı işgali ile başladı…” Bu başlangıç her şeyi açıklamaya yetiyordu aslında. Ama yüreklerinde ki yaranın derinliği ile susmuyorlardı. Kimlik kartına bakarak adam öldürmeye başlandığını, mevcut hükümete yakın şii milisler tarafından ailelerinin tehditlere maruz kaldığını, evlerine zorla girildiğini ve 600’e yakın Filistinlinin şehit edildiğini anlattılar. Kampın, ancak canından endişe edip, eşinin ve evladının güvenliğinden emin olamayanların bir  tercihi olduğu açıktı. Çünkü kolay değildi, kurulu bir düzeni bozup çölün ortasında hapishane hayatını seçmek.

          Bağdat’ta resmi bir kurumda müdürlük yapan İbrahim Abdulhalim’le yaptığımız sohbet, bu tespitimizi perçinliyordu. Irak’ta kurulan hükümetin, kendilerini Saddam’ın adamı olarak gördüğünü anlatan İbrahim, bu sebepten tüm haklarının ellerinden alındığını, resmi kurumlardan kovulduklarını söyledi. Bir başka misafir ise, Filistinlilerin bölgesine baskınların yapıldığını, dükkanlarının gasp edildiğini, kendilerini iyice kuşatılmış hissettiklerinden Bağdat’ı terk etmekten başka bir çözüm yolu bulamadıklarını belirtti.
Bağdat’tan Sadece Canımızı Kurtardık…
          Acele bir şekilde Bağdat’ı terk etmek zorunda kalan Filistinlilerden birçoğu, evlerini, iş yerlerini, hatta ailesinin bazı fertlerini geride bırakarak kampa iltica etmek zorunda kalmış. Bunların arasında Irak’ta öğretmenlik, mühendislik yapanlarda bulunuyor. Tüm düzenlerini bozan bu kişilerin şimdi kendilerine uzatılacak bir lokma yardımı beklemekten başka yapacak bir şeyleri yok.
Kampın idare heyetinde bulunan Said Handan, Bağdat’ta dört tane küçük züccaciye dükkanının olduğunu ve taksitli satışlar yaptığını anlattıktan sonra “işgal sonrası hükümete bağlı milislerin baskısı sonucunda Irak’ı terk etmek zorunda kaldığımda, hem bu dükkanlarımı, hem de bir çok taksit alacağımı geride bıraktım” derken hüzünlüydü.
           Ama kampta kendisinden daha vahim tablolarda var. Örneğin 2 çocuğuyla birlikte kampta yaşayan bir Filistinli, halen Irak’ta olan hanımını kampa getirebilmek için uğraşıyor.
Çocukların Oyunları, Açlık ve Ölüm Üzerine
          Bu zor koşullardan her zaman ki gibi en çok çocuklar etkilenmiş. Elinde kuru bir ekmekle, hassas olan ciltleri soğuktan çatlamış çocuklara rastlayınca mahzunlaşmamak elde değil. Çölün ortasında hapsedildikleri bu kampta,  oynadıkları oyunların içeriği bile açlık, hastalık ve ölüm üzerine kurulu. Filistin’den çıkarılmaları ile başlayan ve kampta ki yaşam koşullarını anlatan oyunlarını izlediğinizde donup kalıyorsunuz. Sadece yaşları küçük olan bu çocukların yaşadıklarının, yaşlarından ne kadar büyük olduğunu hissediyorsunuz.    
          Çocuklara bayramı hatırlatan tek şey, onlara birkaç gün öncesinden Hamas tarafından dağıtılan elbiseler ve IHH’nın kampta gerçekleştirdiği kurbanlık hayvan kesimi…
Kamp sakinlerinden İbrahim Abdulhalim, çocukların bu bayramı da diğer çocuklar gibi kutlayamadıklarını, rahatça oynayacakları park ve oyuncaklardan mahrum olduklarını, en çok onlar için üzüldüklerini söyledi. Araya giren mahcup bir baba ise,“tamam böyle güzel giyinmişler ama bu kıyafetlerle çölün ortasında dolaşıp duruyorlar, yapacak hiçbir şeyleri yok. Bayramın tadını alamadılar. Hiç kimse arayıp sormadı.” derken, bu sözleri kamp dışına çıkaracak bir yetkili görmenin heyecanını yaşıyordu.
