Hamza ER'in Kişisel Sayfasına Hoş Geldiniz. - Blogcu



« Önceki |

9/10/2009

Dergilerin Etkisi Hareketin Gücüyle Orantılıdır

          Dergi yazılı bir kültürdür. Topluma söyleyecek sözü olanların yazdıklarını kitlelere ulaştırır. Bir gazete, bir kitap gibi değildir. Gazete daha çabuk, hızlı tüketilir; zemini, ani geçişlere, kaymalara müsaittir. Kitapta ise bir seviye, ağırlık vardır. Dergiler bir düşüncenin, bir hareketin yazılı manifestosudur adeta… Topluma ne denileceği, nasıl söyleneceği kolektif bir akılla tespit edilir ve bu yayınlanır. Bu yönüyle dergiler daha sıcak ve daha hareketin merkezindedir. Bir döneme ait toplumsal hareketleri, düşünce ekollerini tanımak istediğinizde, o dönemin dergilerine bakmanız sizde ciddi bir kanaat oluşturur. Adeta hareketle beraber büyür, gelişir dergiler… Cemil Meriç, “… Kitap fazla ciddi, gazete fazla sorumsuz. Dergi, hür tefekkürün kalesi. Belki serseri ama taze ve sıcak bir tefekkür. Kitap, çok defa tek insanın eseri, tek düşüncenin yankısı; dergi bir zekâlar topluluğunun. Bir neslin vasiyetnamesidir dergi; vasiyetnamesi, daha doğrusu mesajı. Kapanan her dergi, kaybedilen bir savaş, hezimet veya intihar…” sözüyle bu gerçeği ifade eder.
           Dergilerde derdi olanlar konuşur. Sıkıntıyı teşhis ederek sorunları görebilenlerin yerinde duramayarak haykırmaları işte o makaleleri oluşturur. Zulme sessiz kalamayan, imanın, adaletin yüce derecesini keşfetmiş yürekler, o yüce bilgiyi/duruşu insanlara ulaştırmanın telaşını taşırlar. İnsanları, tabi olduklarında tüm yaratılmışların üstüne çıkaracak bir davete çağırırlar. Güdülen, yönlendirilen, varlığının hikmetini kavrayamamış edilgen nesneler olmaktan çıkmaları için adeta yakalarından tutup silkelerler. Bu tavır rahatsız edici görülebilir. Gereksiz, zamansız veya başkalarının işine karışmak gibi de algılanabilir. Ama bu uğraşa ilham olan ve örneklik teşkil eden Peygamberlerin davetleri sonrasında, statükocu bir kesimin sergilediği homurtular, doğru yolda olunduğunun bir sağlaması olarak görülmeli ve yola devam edilmelidir. Çünkü Resuller rahatsız etmek için gönderilmişlerdi. Mevcut egemen cahiliye sistemlerinin sahiplerini, o sistemden beslenenleri ve bu zulüm bataklığında tüm insani değerlerini yitirmiş onursuz bir hayat süren tebayı rahatsız etmişlerdi. Onlar kargaşa çıkarmakla, toplumun atalarından süregelen işleyişini bozmakla itham edildiler.  Hatta, anne babayla evladın arasını açmakla suçlandılar. Ama Allah’tan aldıkları vahye göre  hareket ederek elçilik görevlerini bırakmadılar, asla ihmal etmediler.
          İşte İslami kaygılarla yola çıkan dergiler bu örnekliği dikkate almalı, Rabbimizin insanlara kitap göndermesindeki muradı iyi yakalamalıdırlar. Yazılı bir çalışmanın çıkış gerekçelerine temel referans olarak vahyin gönderiliş hikmetleri doğru kavranmalı ve üzerinde tefekkür edilmelidir.
Temiz fıtratlarının sesini duyamayacak hale gelmiş, yaratılış amacının üstünü örterek heva ve heveslerine göre bir hayatı inşa etmeye çalışan toplumları Allah(cc) o hal üzere bırakmamış ve peygamberler vasıtasıyla uyarmıştır. Onlara kulluk görevlerini hatırlatmıştır. Takip etmeleri gereken bir şeriat göndermiştir. Bu dinin ortak ismi Tevhid dinidir. İnsanlardan sadece Allah’a kulluk yapmalarını ister. Hayatın O’nun sınırlarına bağlı kalarak yorumlanmasını, yaşanmasını bekler. Kula kulluktan kurtulmalarını hatırlatır. Allah’a yani Vahye dayanmayan tüm anlayışları reddetmelerini, bu tür düşünce, hareket, sistem ve her türlü anlayışın cahiliye hükmünde oluğunu hatırlatır. Yaşamın, ibadetlerin ve ölümün sadece Allah için olması gerçeğini vurgular. Bu ilahi sınırlara bağlı kalanları ebedi cennetle müjdelerken, sırt çevirenleri, başıboş yaratılmış gibi yaşayanları azapla korkutur.
          Bu ilahi gerekçe ve hedef, İslami dergi olarak yola koyulan tüm çalışmalara çıkış noktası olmalıdır. Dergicilik yapanlar, yaşadıkları toplumu iyi tahlil etmeli, teşhisi doğru koymalı ve  Kur’an kaynaklı bir çözümü dillendirmelidir. Eğer, zulmü ve şirki ortadan kaldırabilmek için gönderilmiş bir kitabın takip edildiği iddiamızsa, günümüzün çağdaş zulüm ve şirk anlayışlarına karşı güçlü muhalif söylemi olan dergilere sahip olmamız gerekir. Cahiliyenin tarihsel bir olgu olmadığını, üzerimizde egemenlik taslayan ideolojinin ve dayatmalarının,  hayatımızı kuşatan modern kültürün, geçmişten gelen ve sorgulayamadığımız geleneksel anlayış ve ritüellerin bu bağlamda görülebilmesi ve reddedilebilmesinin telaşı insanlara ulaştırılmalıdır.
          Bu, salt “üst bir dille” gerçekleşen çalışma anlamına gelmemelidir. “Vahyin ilk nüzul ortamı ve mesajları bütünsel olarak idrak edilebildiğinde, içinde bulunulan ortamda hayatın tümünü kuşatacak bir sorumlulukla karşı karşıya olunduğu, oluşan İslami kimlikle hayatın bütün şubelerine müdahale edecek bir zindeliğe ulaşılması lazım geldiği görülecektir.” (1) Bu sebeple toplumun bizzat içinde bulunduğu sorunlara değinilmesi, sıkıntının paylaşılması, ama bunun, egemen olan şirk sisteminin yansıması olduğu gerçekliğine bağlanması gerekir. Aksi, ifsad edici bir zihnin sebep olduğu çarpıklıkların gündeminde boğulmak anlamı taşır ki bu Rabbani yöntemle bağdaşmaz…
        İlk inen ayetler, Tevhid akidesini kökleştirmeye çalışmakla beraber, buna paralel olarak toplumsal problemlere de işaret etmiştir. Ölçü ve tartıda hile yapmak, yetimi ve öksüzü itip kakmak, kız çocuklarını diri diri toprağa gömmek ve mal yığıp saymak gibi olumsuz davranışlar vahyin konusu olmuştur. Bu sebeple günümüzde resmi ve özel tefeciliğin açtığı yaralar, uyuşturucu kullanımı ve fuhuş yaşının düşüşü, okulların sadece birer flört mekanı olması ve yaşanan trajediler, müzik ve futbol gibi ilahların türetilerek beyinlerin uyuşturulması, annesini, öğretmenini, arkadaşını kesip doğrayacak psikolojiye sahip gençlerin varlığı, ekonomik dengesizlik ve sömürü, etnik kimliklerden dolayı yaşanan çatışmalar, vb… gibi konulara değinilmeli, Allah(cc)’ın hayata müdahalesini kabul edemeyen müşrik zihinlerin sebep olduğu ifsadın boyutları gözler önüne serilmelidir.  Ancak, tüm bu zulümlerin kaynağının egemen olan şirk sisteminin olduğu hedefine insanlar yönlendirilmeli, bu yaşananların çözümüne yönelik teknik detaylarla uğraşarak üretilen gündemin çarklarında öğütülmekten sakınılmalıdır.   
          Böyle bir dil kullanan dergiler, din kavramını dar anlamıyla tanımlamış kesimler tarafından eleştirilmekten kurtulamamıştır. Dergilerin siyasi bir hale geldiğini söyleyerek, dini dergi görüntüsünün yansıtılmadığını iddia etmişlerdir. Oysa ‘din’ olayı, yalnızca bir inanç, bir vicdanî kanaat, ahlâkî davranışlar ya da belli zamanlarda ve özellikle gizli olarak yerine getirilen kişisel tapınmalar değildir. “İnsanların benimsedikleri, inandıkları, düşüncelerini ve yaşayışlarını ona göre ayarladıkları, toplumsal düzenlerini ona uygun düzenledikleri sistemler, doktrinler, ideolojiler birer dindir. Kişinin, kendileri ile toplumun, kendileri ile yüce bir varlığın arasındaki ilişkileri düzenleyen her sistem bir dindir. Eşya ve evreni izah eden, insanların hayatına yön veren, kişilerin inanarak benimsedikleri her dünya görüşü bir dindir. İslâm’a rağmen insanlar bir siyasî güce, bir sisteme ve onlara ait düzene, ilkelere boyun eğip itaat ediyorlarsa, bu bir dindir. İnsanların bu gibi sistem veya ideolojilere din adı verip vermemesi, bir veya daha fazla ilâha inanıp inanmaması, birtakım davranışlara ibadet adını verip vermemeleri işin aslını değiştirmez.”(2)  
          İşte tam burada şunu söylemek gerekir ki, vahye yaslanarak hayata dair sözü olan, rahatsızlığını dile getiren, muhalif olan, dergiler aslında “dini” dergilerdir. Dine ait bir şeyler söylüyor, hakk dine göre bir şeyler söylüyorlardır. Hakk din olan İslam’a…
 Bu açık tanımla, bir takım ilmihal ve fıkhi kaidelerin iktibas edildiği yayın olmaktan çok öte, toplumu dönüştürecek mesajlar içeren, ayet ve sünnetten örneklikleri sayfalarına taşıyan, geleceğe dair sözü  olan yayınlardır dini dergiler…
           Bugün her zamankinden daha fazla muhtacız bu tür dini dergilere… Kavramlarımız karmaşık hale getirilmiş, akidevi ve ameli bid’atler hayatın her alanını kuşatmıştır. İdeolojik devlet kendi dinini dayatmakta ve halkın dininin sınırlarını belirleme cüretini kendinde görmektedir. İslami olan her şey yasak kapsamında olup hak dinin ısrarcıları mahkum edilmektedir. Modern hayat tarzı toplumu alabildiğine kuşatmış, dünyevileşen bireyler sınırlı olanın peşinde koşmayı ve onunla yetinmeyi tercih etmişlerdir. Aileyi, genci, kadını ifsad etme amaçlı projeler sahip olunan her türlü imkanlarla hayata geçirilmiş, emniyetten uzak bir toplum hali zirve yapmıştır.  İslam beldelerinin dört bir yanı işgal edilmiş, Müslümanlar acıyı, hüznü ve zilleti yaşamıştır. Emperyalist anlayış dünyayı daha rahat sömürebilmesinin önünde tek engel gördüğü İslami değerleri çarpıtma ve kendi tabiriyle ılımlılaştırma çalışmalarını hızlandırmıştır. Ne yazık ki, Allah yolunda işgale karşı koyan yiğitler yalnız bırakılmış, cihat, şehitlik gibi kavramlar konuşma ve yazıların gündeminden çıkartılmıştır. Tüm bunların yanında, hiçbir usulü, fıkhı olmayan davranışlar da direniş adıyla türemiş, gençlerin enerjileri ve samimiyetleri dengeli olmayan eylemlerle israf edilmiştir.
           Böyle bir dönemde, iyiliği emretme kötülükten sakındırma görevine kurtuluşa erebilmek için talip olan mü’minler daha fazla mesai yapmalı, meşru olan bütün propaganda imkanlarını bu uğurda kullanmaya çalışmalıdır. Geleceğe miras olarak bırakacakları şahitliklerinin kayıt altına alındığı nitelikli dergilerde istikrarla ısrar etmelidir. Okuyucuda dergisine bu gözle bakabilmeli, bir dergi bir hayat, bir adem, bir alem heyecanı ile sahip çıkmalıdır. 
 