10 Yaşında ki İbrahim: Biz Filistinliyiz Ve Orada Yaşamak İstiyoruz.
            Kampta ki zorunlu misafirlikten dolayı çocuklarının eğitimlerini bırakmak zorunda kaldığını söyleyen anne ve baba sayısı da oldukça yüksek. Birleşmiş Milletler kuruluşu olan UNHCR tarafından çadırlardan yapılan okul, her şeye rağmen onlarda moral yükselten bir etki sağlamış. Okulun, kampta yaşayan Filistinli öğretmenlerin desteğiyle faal duruma getirilmesi, çocukları için hayata bağlanmış ailelere bir umut olmakta.  Kampın sorumlusu Muhammed Bahuri’nin, Filistinlilerin kültürlü bir halk olduğunu, eğitimden çölde bile vazgeçemeyeceklerini uzun uzun anlatmasından bunu görebiliyorsunuz.     
           Çocuklar Kudüs yüzlü. Bakışları, tavırları ve konuşmaları ile çok farklılar. Ama hayalleri her çocuk gibi aynı. Etrafımıza toplanan İbrahim, Ahmed, Ömer, Neda ve Mustafa’da doktor, mühendis ve öğretmen olmak istiyor. Ama istekleri ilk önce bu kamptan çıkmak… Bu kamptan çıkınca nereye gitmek istiyorsunuz sorumuza, kalabalıkları aşarak yanımıza gelen 10 yaşındaki İbrahim Ömer’in verdiği cevap ders niteliğindeydi; “Başka neresi olabilir ki, biz Filistinliyiz ve orada yaşamak istiyoruz.”
Çöl Soğuğuna Dayanmak Oldukça Zor. 
          Çöl soğuğu oldukça sert oluyor. Bunu insanların, özellikle çocukların yüzlerinde görebiliyorsunuz. Akşam beşten itibaren etkisini göstermeye başlayan soğuk havadan dolayı muslukların da patladığını öğrendik. Bu havanın özellikle çocuklar için dayanılmaz olduğundan yakınan kamp sakinlerinin “biz ne ekmek istiyoruz, ne de su, buradan çıkmak istiyoruz” haykırışları tahammül sınırlarını zorlayan bir konumda olduklarını gösteriyor. 
          Kampın misafirleri bu soğuk havada, çadırlarda kurulan mazot sobaları ile ısınmaya çalışıyor. Ama kışın ortasında olmamıza rağmen mazotun yeterli gelmediği yakınmaları eksik olmuyor. Isınmak için tek madde olan mazotun 10-15 günde bir verilmesi gerekirken bunun ihmal edildiğini gözlemlemek güç değil. Verilme günü bayramdan önce olan mazotun, bayramın 2. günü olmasına rağmen dağıtılmaması, hayati öneme sahip bir ihtiyaçta bile ne kadar ihmalkarca davranıldığını ispatlamakta… 
Doktor Ve Ambulans Olmadığından Ölümler Yaşanmakta
          Kampta, insanların sağlık sorunları ile ilgilenecek bir sağlık ocağı bile yok. En yakın hastane kampın dışında ve 2 saat uzaklıkta bulunduğundan, acil durumda olan hastalar Suriye gümrük muhafazadan izin alarak ambulansla oraya götürülüyor.
          Ancak bu prosedür, Usur İbrahim isimli kadının 2 bebeğini kampta kaybetmesine sebep olmuş. Usur İbrahim, kampa geldiğinde hamile olduğunu, doğum zamanında 4 gün doktor ve ambulans bulamadığını ve yoğun kanamadan dolayı kendisinin de ölüm tehlikesi geçirdiğini bizlere anlattı. Kendisi gibi tüm hamile kadınlara müdahalede gecikildiğini söyleyen acılı anne, yaşadıklarını, “Şam’da UNHCR ye ait bir hastaneye götürüldüm. Çocuğumun ayağından serum düştüğü için vefat etti. Artık insan hakkı gibi sözlere inanmıyorum. Eğer insan hakları diye bir şey olsaydı çocuklarım şimdi yaşıyor olurdu.” sözleriyle ifade etmeye çalıştı.