Yoksa “…Kapanan her dergi, kaybedilen bir savaş, hezimet veya intihar…” olacaktır.

21/6/2009

-SVAT HALKININ DRAMI- Amerikan Saldırganlığı Ve Müslümanların So

Amerikan Saldırganlığı Ve Müslümanların Sorumluluğu Konulu Program Düzenlendi
Vuslat Dergisi, “Svat halkının dramı, Amerikan Saldırganlığı Ve Müslümanların Sorumluluğu” konulu bir program düzenledi. İHH Pakistan birim sorumlusu Recep TUNCER, Araştırmacı-Yazar Murat ÖZER ve derginin G.Yayın yönetmeni Hamza ER’in konuşmacı olarak katıldığı programda, Svat bölgesine yönelik kamuoyunun duyarsızlığı, Taliban ismine yönelik olumsuz ithamlar ve bölgede ortaya konan projenin gerçek sebepleri konuşuldu.

Recep TUNCER: “Svat Bölgesine Yönelik Yardımlar Neden Yetersiz”
Programın ilk konuşmacısı IHH Pakistan birim sorumlusu Recep TUNCER’di. Tuncer, çadır kentlere sığınan mültecilerin salgın hastalık ve açlık tehlikesiyle karşı karşıya kaldığını, artan hava sıcaklığı ve kirli sular sebebiyle salgın hastalıkların yayılmaya başladığını söyleyerek, mülteci kamplarında sıtma hastalığı tehlikesine dikkatleri çekti. Bölgede en büyük sıkıntıyı apar topar evlerini terk eden yada evleri yıkılan bu sebeple de kimlik kartlarını kaybeden mültecilerin yaşadığını belirten TUNCER, kimlikleri olmayan bu insanların yardım alabilmek için kayıt yaptırmakta büyük zorluklar çektiğini anlattı. Pakistan ordusunun operasyonunun yoğunlaştığı svat vadisinin merkezi olan Mingora şehrinin büyük ölçüde harabeye dönmüş durumda olduğuna değinen Recep TUNCER, şehirde çatışmalar arasında kalan mültecilerin olduğunu ve bu insanların haftalardır yiyecek ve su sıkıntısı çektiklerini ifade etti. İHH İnsanı Yardım Vakfının Pakistanlı mültecilere yönelik yardımlarını eğitimden sağlığa geniş bir yelpazede sürdürdüğünü anlatan TUNCER, “IHH’nın yardım faaliyetleri yüzbinlerce mültecinin sığındığı Merdan şehrinde yoğunlaşmış durumda, şehrin en büyük mülteci kampı olan Celala kampına kurduğu yardım merkeziyle çalışmalarına ara vermeden devam eden IHH son olarak kampta kurduğu çadır okulla çocuklara yönelik eğitim faaliyetlerine başladı” dedi.


Recep TUNCER, IHH’nın kampta ki sağlık merkezinin de tüm gün hizmet veren doktorlarla faaliyetlerini sürdürdğünü hatırlatarak mültecilerden edindiği izlenimlerini anlattı.
Celala kampında kalan ve kampa 20 gün yürüyerek ulaşmış bir ailenin babası olan Azim Han’ın çatışmaların nasıl başladığını anlamadıklarını ve bir anda evlerini terk etmek zorunda kaldıklarını anlattığına değinen TUNCER bu mültecinin “Operasyonlar başladığında kimse nereye gideceğini bilemedi. Kaçmaya başladılar. Evlerini, memleketlerini işlerini geride bırakmak zorunda kaldılar. Biz geleli 35 gün oluyor. buradaki en büyük sorunumuz elektrik. Biz Svat bölgesinde yaşıyorduk ve Svat genel olarak soğuk bir bölgedir. Burası ise aşırı sıcak. Buraya ise insanlar buraya doğal güzellikleri için, eğlenmek, tatillerini geçirmek için geliyorlar. Ama burası bizim için böyle bir yer değil, oldukça zor durumdayız. İlerde ne olacak bilmiyoruz. Her şeyimizi Svat’ta kaybettik. Hükümetten sadece tek bir şey istiyoruz. Buraya elektrik gelsin. Burada çok zor durumdayız. ” sözlerini aktardı. İHH’nın Celala kampına kurduğu yardım merkezinin yanı sıra Merdan şehrinde bulunan iki büyük kampa daha birer ambulans ve yardım koordinatörleri göndererek bu kamplardaki acil sağlık ihtiyaçlarını karşılamaya çalıştığını açıklayan TUNCER, yardım koordinatörlerinin görevleri arasında kayıp çocukları tespit edip aillerine ulaştırma sorumluluğunun da yer aldığını, IHH ekiplerinin de bu konuda özenle çalışmalar yaptığına değindi. IHH’nın bugüne kadar kamplarda mültecilerin kayıp aile bireyleri hakkında bilgi toplama,yer arama ve aile üyelerini yeniden bir araya getirme,yetim ve dulların kimliklerini saptamak ve özel destek ve bakım göstermek, kampta tesis ve ücretsiz tedavi/ilaç sağlamak, acil yardım kapsamında hastalara ve kamp dışında bir ailenin yanında kalan kişilere yönelik ücretsiz ambulans hizmeti sağlamak, Mardan ve Haripur bölgelerindeki kamplarda pişmiş gıda dağıtmak, kamplardaki kayıtlı yada kayıtlı olmayan çocuklara kuru gıda sağlamak, kıyafet/ayakkabı/sandalet dağıtımı gibi çalışmalar yaptığını maddeleyen TUNCER, kamuoyunun Svat bölgesine yönelik ilgisinin yeterli olmamasından rahatsızlık duyduklarını belirterek, bölge insanı için duyarlı olunması gerektiğine çağrıda bulundu.