Özellikle yazın, zehirli çöl akrepleri tarafından sokulma vakalarının yaşandığı kampta, anneler evlatlarının başında gece adeta nöbet bekliyor.
          Böbrek rahatsızlığı olan bir hastaya da UNHCR’nin geç müdahale etmesi ve sonucunda hastanın vefat ettiği bilgilerini almamız, kampın yaşamın her alanında problemler içerisinde olduğunu ispatlamakta… 
Mülteci Her Şeye Muhtaç, Ama En Çok Özgürlüğe
         Kampta ihtiyaçlar genelde Filistinli grupların desteğiyle sağlanıyor. Ama özellikle Hamas’ın onlarla  kampın ilk gününden itibaren yakından ilgilendiği, sıkıntı ve dertlerini dinlediği sözleri herkesten duyduğumuz ortak ifadeler…
          Birleşmiş Milletlerin bir kuruluşu olan UNHCR’in dağıttığı konserveler, kalitesi düşük  ve bazen son kullanma tarihleri geçtiğinden  her zaman yenmiyor. Bu konservelerin üç çeşit olduğu ve ayda bir kere her çeşitten ikişer tane verildiğini söyleyen kampın sorumlusu Muhammed Bahuri  “eğer uluslararası kuruluşları bekleseydik çoktan ölmüştük. Burada onların faaliyetleri sayılamayacak kadar azdır. Onların gönderdikleri malzemeler bir insanı iki gün anca yaşatır.” dedikten sonra, Suriye Kızılay’ının ve Hamas’ın yardımlarının önemine işaret ediyor.  
          Beklenen yardımların başında ise yine çocukların temel ihtiyacı olan süt bulunmakta. Çocuk bezi ve besleyici bebek maması da dağıtılması gerekiyor. Ayrıca çölün üzerinde kurulu bulunan çadırlarda, yere serip üzerinde oturup, yatacakları hasır ve battaniyelere ihtiyaçları var.
          Kampta 34 adet mutfak tüpü olduğunu öğrendik. 4 aileye bir tüp düşmekte. Bu tüpler ayda sadece bir kere değiştiriliyor. Değiştirilen tüpler yarıya kadar dolu olduğundan bir hafta ancak yetiyor. Ayın geri kalan kısmında dışardan yüksek fiyata tüp getirtmek zorunda kalıyorlar.
            Ceplerinde ki para ile acil bir ihtiyacını almak isteyen kişiler şehre inemediklerinden, bu ihtiyaçlarını sınırda, kampın girişinde açılan bakkal işlevi gören bir yerden temin etmek zorunda kalıyorlar. Ve bu durum, malzemelerin değerinin çok üzerinde satın alınması zaruretini doğuruyor.
          Bu fırsatçı kişilerden rahatsız olan kampın misafirleri, “bizlerin mağduriyetinden faydalanmaya çalışıyorlar. Bazılarımız çocuklarının en temel ihtiyaçlarını karşılamak için elbiselerini bile satmak zorunda kalıyor.” şeklinde yakınıyorlar.
Hol Mülteci Kampı :
           Şam’a 10 saatlik uzaklıkta  bulunan Hol kampı, Suriye’nin kuzeydoğusundaki Haseki şehrinin 50 km dışında bulunuyor. Bu kampın El Tanf’dan tek olumlu yanı, Suriye sınırları içerisinde kaldığından şehirle irtibatının rahat sağlanabiliyor olması. Suriye devletinin memuru olarak kampın müdürlüğünü yapan Nuveh Leylişi’den, kampın ilk olarak 1991 yılında Iraklılar için açıldığını ancak daha sonra 2002 yılında kapatıldığı bilgisini aldık. 2006 yılında, Irak’tan çıkarılan Filistinlilerin yerleştirildiği kampta, 74 aile ve 380 kişi yaşamakta. Her tarafı tel örgülerle çevrili ve tek giriş, çıkışı bulunan kampı Suriye askerleri beklemekte.