Murat ÖZER: “Taliban, Afganistan sınırlarını çoktan aşmış bir düşüncenin adıdır”
Daha sonra söz alan Murat ÖZER ise Müslümanların yanlış Taliban algısını sorgulayan bir konuşma yaptı. ÖZER, 2001 ABD işgaliyle tamamen biteceği hesap edilen Taliban güçlerinin, tüm strateji uzmanlarının öngörülerine inat; sadece Afganistan’a dönmekle kalmadığını; neşet ettiği topraklarda egemenlik alanını da arttırdığını söyleyerek sözlerine başladı. Taliban’ın asıl büyük gelişimini, Veziristan’da sağladığını anlatan ÖZER, “Medyaya “Svat saldırısıyla” birlikte bazen yanlış bir şekilde yansıyan haberlerde, adeta Afgan Taliban’ının Pakistan topraklarında ilerlediği gibi bir izlenim doğmuş görünüyor. Oysa ki durum hiç de böyle değildir. Svat Vadisi’ne, oradan İslamabad’a 100 km. kadar yaklaşan Taliban Hareketi, tamamen Pakistanlılardan oluşmakta. Zaten hareketin ismi de Tehrik-i Taliban-ı Pakistan. Yani, Taliban ismi bölgede adeta bir fenomen durumundadır. Yayılma istidadı gösteren şey, hareketin üyeleri değil, zihniyetin ve bu zihniyetin tezahürü olan direnme bilincidir.” dedi.
Taliban’ın, Afganistan’daki kabile ve hizip savaşlarını büyük ölçüde engelleyip iktidarda kaldığı 5 yıl boyunca ülkede huzur ve sükunu tesis eden bir hareket olduğuna değinen Murat ÖZER, hareketin, asırlardır kavgalı Veziri ve Peştun kabilelerini “inanç ve eylem” temelinde birleştirmeyi başarmış olduğunu anlattı.
Kamuoyunun değerlendirmelerinin aksi istikametinde örnekler veren ÖZER, dünyanın en kaba ve bağnaz insanları olarak tavsif edilen bu kişilerin eline kimlik ve kıyafet değiştirerek düşen bir İngiliz gazeteci kadının, serbest bırakıldıktan sonra İslamla şereflendiğini, dünyanın en modern ve çağdaş iki ülkesi; ABD ve İngiltere’nin aşağılık askerlerinin eline düşen Müslümanların ise en ağır bedensel ve psikolojik işkencelere maruz kaldığının ne çabuk unutulduğunu söyledi. Murat ÖZER, “kadın ve erkeklerimize tecavüz görüntülerinin bilmem ne sitelerine servis edilirken; Taliban savaşın ortasında esir ettiği Batılı bir kadına nasıl muamele etmişti ki, Yvonne Ridley daha sonra Müslüman olmayı seçebildi; sanırım, Taliban’ı tahlil eden insanlar için bu nokta iyi bir başlangıç olabilir; şayet hala insaf sahibiyseler.” dedi.
Taliban’ın sadece askeri açıdan değil, siyasi ve sosyal hayatta da nüfuzunu arttırdığını ifade eden ÖZER, bunun çarpıcı bir örneğini Selim Şahzad, Tehrik-i Taliban yönetimi ile bölgede çalışan bir doktorun mektuplaşmalarını örnek vererek gösterdi. ÖZER, Taliban yönetiminin, halkın, bölgede faaliyet gösteren bazı doktorlardan şikayet etmesi üzerine radyo istasyonları aracılığıyla bir bildiri yayınladığını söyleyerek, bildiride ki uyarılara dikkat eden doktorlara yazılan latif ve iltifat edici mektupları katılımcılarla paylaştı.
“Melakan Kabile Bölgesi: Sevgili Doktorum.. Allah sizden razı olsun. İnsanlara merhamet eden Allah’dır ve Yaradan, insanların üzerine rahmet yağdırır. Tehrik-i Taliban Pakistan adaleti temel alan bir refah toplumunu kurmaya çalışan bir hareketin adıdır ve bu büyük projesini hayat geçirmek için tüm şer güçleri karşısına almıştır. Allah sizi tüm fiziksel ve manevi rahatsızlıklarınızdan arındırsın. Bizim kimseye karşı kişisel bir kinimiz yoktur. Biz eğer her hangi bir şerri durduruyorsak veya her hangi bir hayra öncülük ediyorsak bu yalnızca alemlerin Rabbi olan Allah’ın rızası içindir. Siz bizim kardeşimizsiniz. Eğer bizim davranışlarımızla yaralanmışsanız, sizden özür dileriz. Biz ne yaptıysak sadece sizin davranışlarınızı dinin aslına döndürmek için yaptık. Hz. Muhammed (sav) bir kişiye güzel ve hoş bir kelam etmek hayırdır buyurmuştur. Bu nednele bizim size tavsiyemiz hastalarınızı tedavi etmenizdir. Çünkü bu konuda birkaç insan dışında sorumluluk üstlenecek çok fazla kişi yoktur. Allah sizi hayırla mükafatlandırsın ve iyi işlerinizde size rehberlik etsin. Selametle..” Murat ÖZER, Taliban yönetiminin, hastaları tedavi ettiğini iddia eden “üfürükçülerle” de mücadelesinin olduğunu, radyo aracılığıyla bu tür hurafe ve bidatleri yaygınlaştıranların cezalandırılacağının ilan edildiğini söyleyerek, ayrıca bölgede kurulan şer’i mahkemelerin Pakistan mahkemelerinin yıllar boyunca karara bağlayamadığı tartışmalı davaları da, kısa bir sürede karara bağlamaya başladığını bunun halk nezrinde memnuniyetle karşılandığını aktardı. İki kız kardeşin bir davasının buna güzel bir örnek teşkil ettiğini belirten ÖZER yaşanan olayı şu şekilde aktardı: “Zubeda ve Pari Gul, babalarından kalan mirasın erkek kardeşleri tarafından gasbedildiği iddiasıyla Pakistan Yüksek mahkemesine başvurmuşlar. Ancak iki yıl süren davada bir karara bağlanması mümkün olmamış. Svat’ta şeri mahkeme kurulunca, kadıya basit bir dilekçeyle başvurmuşlar. Avukata gerek duyulmamış. Zubeda Kadı’nın dilekçeyi aldıktan sonra erkek kardeşlerini ve akrabalarından bazılarını şahit olarak çağırdığını, onları dinledikten sonra aynı gün içinde kararını verdiğini söylüyor. Karar, kızların haklarının iadesi ve mirasın yarısının kızlar arasında paylaşılması şeklinde olmuş. Yabancı bir haber ajansına konuşan Zubeda şöyle diyor: “İnanılmaz bir şey oldu. İki yıldır süren davamız, 4 saatte Şeriat Mahkemesi tarafından sonuçlandı. Hakkımızı aldık.”Murat ÖZER, Taliban’ın Afganistan sınırlarını çoktan aşmış bir düşüncenin adı olduğunu, bu düşüncenin, Şeriatın sadece sosyal ya da adli boyutu olmadığını, aynı zamanda Küresel Emperyalizmle hesaplaşmayan bir anlayışın şer’i olamayacağını ortaya koyduğunu, kaynaklanan rahatsızlığın da bu anlayışın yayılma temayülü göstermesinden kaynaklandığını ifade etti. Suud tipi, ya da Batılı güçlerin desteklediği şimdiki Somali yönetiminin uyguladığı Şeriat düzeninin, Rabbimizin taleb ettiği bir düzen olmadığını söyleyen ÖZER, Taliban’ın ortaya koyduğu bu anlayışın aslında İslamcı paradigmanın geçtiğimiz yüzyılın başından beri vurguladığı söylemle örtüştüğü iddiasında bulundu.
Taliban’ın usuli çizgisi hakkındaki kanaatlerinin tartışılabileceğini, fakat siyasi ve sosyal duruşunun İslamcılıkla birebir örtüştüğünün ortada olduğunu vurgulayan ÖZER sözlerine şu ifadelerle son verdi: “Yüz yıla yakın bir zamandır, İslam dünyasında verilen pek çok savaş, aslında bu çizgiden uzaktır. Birinci Çeçen savaşı, Bosna cihadı, Cezayir Bağımsızlık Savaşı, İslami bir kimlik taşısa da, “Küresel Emperyalizmle savaşmak ve İslam Şeriatını ikame etmek” gibi bir çizgiden uzaktılar. Taliban’ın 15 yıldır ortaya koyduğu pratik ise, ulusal, kabilevi ya da hizbi bir savaşın uzağındadır. Çok duru bir şekilde, Asya’nın en fakir insanları güçleri yettiği oranda İslam şeriatını ikame ederken, namlularını her türlü etnik ve hizbi bağnazlıktan uzak olarak Emperyalizm’e ve yerel tağuti otoritelere çevirmiş durumdadırlar. Bu gerçek, bir takım arızi hatalar gerekçe gösterilerek, görmezden gelinemeyecek durumdadır.”

Hamza ER: “Ortaya Konan Proje ABD’nin Yenilgisine Sebep Olan Unsurların Ve O Unsurları Besleyen Ortamın Dağıtılması Ve İmha Edilmesi Projesidir.”
Programın son konuşmacısı Hamza Er, sözlerine işgalci, emperyalist zihniyetin, işgal ettikleri topraklardaki varlığını devem ettirebilmesi için daima toplumu ikna edecek bahaneler geliştirme ihtiyacı hissettiğini söyleyerek başladı. İkna edici delillerin ortaya çıkabilmesi için ortam hazırlandığını ve sahte kurgularla toplumu maniple etme yoluna gidildiğini ifade eden ER, medyanın bu yönde etkili bir şekilde kullanıldığını, o cam ekranın mutlak doğruculuğu üzerine bir seyir gerçekleştiren zihinlerin kendi insanlarının sebep olduğu tahribatı değerlendiremez hale geldiğini söyleyerek bu hali bir hipnoz durumuna benzetti.
Bu yönlendirmelerin Rusların Çeçenistan işgalinde, ABD’nin 1.ve 2. Irak saldırılarında ve son Gazze katliamında görüldüğünü hatırlatan Hamza ER, Şamil Basayev Dağıstan’a girmeseydi böyle olmazdı, Saddam nükleer silah yapıyor ve Kaide ile ilişkileri var, Hamas ateşkesi bozdu gibi haberlere odaklanarak, işgallerin, binlerce insanın katledilişinin ve yurtlarından sürülmesinin göz ardı edilmesinin anlaşılamaz olduğunu söyledi.
Bu maniplenin son Svat bölgesi saldırılarında da görüldüğünü belirten ER, 17 yaşındaki kızın kırbaçlanma görüntülerinin, kız medreselerinin yakıldığı ve Tehrik-i Taliban-ın şeriat anlaşmasını bozduğu -yalan-haberlerinin peşinde koşanların 3000’in üzerinde insanı öldüren, 2.750.000 kişiyi mülteci konumuna sokanları es geçtiklerine yakındı.
Coğrafyamızdan uzak yerlerde gelişen hadiselerin tali sebep ve sonuçları üzerinde yaşanan tartışmaların odaklanılması gereken hakikatlerden bizleri alıkoyduğunu söyleyen Hamza ER, “Pakistan’ın üçe bölünmesi iddiaları, ABD’nin Orta Asya”nın zengin doğalgaz, petrol, eroin, yakut gibi değerli madenler ve stratejik geçiş hatlarını kontrol etme idealleri tabii ki dikkate alınmalı ama asli sorunu ve sorumluluklarımızı gölgelememelidir” dedi. Hamza ER, Svat bölgesinde yaşanan gelişmelerin ABD’nin Afganistan ‘da yenilmesinden kaynaklandığını, hazırlanan projenin, ABD’nin yenilgisine sebep olan unsurların ve o unsurları besleyen ortamın dağıtılması ve imha edilmesi projesi olduğunu söyledi.


2001 yılında işgal edilen Afganistan’da dağıtılan Taliban’ın beklentilerin aksine kısa sürede toparladığını ve işgal güçlerine ağır zayiatlar verdirdiğini anlatan Er sözlerine şöyle devam etti: “Bölgede yayılma istidadı gösteren şey, sayısal bir kitleleşme değildir. Bir zihniyet ve bu zihniyetin tezahürü olan direnme, cihad bilincidir. Bu zihniyet Afganistan’daki kabile ve hizip savaşlarını büyük ölçüde engellemeyi başarmış bir diri mesaja sahiptir. Taliban iktidarda kaldığı 5 yıl boyunca ülkede huzur ve sükunu tesis etmiş, asırlardır kavgalı olan Veziri ve Peştun kabilelerini “inanç ve eylem” temelinde birleştirmeyi başarmıştır. Hiçbir zaman merkezi bir otorite tarafından yönetilemeyen bu kabileler, Taliban’ın “şeriatın ve adaletin ikamesi ve Haçlılarla mücadele” sloganı etrafında birleşmişlerdir.” Afganistan’a ikmal sağlayan NATO konvoylarının geçiş güzergahlarının mücahitlerin kontrolünde olduğunu ve bu ikmal yollarının tamamen kullanılamaz hale geldiğini anlatan ER, ABD’nin acilen İslamad ve Kabil’i savaşın içerisine sokmanın derdine düştüğünü, bölge güçlerinin işbirliği olmadan bu bataklıktan çıkamayacağını anladığına değindi.
Bu gerçeğin, ABD başkanı Obama’nın açıklamış olduğu yeni Afganistan ve Pakistan planından rahatlıkla görülebileceğinin altını çizen Hamza ER, “bu plana göre Pakistan”a direnişçilere karşı kullanmak üzere beş yılda toplam 7,5 milyar dolar kaynak aktarılırken, Afgan polis ve askerinin eğitimi için 4 bin asker daha gönderilecek. Afganistan’da bulunan ABD askerlerinin sayısı 38.000’den 55.000’e çıkarılacak.” dedi.
Hamza Er sözlerini şu şekilde bitirdi: “ABD yeryüzünde kendi işgal politikalarına muhalif kimseyi istememekte, bu tür toplumlara yaşam hakkı tanımamaktadır. Svat bölgesinde yükselen İslami ses kendisini rahatsız eden onurlu bir ses olduğu için susturulmaya çalışılmaktadır. Bizim safımız daima bu onurlu insanların yanı olmalıdır.”


Program, Hamza ER’in Müslümanların Sorumluluklarını içeren bir metni okumasıyla sona erdi.

MÜSLÜMANLARIN SORUMLULUKLARI
1- Müslümanlar sevgi ve öfke duygularını kimlere karşı göstereceklerinin ölçüsünü Rehberleri olan Kur’an’dan aldıklarından dolayı, hiç bir kafir ve müşriğe sevgi besleyemez, meyledemezler.
2- Bu ölçü gereği, her biri İslam ümmetinin fertleri olan Müslümanların yaşamış olduğu toprakları işgal eden tüm güçlerin karşısında olmalıdırlar.
3- Topraklarımız fiili işgal altıdayken, Kudüs, Bağdat, Grozni, Kabil müstekbirlerin çizmeleriyle çiğneniyorken, konuşulması gereken gündemimiz bu işgalin sona erdirilmesi esası üzerine oluşturulmalıdır.
4- Filistin ve çevre topraklarda planlanan Siyonist projeye karşı olmak yani anti-siyonist olmak nasıl bir ibadetse, emperyalizme karşı çıkmak, anti-emperyalist olmakta aynı şekilde Allah’a kulluğun gereklerinden bir ibadettir.
5- Bu asli ibadetleri ihmal ederek, işgal ve saldırgan vahşi politikaları hesaba katmadan, görmezden gelerek, gündeme yansıtılan ve tüketilmesi istenen detay haberlerin peşinden koşmanın bir tuzak olduğu unutulmamalıdır.
6- Kıtalar aşıp, onbinlerce silahlı gücünü topraklarımıza yığan ABD ve NATO güçlerinin karşılaşacakları her türlü tepki onurlu bir cihad olarak değerlendirilmelidir.
7- Çektikleri acılar, sıkıntılar, yokluk ve zor koşullar hesaba katılmaksızın, işgal topraklarının insanlarını töhmet altında bırakıp, eleştiri bombardımanına tutmanın insaflı olmayacağı bilinmelidir.
8- Kabil’in, Gazze’nin, Grozni’nin,Bağdat’ın’ ilmihalini o toprakların alim onurlu insanları belirleyecektir.
9- Tüm bu gerçeklerle beraber, Tevhid ve Adalet değerlerine sımsıkı bağlı kalması gereken Müslümanlar olarak, temel İslami gerçeklerle bağdaşmayan eylem ve uygulamaların kimden gelirse gelsin karşısında olmalı, Kur’an ve Sünnet ölçüsünde yol gösteren bir üslubu seçmeli, aşağılayan, alay eden tavırlardan sakınılmalıdır.
10- Medya yoluyla gelen haberleri sabırla iyi analiz etmeli, tehlikeli yönlendirmelerin farkında olmadan bir parçası olmaktan sakınılmalıdır.
11- Tüm bu coğrafyalarda mağdur konumunda olan insanlarımıza yardım elimizi uzatmalı, bölge ayırt etmeden ihtiyaçlarını giderecek kampanyaların içerisinde olmalıyız.

18/6/2009

Cemaat-i İslami Keşmir Sorumlusu Abdul Rasheed TURABİ : SvatR

Pakistan'ın Svat bölgesi Başkent İslamabad'a 120 km uzaklıkta Pakistan'ın en önemli turistik yerlerindedir. Kabilelerin hâkim olduğu Svat vadisi, özerk yapısı itibariyle bugüne dek daima şer'i kanunların uygulandığı bir yer olmuştur.

Geçtiğimiz ay ABD uçakları ve Pakistan Ordusunun saldırılarına maruz kalan Svat bölgesinde büyük bir yıkım ve sefalet yaşanıyor. Kendi insanlarını adeta gözünü kırpmadan katleden Pakistan ordusunun bu saldırıları sonucunda büyük bir insanlık dramı ortaya çıkmıştır. 3000’e yakın insanın hayatını kaybettiği Svat Vadisi'nde dünyanın en büyük iç göçlerinden birinin yaşandığı görülüyor. 2.500.000 insan evlerinden uzak derme çatma çadırlarda ve açık arazide yaşam mücadelesi veriyor.

Bir programa katılmak için İstanbul’da bulunan Cemaat-i İslami Keşmir Sorumlusu Abdul Rasheed TURABİ ile Svat’ta yaşananları ve insanlık dramını konuştuk.


Hamza ER : Svat bölgesinde yaşanan çatışmaları oluşturan sebepler nelerdir?
Abdul Rasheed TURABİ: Svat eskiden beri özerk bir bölgeydi. Bundan dolayı ayrı bir hukuk sistemi vardı. İngiliz işgali zamanında da öyleydi. Pakistan’ın kuruluşundan sonra 1969’a kadar bu sistem devam etti. Federal anlayışa geçilince bu özerklik kaldırıldı. Halk bundan çok rahatsız oldu. Halkın arasındaki en zor kararlar bile 1-2 hafta içerisinde çözülüyordu. Ama bu şeri sistem kalkınca dava süreçleri uzadı. Davaların aylar yıllar sürmesi, avukatlara başvurulması, gel git masrafı halkın huzurunu bozdu. 1990 yılına kadar bu durum devam etti. 1990 yılında açıktan biz şeri sistemi istiyoruz şeklinde hareket başladı.

Hamza ER : Pervez Müşerref yönetimiyle diyaloglar nasıldı?
A.Rasheed TURABİ: Müşerref zamanında eski sistemin geri kalmasını bırakın, seküler, laik anlayışın hakimiyeti daha bir kendini göstedi. Bu baskı Svat halkının tedirginliğini arttırdı. İşte bu birikim sonunda patlak vererek bugünkü noktaya gelindi…

Hamza ER : Bölge aşiretleri ile Zerdari arasında imzalanan şeriat anlaşmasının etkileri nasıl oldu?
A.Rasheed TURABİ: Bahsettiğiniz gibi geçtiğimiz aylarda Zerdari ile bölge arasında bir anlaşma yapıldı. Gerçekleşen İslam hukukuna geçiş anlaşmasına göre  kadılar yeniden atanacaktı. Buna ilk itiraz eden ABD oldu. ABD, “bu anlaşma Talibanın hareketini güçlendirecektir” diyerek rahatsızlığını ortaya koydu.

Hamza ER : Sadece ABD’mi tedirgin oldu?
A.Rasheed TURABİ: Sadece ABD değil tabii ki… Ayrıca Hindistan’ın bu konuda bölgeye yönelik ciddi bir müdahalesi vardır. Bu pek bilinmemektedir. Bakın Afganistan’ın 26 noktasında Hindistan konsolosluğu vardır. Hangi ülkede bu kadar çok konsolosluk vardır… Kendi ajanlarını göndererek o bölgede yanlış yönlendirmelerle olumsuz eylemlere sebep oldular. Tahribat gerçekleştirdiler. Mesela Pakistan birliklerine kurşun sıktırılarak provokasyon yapıldı.
Aslında önemli nokta şudur. Anlaşma gereği o bölgeye kadılar atanacaktı. Bu kadılar devletin merkezi tarafından İslamad’tan atansa da, Svat’taki yönetime danışılması gerekiyordu. Fakat Zerdari’nin baskın seküler algısı buna engel oldu. Çıkarılan liste Svat’ın yerli halkından bağımsız hazırlandı. Bu oldu bitti Svat halkında “oyuna mı getiriliyoruz” endişesini oluşturdu ve ortam gerildi.