Zaman Geçtikçe Psikolojik Sorunlar Artıyor.
           15-20 m2’lik odalarda, 8-10 kişinin yaşadığı briketten yapılan evlerde kalan kamp sakinlerinin yaşam koşulları, El Tanf kampından pek farklı değil. Hiçbir alt yapı çalışması bulunmadığından pis su giderlerinin barakalara yakın olması, bir çok sağlık problemlerine sebep olmakta. Soğuk havanın daha şiddetli olduğunu gözlemlediğimiz kampta, psikolojik sorunlar yaşadığından intihar girişiminde bulunmuş 1-2 vakaya rastlanması, tahammül sınırlarının ne durumda olduğunu gözler önüne sermekte.
Ailelerin Tek Umudu; Çocukların Eğitimi
          Kamp, sınırın Suriye tarafında kaldığından Suriye devleti çocukların eğitimleri noktasında yardımcı oluyor. Hol kampında çocuklar, Hol bölgesindeki okullara otobüslerle götürülerek eğitimlerini devam ettirebiliyorlar. Ayrıca kampta 4-5 yaş çocuklar için anaokulu statüsünde bir yer bulunuyor. Çocukların hayatlarının mümkün olduğunca normalleştirilmesi anne ve babaların tek tesellisi olmakta. Dersleri ile meşgul olan çocuklar, en azından olumsuz düşüncelerden ve sıkıntılardan bu vesileyle uzak kalıyorlar. Ama bunun dışında, bir çocuğun ulaşması gereken başka imkanlardan, nimetlerden uzak kaldıklarını gözden kaçırmamak gerekiyor.
          Kampta yaşayan insanlar, yaşadıkları barakaların yanlarında bulunan boş alanlara bir şeyler ekmeye çalışıyorlar. Yetiştirdikleri ürünün ciddi bir yekun tutmadığını, sadece hayata tutunabilmek için bir meşgale olduğunu söyleyebiliriz.
İşgalin Sonucu:  Parçalanan Yuvalar, Yetim Kalan Çocuklar
          Kampta yaşayan her misafirin hayatı ayrı bir dram içeriyor. Kampta evlenecek olan Memduh Atıf Kasım, Bağdat’ta ustasının öldürüldüğünü, can güvenliklerinin kalmadığını, tüm bu zor koşulları bilmesine rağmen orayı terk etmek zorunda kaldığını anlattı. Annesi, babası ve hiçbir yakın akrabası olmadığından, mehrini IHH’nın verdiği genç Filistinli, çocuklarının kampta doğacak olmasını düşünmek bile istemediğini, bu düşüncenin yüreğini daralttığını bizimle paylaştı.
Abdullah Salim Validi isimli Filistinli gencin ailesi de, hükümete bağlı milisler tarafından öldürülenlerden. İki abisi ve babasını evlerinin önünden kaçırdıklarını anlatan Abdullah Salim, “Onları Vasıt şehrine götürdüler ve işkence yaptılar. 3-4 gün sonra baban öldü gelin alın dediler. Babamın cesedini almak için çok para ödeyerek ambulans tuttuk. Fakat gittiğimizde cesedi bize vermediler. İki abim serbest kaldı ama babamın cesedi halen ortada yok…” derken, aslında kampa neden geldiklerinin cevabını da vermiş oluyordu.   
          Geçen sene Kurban bayramı arifesinde eşini ve 17 yaşında ki büyük oğlunu kaybeden acılı Filistinli annenin feryadı da söyleyecek söz bırakmıyor. Bağdat’ta tornacı dükkanlarında oturuyorken havan topu saldırısı sonucu öldürülen eşinin ve oğlunun acısını aynı tazelikte yaşayan Filistinli kadın, saldırıdan sonra dükkanlarının yağmalandığını, malzemelerinin gasp edildiğini anlattı. 13 ve 15 yaşlarında ki 2 oğlundan başka kimsesi olmayan anne, “Bana da bir şey olsaydı oğullarım sahipsiz kalacaktı. Onlar için her şeyimizi bırakarak buraya gelmek zorunda kaldık” dedi. Paralarının olmadığından, farklı ihtiyaçlarını karşılamak için kampta dağıtılan bazı yardım malzemelerini satmak zorunda kalan kadının büyük oğlu Halid, okulu bırakarak çalışmak istediğini yönetime bildirmiş.