İmandan Nasibi Olmayanlar Korkak ve Kullanılmaya Müsait Olurlar

Hamza ER : ABD başkanı Barak Obama seçimlerden önce Irak’taki birliklerini çekip Afganistan’a ağırlık vereceğini ve oradaki direnişi bitirme konusunda ısrarlı olduğunu beyan etmişti. Svat saldırıları bu projenin bir başlangıcı olabilir mi?
A.Rasheed TURABİ: Tabii ki…  Pakistan üzerinde bir tehdit oluşturuldu. Sen İslami direnişi, gelişmeyi çözemezsen biz girip çözeriz tehdidiyle karşılaştı. Pakistan hükümeti bir baskı altında kaldı…

Hamza ER : Pakistan devlet başkanı Zerdari kendi insanlarını bombalıyor. Ne boyutta vaatler alabilir bir insan bu derece katliamlar yapabilmek için?
A.Rasheed TURABİ: İmanın gücünü keşfedemeyenler korkak olur. Yönetimin başındaki insanlar bu durumdadır. İmandan nasipleri yoktur. Ayrıca yurtdışındaki mal varlıklarına el konma endişesiyle de kullanılmaya müsaittirler. Yurtdışında  kişisel olarak milyon dolarları bulunmaktadır. Bunu kaybetme korkusu bu adamlara her şeyi yaptırır.

İşgalci Rusya Olduğunda Mücadele Cihad Oluyor da, ABD’ye Karşı Neden Cihad Olmuyor?

Hamza ER : Hükümet güçleri, Tehrik-i Taliban-ı Pakistan’la neden savaşıyor?
 A.Rasheed TURABİ: Bu katliam, bu savaş ABD’nin savaşıdır, fitnesidir. Pakistan Afganistan sınır çizgisine baktığımızda her iki tarafta da aynı milletin yaşadığını görürüz. Ortada bir çizgi var ama insanlar aynı bölgenin insanı… Rusya Afganistan’a girdiği zaman Rusya’ya karşı bir savaş vardı. Bu Cihad olarak ilan edildi. Pakistan tarafında ki aynı ırktan olan insanlar resmen kendi savaşları gibi sınırı aşıp içeri girdiler, Cihada katıldılar. Ne zaman ABD o topraklara geldi ve işgal etti, bölge insanı sormaya başladı: “işgalci Rusya olduğunda mücadele cihad oluyor da ABD’ye karşı neden cihad olmuyor!” ABD’ye karşı mücadeleyi de cihad ruhuyla yapmak istiyorlar. ABD’nin Afganistan’a  girdiği ilk birkaç hafta içinde binlerce insan silahlı bir şekilde Pakistan’dan o topraklara girdiler. Savaş var diye, işgal var diye girdiler.
          Bu insan akışının durdurulması için ABD Pakistan’a baskı yapmaya başladı. O zaman Bush yönetimdeydi ve açık bir şekilde Pervez Müşerref’i tehdit etti. “Bizimle var mısın değil misin karar ver, değilsen  Pakistan’ı taş devrine çeviririz” dedi.
İşte Pakistan askeri ile Savaşçıların karşı karşıya gelmesinin sebebi budur. Pakistan hükümeti sınırdan insan geçişine ve faaliyetlere engel olmaya kalkıştığında bu sefer cihad ruhuyla bunu yapmak isteyen insanlarla baş başa geliyorlar. Gitmek istiyorlar, gidemezsiniz diyorlar. Ve aralarında çatışma yaşanıyor.  Aynı zamanda Pakistan hükümetine yönelik ABD işbirlikçiliği sebebiyle de bir kızgınlık var. Bu ve benzeri hadiseler birleşince çatışmalar kaçınılmaz oluyor.

Hamza ER : Tehrik-i Taliban-ı Pakistan ile Afganistan Taliban’ı arasında organik birliktelik var mı?
A.Rasheed TURABİ: Pakistan Taliban’ı organik yapı olarak Afgan Talibanı ile aynı değil. O bölgede reaksiyon olarak değişik değişik cemaatler ayaklanma gösterdiler. Bunlar zaten bir değil ve merkezi bir komutayla hareket eden güç değiller. Afganistan’da ki merkezi bir güçle hareket eden bir güç vardı. Ama burada değişik değişik Taliban güçleri vardı. Afganistan’da ki direniş bir milletin direnişidir.   

Hamza ER : Bölge halkına yönelik saldırılarda binlerce sivil de hayatını kaybetti. Kısa süre içerisinde nasıl bu sayılara ulaşıldı?
A.Rasheed TURABİ: ABD insansız uçaklarla havadan bombalama yapıyor. Mesela bir yerde kalabalık birilerini görüyor, “düğün yeri gibi” uçaklar bunu keşfedemiyor düğün müdür, başka bir şey mi. Yirmi, otuz kişiyi bir yerde toplu bir şekilde görünce hemen bombalıyor. Bundan dolayı sivil ölümleri de oldukça fazla oluyor.


Bölge İnsanı Tamamen Sahipsiz Bırakılmıştır

Hamza ER : Yaşanan bu saldırılardan sonra 2.500.000’a yakın insan Mülteci durumuna düştü. Mültecilerin durumu hakkında bilgi alabilir miyiz?
A.Rasheed TURABİ: Mültecilerin bulundukları bölgede Cemaati İslami “Al hizmet” adıyla yardımlaşma çalışması yapıyor. Bölge insanı mültecilere kendi evlerini açtılar. Bir evde elli ile yüz elli arasında misafir var. Mülteci olan o iki milyon insanın şu an ruhları yaralı, zihinleri yaralı. Sadece yerlerinden, evlerinden olmadılar. Psikolojik olarak da bunalım içerisindeler. Kamplarda çok ciddi problemler var. Kamplarda yaşayanlar, mültecilerin %10’u kadardır. Geri kalan kamplarda yaşamıyor. Ayrıca ben soruyorum, sadece bir çadır kurmakla kamp mı oluyor. İş bitmiş mi oluyor. Tabii ki hayır.
Orada uluslar arası bir şey göremiyoruz. Cemaati İslamiye dışında bazı küçük yerli vakıflar şu an hareket halinde yardım çalışması yürütüyor. IHH’nın yardımları oldu. Şimdi de Cansuyu’nun hazırlık içerisinde olduğunu duyduk. Ama bu yapılan yardımlar inanın çok çok küçük oranda…  Göze çarpan ciddi bir hareket maalesef yoktur.

Hamza ER : Cemaati İslamiye olarak çağrınız nedir?
A.Rasheed TURABİ: Huzursuzluğun bitmesini ve anlaşma yapılmasını istiyoruz. Böyle bir yola girilmesi gerekiyor. Cemaati islamiye, bu tür  operasyonlar ile hiçbir şeyin başarılamayacağına inanıyor. Aksine direnen silahlı güçlerin sayısının kat kat artacağını ve tepkinin daha da  büyük olacağını hükümete hatırlatıyor.

Hamza ER : Kamuoyu neden bu insanlık dramına seyirci kaldı?
A.Rasheed TURABİ: Uluslararası medya işgal ve saldırı politikalarının güçlü bir cephesidir. İkincisi burada Taliban hakkında kötü bir imaj oluşturularak katliamlar meşru gösterilmeye çalışılıyor. Bazı saldırı ve uygulamalar mafya ve kirli eller tarafından işlendi. Ve bunlara Taliban etiketi vuruldu. Taliban’ı kirleterek yalnızlaşması amaçlanıyor. Böylece öldürülen veya mülteci konumuna düşen bölge insanına karşı dünya medyası da, Müslüman medyası da şaşkın ve çekimser yaklaşıyor.

29/5/2009

Karar Ver : Şahitlik mi? Nifak mı?

           İslami kimliğimiz gereği, karşılaştığımız problemlere yönelik rengimizi belli etmeli, şahsiyetimizi, ilkeli tavrımızı ortaya koyabilmeliyiz. Şahitlik bunu gerektirir. Açık bir şekilde Allah’ın senden istediğini beklediğini yerine getirmek ve mü’minliğin ne anlama geldiğini ispat etmek… 
         
          “Böylece sizi orta yolu benimseyen bir ümmet yaptık ki, siz insanlara şahit (örnek) olasınız ve peygamber de size şahit (örnek) olsun…” (2/Bakara 143)

            İmtihanımız, bu şahitliği ortaya koyup koyamadığımız oranda anlam kazanır. “Ben, cinleri ve insanları yalnızca bana ibadet-kulluk etsinler diye yarattım.” (51/Zariyat 56) hakikatiyle yaratılışın hikmetini özetleyen Rabbimizin ibadetten kasıt olarak sadece günün belli vakitlerinde yerine getirilen şekilsel bazı ritüelleri kastetmediğini, ibadetin, hayatın tüm alanında Allah’ın emirlerine itaat etmeyi, ona teslim olmayı, yasaklarından sakınmayı gerektirdiğinin anlaşılması gerekir. Bu bağlamda ibadet-kulluk ile şahitlik arasındaki ilişki fark edilmelidir. Hakkın, imanın, adaletin şahitleri, tanıkları olmak, Allah’ın bizleri varetme hikmeti olan ibadetin ta kendisidir.
            Şahit, doğrulayan, ispat eden demektir. Allah’a, varlığına, birliğine, kitabına, peygamberine iman eden bir mü’min, diğer insanların görebilmesi, örnek alabilmesi için bunun vecibelerini ortaya koymalıdır. İmanından kaynaklanan adaleti, doğruluğu, temizliği, eminliği, kıyamı sergilemeli ve insanlar üzerinde şahitler olabilmeyi hedef edinmelidir.
               
                “Allah adına gerektiği gibi cihad edin. O, sizleri seçmiş ve din konusunda size bir güçlük yüklememiştir, atanız İbrahim'in dini(nde olduğu gibi). O (Allah) bundan daha önce de, bunda (Kur'an'da) da sizi "müslümanlar" olarak isimlendirdi; elçi sizin üzerinize şahid olsun, siz de insanlar üzerine şahidler olasınız diye. Artık dosdoğru namazı kılın, zekatı verin ve Allah'a sarılın, sizin Mevlanız O'dur. İşte, ne güzel mevla ve ne güzel yardımcı.” (22/Hac 78)

               Bu görev peygamberin diğer insanlara şahitlik etmesi gibi, İslâm toplumunun diğer insanlar önünde hakkın, doğruluğun ve adaletin yaşayan şahitleri olmalarını ve hakkın, doğruluğun ve adaletin anlamını tüm dünyaya göstermelerini gerektirir. Bu görev sebebiyle hesaba çekilecek İslâm toplumuna çok büyük sorumluluk düşer. Nasıl Hz. Peygamber(sav) Allah'ın hidayetini tebliğ etmekle görevli idiyse, aynı şekilde müminler de hidayeti diğer insanlara tebliğ etmekle sorumludurlar.
            Bu sorumluluk nasıl olurda dünya menfaati ve geçici bir makam, rütbe uğruna iptal edilebilir. Mü’min bir örnekliğin akli bir takım çıkarımlarla ihmal edilmesi nasıl meşru görülebilir. Yalnızca Allah’a ibadet-kulluk yapabilme üzere yaratılan insanoğlunun bunu gizlemeye ertelemeye çalışması nasıl bir garabettir.
           Hakk'ın şahitleri olarak görevlerinde en ufak bir gevşeklik gösterenler, kendi kötü amelleri ile birlikte kendi önderlikleri zamanında yayılan kötülüklerden de sorumlu tutulacaklardır. Bu sorumluluk karşısında, “o inandığını iddia ettiğin din neden ete kemiğe bürünmedi, safın, tavrın, tercihin neden şirk üzere, batıl üzere göründü” hesap sorgusuna verilecek hangi cevabın mazeret olarak kabul görüleceği zannediliyor? Siyasi hesaplar ve rekabet, ekonomik güce ulaşabilmenin planları, emredilen net şahitliği engelliyorsa-erteliyorsa, kendi kıyametinin zamanını bilmeyen insanoğluna Allah ile ömür pazarlığı mı yaptın denmez mi?
 
Tevhid ve Adaletin Şahitleri Olmak
             Şahitlik, tağuta, cahiliyeye Lâ demektir. Onu ve değerler sisteminin çarpıklığını net ortaya koyabilmek, Allah’ın otoritesine rakip olma küfrünü ifade edebilmektir. Bu tanıklık, dinin hayatta kalma hakkını pekiştirecek bir tanıklıktır. Bu dinin insanlara vermek istediği hayırlı mesajı destekleyen bir şahidliktir. Kişi canıyla, ahlâkıyla, yaşantısıyla, hayatıyla bu dinin canlı bir şekli olmadıkça bu şahidliğin gereğini yerine getirmiş olamaz. Bu şahitlik adaletten yana olmaktır. Hakkı ayakta tutarak adaletin şahitleri olabilmektir. (bkz.5/Maide 8) Ama en önemlisi, tüm bu kavramların vahyin ortaya koyduğu değerler sistemi içerisinde bir anlamının olduğunu anlatmaktır.
             Bu şahitlik hayatın her döneminde ve farklı yönetim biçimlerinde de kendini göstermelidir. Hz. Ömer adaletinin uygulandığı dönemde de, zalim Lenin Sovyetlerinde de bu dinin örnekliği ispatlanmalıdır. Dinin hayata karıştırılmadığı laik toplumlarda yaşayan Müslümanlarda bu ilahi emre muhatap olarak imanlarının gereğini ifade edebilmeli, örnek birer model olabilmelidirler.
           Laik cahiliye sistemleri içerisinde elde edilmesi beklenen hiçbir siyasi rant ve ekonomik pay bu ibadetin önüne geçmemelidir. Gelecek hezeyanları içerisinde amellerini ve örnekliğini toprağa gömenler bir müddet sonra çarkları arasında öğütüldükleri sistemin direklerinden birisi olmuşlardır. İçselleştirdikleri sistemin temel değerleri uğruna, uluslararası dengeler adı altında Allah’ın hükümlerini gözardı etmişler, zalimleri dost kılmışlar, muvahhidleri ise marjinal etiketiyle yaftalamışlardır.
             Rahatlık ve çalışmaların! devamı vesveseleriyle kendilerini ve çevrelerini kandıran, oyalayanlar maalesef ne kadar boş ve batıl bir oyun içerisinde oyalandıklarını göremez olmuşlardır. Onların bu tavrı, “inandığı ve düşündüğü gibi davranmama, özü sözü bir olmama” olarak tanımlanan nifak kavramının tam karşılığıdır.

Rabbimiz Bizi Şahitlerle Beraber Kıl
           Şahitlik bir ibadet, şahitlerle beraber olmak duamızdır. Hz.İsa(as)’a iman eden havariler, Allah tarafından indirilene iman ettiklerini belirttikten sonra kendilerinin şahitlerle beraber yazılması için dua etmişlerdir.

           “İsa onların inkârlarını hissedince: "Allah yolunda yardımcılarım kim?" dedi. Havariler: "Allah yolunda yardımcılar biziz. Allah'a iman ettik. Şahit ol ki, biz muhakkak müslümanlarız." dediler. Ey Rabbimiz, senin indirdiğine iman ettik, o peygambere de uyduk. Artık bizi şahidlerle beraber yaz.” (3/Al-i İmran 52-53) 
  
               Şehid Seyyid Kutub bu ayetin tefsirinde havarilerin duasına dikkat çekerek, Müslümanları düşünmeye davet etmiştir  :
            “İşte bu havariler, kendilerini Allah'ın dinine şahidlik edenlerle birlikte yazması için Allah'a dua ediyorlar. Yani bu dinin canlı bir örneği olabilmeleri için kendilerine yardım etmesini ve başarılı kılmasını, O'nun hayat sistemini gerçekleştirme, bu sistemin pratik olarak yaşandığı bir toplum kurma uğrunda cihad etmeye göndermesini diliyorlar... İsterse, bu dinin gerçeğine "şahidlik edenlerden olma kendilerine hayatları pahasına mâl olsun!
           Bu dua, kendisinin müslüman olduğunu iddia eden herkesin üzerinde düşünmesi gereken bir niyazdır. İşte Havarilerin anladığı İslâm budur. Gerçek müslümanların vicdanlarındaki İslâm budur! Dinine karşı bu şahidlikte bulunmayan ve onu gizleyen, kalben günahkârdır. Kişi müslüman olduğunu iddia edèrde kendisi İslâm'ın öngördüğü bir hayat yaşamaz veya bunu kendi içinde yaşar, fakat onu hayatın her alanında uygulamaz da kendi yaşamını dinin yaşamasına tercih edip Allah'ın hayat için öngördüğü yaşam biçimini yürürlüğe koymak için cihad etmezse o şahitliğinde gedik açmış olur. Veya bu dinin tersine bir şehadette bulunmuş olur.”(
Fî Zılâl-il Kur’an cilt:2 sa: 91)

           Artık karar verilmeli ve saflar seçilmelidir. Hak ve adaletin şahitleri mi olunacak, yoksa münafıklık vasıfları içerisinde koca bir ömür maskeler giyerek mi geçirilecek? Bu ikilemden bir an önce kurtulmak gerekmektedir. Çünkü heba olan sadece bu fesada bulaşanlar değildir. Arkadan gelen genç neslin bu nifak karakterinden etkilenme tehlikesi durumun vahametini arttırmaktadır. Tavizsiz, duru ve ilkeli bir tavra muhtaç olan yeni nesle model olunmalı, meydanın sadece kaypak ve münafık karakterli kişi ve oluşumlara kalmadığı ispatlanmalıdır.

4/4/2009

Irak’ın İslam Ümmeti İçin Emin Bir Belde Olması İlk Görevi

          Irak’ta yaşanan işgalin engellenmesi için bazı alimlerin bir araya gelerek oluşturduğu Irak Müslüman Alimler Heyeti, ilk olarak mescidlerin sorumluluklarını üstlenerek aktif bir şekilde faaliyet göstermelerini amaç edinmişti. Daha sonra Irak’ın siyasetini ilgilendiren konularda da söz sahibi olmaya başlayan HEYET, kendisine tek hedef olarak işgalcilerin Irak’ı terk etmesini koymuştur.
          Irak’ın bir İslam coğrafyası olduğunu ve bu toprakların işgaline karşı direnişi Allah yolunda Cihad olarak tanımlayan HEYET, işgal sürecinden sonra gerçekleşen tüm siyasi kurumları reddetmekte, anayasayı, hükümeti ve yapılan tüm anlaşmaları gayri meşru kabul etmektedir.
            İstanbul’da bir toplantı için bulunan Heyetin genel sekreteri Şeyh Haris ed-Dari ile Irak’ı, işgali ve direnişi konuşma fırsatı bulduk.
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

- Irak’ın işgalini, halkın uğradığı zulmü, sebepler ve yaşananlar penceresinden nasıl değerlendiriyorsunuz?
Rahman ve Rahim Allah’ın adıyla, Hamd âlemlerin Rabbinedir. Salât ve selamda, Allah’ın Resulüne olsun.
Amerika, Irak’ın işgali için çeşitli sebepler gösterdi. Irak’ı kitle imha silahlarına sahip olduğu iddiası ile bölge ülkelerine karşı büyük bir tehdit olarak gösterdi. Irak’ın, El-Kaide örgütünü, başkalarına karşı kendi ülkesinde barındırması gibi sebepleri de işgalin gerçek sebepleri olarak açıkladı. İşgalden sonra ise Amerika, bahsettiği kitlesel imha silahlarını bulamadığı gibi, eski hükümetin El-Kaide örgütü ile bir bağı olduğunu da ispat edemedi. Bütün bunlarla beraber Amerika, Irak’ı işgal etmeyi, toprak bütünlüğünü parçalamayı, tarih ve mukaddesatını yok ederek halkını öldürmeyi sürdürdü. 2003 yılında başlayan işgal, bugün hala devam ediyor.