          Bağdat’ta marangozluk yaparken bacağından vurulan ve sağ bacağının dizinden aşağısını kaybeden Muhammed Ömer Şakir’de kimlik kartından dolayı saldırıya uğrayanlardan. Filistinli olması ve taşıdığı isminden dolayı seçildiğini söyleyen Muhammed Ömer, kampın zor koşullarına protezli bacağı ile direnmeye çalışıyor. Sol ayağına fazla yük verdiğinden bir et parçası çıktığını ve ameliyatla alınması gerektiğini anlatan 23 yaşında ki genç Filistinli, kısıtlı yapılan yardımlardan yakınıyor. 
      Gidilemese de, Görülemese de Orada Bir Kamp Var, İçinde Yaşayan Canlar Var.
El Velid Mülteci Kampı :
           Irak - Suriye sınırının Irak tarafında bulunan El Velid kampında 400 aile ve 1600 kişi yaşamakta. El Tanf’e yaklaşık 7 km uzaklıkta olan El Velid kampına Suriye sınırından yardım ulaştırılmasına müsaade edilmiyor. Sadece UNHCR’in dağıttığı yardımlar ile ayakta kalmaya çalıştıklarını duymamız endişeye kapılmamız için fazlasıyla yeterli… Gözlemleyip yardım götürebildiğimiz kamplarda ki içler acısı durumu gördüğümüzden, yardım ulaşmayan El Velid kampının hangi koşullarda olduğunu tahmin edebiliyoruz. Bir an evvel bu bürokrasinin aşılması ve kampa girilmesi gerekiyor. 

          Bu kampta, El Tanf kampında  yaşayan bir ailenin 16 yaşında ki kanser hastası kızı bulunmakta. Kızın yoğun tedaviye ihtiyacı olmasına rağmen kız hakkında kimsenin herhangi bir bilgiye ulaşamaması aileyi endişelendiriyor.
Filistinli Mültecilerin Feryadı : “Bize İnsan Gözüyle Bakılmasını İstiyoruz.”
          Başlarına gelenlere halen bir anlam veremeyen Filistinliler “Biz 60 senedir Irak’taydık.Ortada hiçbir şey yokken hangi insan bize bunları reva görebilir, bizi buraya donmaya terk edebilir” diyorlar.
          Tüm dünyanın, kendi toprakları olmamasına rağmen Yahudilerin Filistin’e gelip yerleşmesi için çırpındığını, kolaylık sağladığını söyleyen mağdurlar, “Neden aynı dünya ülkeleri bu kampta yaşayan insanların Filistin’e dönmelerine yardımcı olmuyorlar. Neden Arap ülkeleri, Müslümanlar bize kucak açmıyorlar. Çünkü bizim yaşadıklarımızı, acılarımızı hissetmiyorlar.” şeklinde yakınıyor.
Herkesin bir tiyatro sahnesi gibi kendilerini izlediğinden şikayet eden Filistinli mülteciler, Müslümanların birbirlerinin acısını hissetmeleri gerektiğini hatırlatıyorlar. 
         Kurban bayramının ikinci günü olmasına rağmen kampa ulaşan ilk ve tek yardım ekibi olmamız Filistinli kardeşlerimizi duygulandırmıştı. “Daima yanımızda olun, insan gözüyle bize bakılmasını istiyoruz.” feryatları, halen kulaklarımızda ki tazeliğini koruyor.
         

          Kamptan, yaşadıklarını dışarıya yansıtmamızı istemelerinin ağır sorumluluğu ile ayrılırken, aklımızda Türkiye’de ki kardeşlerine gönderdikleri içten selamlar ve dile getirdikleri hayalleri kaldı; “Bizim rüyamız buradan çıkmaktır.”