 - İşgal’in Irak halkına, sosyal hayata yönelik etkileri nelerdir? 
 Irak halkı, artık sosyal hayat gibi terimlere yabancıdır. Irak’ta sosyal hayatın ne olduğunu artık kimse hatırlamıyor. İçler acısı bir durum Irak’ta hüküm sürmektedir. Irak halkı bir taraftan kendisinden olmayan işgale karşı direnirken, bir taraftan da kendisinden gibi görünen hükümetin siyasi oyunlarına karşı direnmektedir.
Irak halkı hakkında size söylediklerim sakın garibinize gitmesin. Şu anda halkın % 60-70’i görevinden atılmış, işsiz, atıl olarak yaşam mücadelesi veriyor. İşgalden dolayı 1 milyon insan zarara uğradı. Bunların 250–300 bini şehid edildi. Yarım milyon insan evlerinden oldu. 2 milyon kadar bayan eşinden haber alamadığı gibi, anne ve babasını kaybeden yetim çocuk sayısının yaklaşık 5 milyon civarında olduğu tahmin ediliyor. Halkın yaklaşık olarak 7 milyonu başka şehirlere ve başka ülkelere hicret etmek zorunda kaldı. Eğitim ve sağlık işleri ise ya tamamen durmuş ya da zor şartlarda birçok imkânsızlıklarla devam etmeye çalışıyor. Bu durumda Irak’lılar kendilerini hayata bağlayan değerlerini kaybetmişleridir. Yayılan salgın hastalıklar, can emniyetinin olmadığı bölgeler, Irak’ın bugünkü içler acısı halini anlatmaktadır.
Önemli bir şey daha söylemek istiyorum, Irak ve işgal kuvvetlerinin gizli hapishanelerinde 300–400 bin tutuklu bulunmaktadır. Zor şartlarda, her türlü insani hak ve hürriyetten uzak yaşam mücadelesi vermektedirler. Bugüne kadar işgal kuvvetlerine ait 11 adet gizli hapishane olduğu bilinmektedir.
Irak’ın bu durumdan kurtulması, bize ve tüm Irak halkına göre işgal kuvvetlerinin bir an önce ülkeyi terk etmesine bağlıdır.

 
Irak Iraklıların Olana Kadar Muhalefetimiz Sürecek

- ABD İşgalinden sonra Irak’ta yönetim konseyi oluşturuldu. Daha sonra geçici hükümet kuruldu ve aradan geçen sürede iki seçim yapıldı. İMAH’ın, işgal sonrası oluşan, oluşturulan bu hükümetlere karşı tutumu nedir?
Elbette ki biz tavır olarak, bu hükümet meclisine de, sonradan oluşturulacak hükümetlere ve devlet idaresindeki anayasaya da karşıyız. Aynı zamanda, son olarak Irak’ta gerçekleşen hâkim güçlerin, Irak’ı satan ‘İttifak Hükümetine’ de karşıyız. Amerika’ya Irak’ı, hiçbir karşılık olmaksızın sadece kendi konumlarını korumak uğruna ve halk arasında fitne oluşturacak anayasayı korumak uğruna altın bir tepside sundular. Bu yönü ile Irak’ın ve halkının parçalanmasına, haklarının gasp edilmesine göz yumdular.
Hükümet meclis konseyi, milliyetçi akımları, ya da mezhepçilik üzerinden siyaset yapan ve Irak halkına kasteden akımları yumuşatmalı iken, onlar çoğunluğun hükmünü, işgal kuvvetleri ile beraber olan, kendilerini Irak halkından sayan ve aslen Irak’lı dahi olmayan heyetlere ve onların işbirlikçilerine teslim ettiler. İşte bugün bu insanlar Irak halkına hükmediyorlar. İşte biz heyet olarak bu hükümetlere karşıyız. İdare, işgalle gelip bölgesel projeler için çalışanların elinden çıkıncaya kadar da karşı olacağız. Bu işgalin gölgesi altında ki siyasi hareketler değişip, Irak, Iraklıların olana kadar muhalefet edeceğiz.

Irak’ı Parçalayıp Üçe Bölmek İstiyorlar

- 2005 yılında bir türbede gerçekleşen patlamalar sonunda başlayan çatışmalar, ajanslardan bize mezhep çatışmaları, kardeş kavgası olarak yansıdı. Bu bilgilerin doğruluk ölçüsü nedir?
İşgal kuvvetleri, Irak’a girdiklerinden beri halk arasında fitneler çıkarıyorlar. Mezhep ve grup çatışmalarını bu yönde kullandılar. Irak yönetimine getirdiklerini de bu fitne uğrunda kullandılar. Bu fitnelerin uygulanması için içişleri bakanı Jabr Sulagh’ın getirildiği bir Caferi hükümeti kurdular. Komşu devletlerin gizli baskısı ve işgal güçlerinin de onayı ile,  Irak halkı arasında fitnelerin baş göstermesi için türbelerin bombalanması iç savaşın başlama sebebi seçildi. Bu şekilde birbirine düşürülen Irak halkı işgali unuttu, direnişi ise terk etti. İşte Irak’ta ki fitnelerin arkasında bulunan sebepler bunlardır.
Türbelerin bombalanması olaylarında duyduğunuz gibi büyük bir fitne yaşandı. Fakat olay Şii ve Sünniler arasında mezhepçilik kışkırtması olarak tanımlandığı halde gerçek böyle değildir. O vakitler bunun siyasi bir fitne olduğunu, yaşananların işgal kuvvetlerinin ve onların Irak’lı ortakları tarafından bir takım hedefler için ortaya atıldığını söyledik.
İşgal kuvvetleri ilk baştan beri kendi egemenliklerini uygulayabilmek için, Irak’lıların birbirine düşürülüp direnişi bırakmalarını istiyorlardı. Kendi yandaşları olanlar ise, Irak’ı parçalayarak iç karışıklık çıkarıp, Irak’ı üç devlet için üç ayrı parçaya bölmek gibi büyük  bir fitneyi hedefliyorlardı.
Fakat Irak’lılar sabırla bu fitneye karşı direndiler. Kendilerine hâkim olup, birçoğunun yaptığının aksine fitnelere karışmayarak, bir ülkeyi ülke yapan öz değerlerine tutundular. İşte bu insanlara önderlik yapan Irak İslam Âlimleri Birliği Heyeti ile, Şii âlimlerden olan Şeyh Cevad El-Halisi, Şeyh Ahmed Hasen El-Bağdadi, Şeyh Hasen Es-Sarfi gibi Irak halkının sevgisini kazanmış âlimler, bu fitnenin mezhebi bir fitne değil,  arkasında işgal güçlerinin ve Irak’ı ancak kendi çıkarları için düşünen siyasi güçlerin bir oyunu olduğuna itibar etmektedir. 
  
- Sürekli işgalcilerin çekilmesini önceliyorsunuz. İşgal kuvvetlerinin Irak’tan çıkmasından sonra bölgede iç karışıklık ve çatışmaların artmasından endişe etmiyor musunuz? 
İşgalci güçlerin Irak’tan çekilmesinden sonra bölgede bir iç karışıklık yaşanacağına dair bir korkumuz yok, hiç de olmadı. Çünkü Irak halkının büyük çoğunluğu zaten bunu bekliyor. Irak halkı barış ve anlaşmadan yana olduğu gibi, geçmişi de unutmaya hazırdır. İşgal kuvvetleri halk arasında ‘Eğer biz buradan çekilirsek, daha fazla iç karışıklık olur’ propagandası yapıyor.
Irak’lı işbirlikçiler ise onların bu sözlerine destek vererek, güya tehlikeden halkı sakındırıyor. Çünkü onlar, kendi mevcudiyetlerinin işgal güçlerinin bulunmasına bağlı olduğunu ve işgalci güçlerin çekilmesi halinde Irak halkına hesap vermeleri gerektiğini çok iyi biliyorlar.
Bazı Arap ülkeleri ve Müslüman komşu ülkelerde, böylesi bir fitnenin zuhur edeceğine maalesef inanmışlardır. Ben ise, işgal güçlerinin çekilmesiyle hiçbir fitnenin zuhur etmeyeceğine dair bütün Müslümanlara güvence veriyorum. Irak’ta asıl sorun işgalciler olduğu gibi, sorunu çıkaranlarda yine kendileridir. Bugün Irak’ta devam eden tüm patlamalardan, onlar, işbirlikçileri ve MOSSAD sorumludur.
Dolayısıyla bizler, işgal kuvvetlerinin Irak’ta bulunmasını tek sorun olarak görürken, ülkeden ayrılmasından sonra ise uzun yıllar bir arada, birbirini seven, emniyet içinde ve tek başına müstakil bir devlet olarak yaşayan Irak halkının, yeniden yaşayabileceğine inanıyoruz.

- Geçtiğimiz günlerde Maliki hükümeti ile Amerika arasında güvenlik işbirliği anlaşması imzalandı. Bu anlaşma Amerikan askerlerinin üç yıl daha Irak’ta kalmasına olanak sağlıyor. Sistani ve Mukteda El-Sadr, bu anlaşmayı zillet anlaşması olarak tanımladı. Siz bu anlaşmayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
 Evet, bu utanç verici bir zillet anlaşmasıdır. Bu anlaşma ile Irak, Amerika’ya bir zaman daha rehine olarak verilmiştir. Bu yönüyle aynı zamanda bir ihanet anlaşmasıdır. Bu anlaşma, Amerika’nın Irak’tan almak istediği ve bize açıklanmayan her şeyin kendisine hibe edilmesi anlamına geldiği gibi, Irak’taki bütün fitne olaylarından sorumlu olan Bush ve onun hükümetine karşı iyi niyetin göstergesidir.
Bunun karşılığında ise Bush, hükümleri altında bulunan işbirlikçilerinin Irak’ta ki tüm siyasi işlerine kefil oldu. Yine bunun karşılığında, adil olmayan bir grup azınlığın çıkarları doğrultusunda hazırlanmış anayasanın değişmemesi, Irak’ta istikrarın sağlanmaması ve halkı sadece istedikleri bir zamanda patlamaya hazır bomba konumuna getirmeye de kefil olundu.
    
- Irak’ta son dönem yapılan yerel seçimlere %50 katılım sağlandı ve Maliki’nin partisi kazandı. Katılım oranını ve seçim sonuçlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
 Bu seçimler, Irak’taki siyasi parti gelişmelerini tam olarak yansıtmayan seçimlerdir. Fakat bu seçimlerdeki olumlu işaretlere bakarsak bazı sonuçlar yakalayabiliriz. Bunlardan bir tanesi Irak halkının bu seçimleri kabul etmediğidir. Bu, halkın seçimleri ihanetle kazananları, işgal kuvvetlerine hizmetçilik yapanları kabul etmediğinin en büyük delilidir. Aynı zamanda seçime katılan insanların oranı  %50 değil, %20-25 arasında değişmektedir. Bazı şehirlerde ise %30’a ulaşmaktadır. Denildiği gibi katılımın yüksek gösterilmesi doğru değildir. Seçmenlerin katılım sayısını çoğaltmak, sadece insanların gözünde kendi partilerinin daha doğru ve siyasal adımlar attıklarına ikna etmek içindir. İşte olumlu işaretlerden bir tanesi de budur.
Diğer bir işaret ise, hükümete aday olan ve hükümet diye gösterilen, Irak’a hâkim olmak ve parçalamak için fırsat kollayan birçok partilerin gerilemesidir. Hiçbir varlık gösteremeyen bu partiler, kazanmasında hiç ümit olmayan partiler karşısında büyük bir hezimete uğradılar. Gerileyen bu partiler arasında Hizbu’d-Dava, Hizb-i İslami gibi partiler sayılabilir. İşte bu sonuçlar işgal kuvvetleri ile beraber siyasetlerini sürdürenleri, Irak halkının reddettiğinin en açık delilidir.


Sahve(Uyanış) Grupları Direnişe Engel Teşkil Etmiştir

- Irak’taki, ‘Sahve’ (Uyanış) gruplarının oluşum sebebi nedir? Bu grupların, Irak’taki direnişe engel olduklarına inanıyor musunuz?
Evet, ‘Sahve’ (Uyanış) grupları değişik şekillerde işgalle beraber olmuşlardır. Mesela El-Kaide’ye ve diğer Irak’lı direniş gruplarına karşı casusluk yaparak, işgal kuvvetlerinin ve onun hali hazırdaki hükümetinin nefes almalarını sağlamışlardır. Irak direniş kuvvetlerine karşı oldukları gibi, işgal kuvvetlerine gösteri ve tepkide bulunan Irak halkına da karşı gelmişlerdir. Geçen bir buçuk sene içerisinde Sahve grupları direnişe engel teşkil etmiştir.
Bu gruplar görevlerini tamamlayıp kendilerine ihtiyaç hissedilmediğinde dağıtıldı. Irak direniş hareketi tekrar eski güç ve kuvvetine ulaşmaya başladı. Bugün, -haberlerde yansıtılmasa bile- işgal güçlerine karşı yapılan isabetli operasyonlar direnişin gücünü göstermektedir.
   
- Irak El-Kaidesi’nin, Sahve (Uyanış) gruplarının oluşum sürecinde hatalar yaptığını düşünüyor musunuz?
Elbette, bu hatalar Sahve gruplarının ortaya çıkmasında ki en büyük sebeplerden birisidir. El-Kaide, direniş grupları ve Ortadoğu’daki işgal karşıtı gruplar, sahve grupları hakkında yanlışa düştükleri gibi, El-Kaide’de kendisine katılmak isteyen direniş grupları hakkında hataya düştü. Bu noktada her iki grup arasında çatışmalar yaşandı. İşgal kuvvetleri ise aralarındaki bu ihtilafı kullanarak çatışmaları arttırma, sorunları büyütme yoluna gitti. İşte işgal kuvvetleri, sahve gruplarını bu noktada ortaya çıkarıp kullandılar.
    
- Amerika’da Obama dönemi başladı. Obama, Irak’tan 16 ay içinde çekileceğini vaat etti ve bu vaadi seçimleri kazanmasında büyük rol oynadı. Yeni ABD başkanı Obama’yı ve stratejisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Sizinde söylediğiniz gibi Obama’nın kazanmasının sebebi Irak’tır. Amerikan askerlerinin çekileceği vaadidir. Geçen seçimlerde bu ana tema üzerinden Amerikan halkından onay aldı. Bizlerde O’nun Amerikan işgal askerlerini Irak’tan çekmesini bekliyoruz. Amerika’da ikinci bir seçim daha kazanmak istiyorsa, verdiği sözü yerine getirmesini buradan kendisine tekrar hatırlatıyorum.
Fakat bugün kendisinden duyduğumuz demeçlerde, Amerikan askerlerinin büyük çoğunluğunun bu sene içerisinde çekileceğini açıklıyor, fakat geride kalan askerlerin ise ne zaman çekileceğini açıklamıyor. Aslında O’nun böyle konuşması sözünden döndüğüne bir işarettir.
Irak halkı ise, kendisinden önceki selefi Bush’a nasıl davranmışsa, yolunu sürdürmesi, ayıbını devam ettirmesi halinde Obama’ya da aynı şekilde davranacaktır. Eğer bu stratejiyi değiştirirlerse, bizlerde Irak halkının kendi stratejisini değiştireceğini müjdelemek isterim. Fakat bunun için Amerika’nın, siyasi, askeri, ekonomik işgalini sona erdirmesi gerekmektedir.

- ABD Başkanı Bush’a ayakkabı fırlatan Muntazar El-Zeydi, Irak’ın direniş sembolü oldu. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
Evet, Muntazar El-Zeydi Irak halkı için direnişin sembolü oldu. Çünkü bu, şu ana kadar hiçbir kişinin yapamadığı bir kahramanlıktır. Bundan dolayı El-Zeydi Irak halkının saygı ve sevgisini hak etmiştir.



Irak Âlimler Birliği Irak’lı olup, mezhepçi belli bir grup değildir

- Heyetin, Irak’ta Camilerde iç çatışmayı körükleyen el ilanları dağıttığı iddia edildi. Bu konuda bir açıklama yapar mısınız?
 Irak Âlimler Birliği Heyeti’nin bütün çalışma ve faaliyetleri ilan edilmiş, gizli ve saklısı olmayan faaliyetlerdir. Bu açıklık politikası, yapılan iddiaların aksini işaret etmektedir. Yönetimi ile Irak’ın sesi olan âlimler Irak’lı olup, mezhepçi belli bir grup değillerdir. Âlimler Birliği Heyeti olarak gerek işgale karşı bir bütün olarak duruşumuz, gerek Şii-Sünni mezhepleri arasındaki çatışmalara karşı duruşumuz ve gerekse Irak’ın bölünmesine karşı duruşumuz kesindir.
 Şii kardeşlerimizle olan ilişkilerimiz sağlam temellere dayanmaktadır. Bazı zamanlar birileri bizi şia aleyhine çekmeye çalışsa bile, Irak’ın ve Müslümanların maslahatı, ilişkilerimizin en güzel biçimde sürmesini gerektirmektedir. Irak içindeki Şii, Sünni, tüm Müslümanlarla ya da Hıristiyanlarla olan ilişkilerimiz son derece güzeldir. Onlar işgal kuvvetleri ile beraber değil, bir olan Irak ulusu ile beraber kaldıkları sürece ilişkilerimiz devam edecektir.
Samarra’daki türbe patlamalarından sonra, Âlimler Birliği Heyeti ve Şii-Sünni siyasi çevreler bu olayı, mezhebi çatışmalar çıkarmaya yönelik bir eylem olarak değerlendirdiler. Ayrıca saldırıyı mezhepçi bir saldırı olarak göstermek üzere işgal güçlerinin planladığını düşünmekteler.
Âlimler Birliği Heyeti bu saldırıya karşı olduğu gibi, bu saldırının arkasında olduğuna inandığı işgal güçlerine, İbrahim El-Caferi hükümetine, içişleri bakanı Jabr Sulagh’a, ve yine saldırıların arkasında olduğuna inandığı Irak’a komşu olan ülkelerin casuslarına da karşıdır. Bu saldırıda onlar, Âlimler Birliği Heyeti’nin güvenilirliğini hedef almışlardır.

- İşgal kuvvetlerinin çekilmesinden sonra, Irak için ne gibi plan ve hedefleriniz vardır?
İşgalcilerin gidişinden sonra biz, Irak’ın üzerine düşen, kendisinden beklenen görev ve sorumlulukları yerine getireceği temennisi içerisindeyiz. Bu sorumluluk içinde, Irak’ın özgürlüğü ile hak ve hürriyetine yeniden kavuşmasını, Irak’ın hem kendisi hem de İslam ümmeti için emin bir belde haline getirilmesini ilk görev olarak görüyoruz. Çünkü işgal güçleri Irak’ı İslam dünyasından çalmış, kendi malları gibi ya da Amerika’nın bir şehri gibi tasarruflarda bulunmuşlardır.